<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YazBoz.org, Türkiye Güncesi &#187; ilber ortaylı</title>
	<atom:link href="http://www.yazboz.org/tag/ilber-ortayli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazboz.org</link>
	<description>Türkiye, Tarih, Kültür</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Oct 2009 06:55:22 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>İlber Ortaylı ile Tarih ve Biz Üzerine Konuşmalar</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/ilber-ortayli-ile-tarih-ve-biz-uzerine-konusmalar/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/ilber-ortayli-ile-tarih-ve-biz-uzerine-konusmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:48:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=156</guid>
		<description><![CDATA[ Tarihle, tarihiyle problemli birgörüntümüz var son on yıllarda. Tarih nerede duruyor, biz nerede duruyoruz? Tarihin içinde miyiz, dışındamı&#8230; Ya da aynı anda ikisi birden mi? Nedir tarih karşısındaki duruşumuz?
 
 
Tarih karşısındaki durumumuz ne olmalıdır şeklinde tayin edemiyoruz. Çünkü tarih doğrudan doğruya meraka bağlı bir şey. Merak edenler için orada çok önemli bir tarih var. Merakı biraz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Tarihle, tarihiyle problemli birgörüntümüz var son on yıllarda. Tarih nerede duruyor, biz nerede duruyoruz? Tarihin içinde miyiz, dışındamı&#8230; Ya da aynı anda ikisi birden mi? Nedir tarih karşısındaki duruşumuz?<span id="more-156"></span><br />
 </p>
<p> </p>
<p>Tarih karşısındaki durumumuz ne olmalıdır şeklinde tayin edemiyoruz. Çünkü tarih doğrudan doğruya meraka bağlı bir şey. Merak edenler için orada çok önemli bir tarih var. Merakı biraz da varlık problemi üzerine düşünme bağlamında kullanıyorum. Böyle düşünme eylemimiz yoksa, buna ilişkin merakınız yoksa, tarih sizin için geçmişte kalmış olan bir şeydir. Ben yine de merakı hangi faktörlerin tayin ettiğini bilemiyorum, kimsenin de bildiği kanısında değilim. Ama bazı insanlar ve bu bazı insanlar hep varlar, geçmişi tıpkı hali tarif yetenek doğuştan verilmiş. Bu bir özelllik. Yani, şu anda mevcut olmayanı bir şekilde bilgi olarak edinip, bunun üzerinde konuşmak. Tarihin içinde miyiz, tarihin dışında mıyız derseniz bende şöyle söylerim: Tarih realitedir ondan kaçamayız.</p>
<p> </p>
<p>Yani tarihçi olunmaz tarihçi doğulur kanısındamısınız?</p>
<p> <br />
Evet. Demek ki tarihçi olmak, belirgin bir iletişim geleneği istiyo, belirgin bir şekilde konuşma yeteneği istiyor ve asıl önemlisi kuvvetli bir hafıza istiyor. Bu özelliklerin hepsinin toplanması veya yoktan var edilmesi ve gelşitirilmesi mümkün değil. Onun için galiba tarihçi olunmaz, doğulur diyorum. Müzisyen doğulur, ressam doğulur, sporcu doğulur aslında. Sonraki antreman insanları belirli bir yere kadar götürebilir. Esas olan kendi cevherimizdir, ona inanıyorum.</p>
<p> </p>
<p>O cevheri ortaya çıkartan şey nedir? Herkes kendinde bu cevheri görme, keşfetme, kabiliyet ve imkanına sahip mi ?</p>
<p> </p>
<p>Yaşanılan olaylar olabilir, bulunduğunuz siyasi ortam olabilir, ama bu keşifte asıl önemli olan estetik anlayışınızdır. Estetik anlayışınızla alemi nasıl algıladığınız belli olur. Belirli bir zamanı bir imaj olarak algılayabilme düşünebilme ve kendini çekebilmelidir. Fakat şu anlamda çok zor zanaattir. Benim zamanımda bilhassa mesela bir kadın tarihçi olmak isterse çok zordu. Yani o hiçbir şekilde yurt gezisi yapamamış, bir kız çocuğu nasıl yapar, bir yerden bir yere gitmesi aile iznine ve bir takım gürültüye merbuttur. Garip bir kıyafetle ve yanıbaşında enstrüman çalan bir arkadaşla bu iş olacak değil daha geniş imkanlar lazım. O imkanlar nedir? Maalesef Türkiye’de erkek olmayan ne Anadolu’yu gezebilir, ne birtakım asar-ı atikayı tatbik edebilirdi.</p>
<p> <br />
Sizi tarihçiliğe yönlendiren etkenler hasletler nelerdir? O cevheri nasıl keşfettiniz? </p>
<p> </p>
<p>Ben onun farkında değilim. Her halde geçmişe merak. İlk önce kendi estetiği içinde yabancı bir dünya görünüyor tarih. Kendi yaşadığı dönemde değerlerin kaybolup gitmesiyle insanın bir başka ortama gitmesi söz konusu oluyor. Zannediyorum halden memnun olmama ve çok küçük yaştan itibaren bir nostaljiye, mevcut durumdan kurtulmak için kendine yeni bir dünya aramak, bende bunun tesiri olmuştur. Tarihçi olmamda. Bir de kuvvetli resim kabiliyetime bağlıyorum. Güzel resim yapardım. Tabii ki tarihi eser dikkatimi çekiyor, onda dolayı tarihe girme ve yönelme de var.</p>
<p> </p>
<p>Halden memnun olmamaktan kastınız nedir?</p>
<p> <br />
Mesela 1950’lerin dünyasının beni çok sıktığı kanısındayım. Ellilerin dünyasında yayılan müziğini sevmem. Amerika’da dalgalanan müziği sevmem oradan gelen müziği sevmem, oradan gelen cazı sevmem, oradan gelen musikiyi sevmem. Ellilerin kılık kıyafetini sevmem. Ellilerin otomobil dizaynını telefon dizaynının sevmem. Böyle bir ortam beni çok sıkmış olmalı ki, ben eski Avrupa’yı eski Orta Doğu’yu aramışımdır.</p>
<p> <br />
Bugün değişen bir şey var mı?</p>
<p> <br />
Bugün bu durum devam ediyor. Dünya kirlenme içinde. Bizi cezbeden değişen bir şey yok. O yüzden her her halde ve hala çocukluğumun İstanbul’undaki o güzel zamanlarda yaşıyorum.</p>
<p> </p>
<p>“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” çalışmanızın başında bir cümle dikkatimi çekti: “Ülkemizin tarihçileri yarım yüzyıldır bütün engellemelere rağmen&#8230;” diye devam ediyor. Nedir bu tarihçinin karşısına çıkan engeller?</p>
<p> </p>
<p>Tarihçinin karşısına çıkan engellerden bir tanesi siyasi fikir hürriyetidir. Siyasi fikir hürriyeti bizde sadece ve sadece devlet ve onun polisi, savcısı tarafından kısıtlanıyor gibi algılanır ve öyle gösterilir. Siyasi fikir hürriyetini baltalayanlar bizde bizzat vatandaşların kendileridir.</p>
<p> <br />
Nasıl?</p>
<p> <br />
İnsanlar işlerine gelmeyen fikir sahiplerini çok tenkit ederler, onu koruyanlar da öbür vatandaşlardır. Dolayısıyla bizde bir fikir adamının, bir sanatçının tarafsız kalması mümkün değildir, bir tarafa kapaklanır. Mesela siz sol kesimin işine gelmeyen bir tarih yazın veya sağ kesimin işine gelmeyen bir tarih yazın ve terminoloji getirin, bakın ne kadar çok tenkit alacaksınız. İşte bu olduğu takdirde bu memleketlerde yaşamanın imkansıza yakın zor olduğunu hepimiz bilirsiniz.</p>
<p> </p>
<p>Tarihçinin halkın % 50’yi belki 60’ı Türkmen’dir. Belki yüzde 10’u Kıpçak Türk’ü gerisi muhtelif etnisitelerden. Ve bu bir Osmanlılık içinde kaynamış gitmiş. Burada bir milliyetçilik yapmak zorundasınız, tarih sizi bu noktaya getirmiş orada bir seçim hakkı yok; biz Türk milliyetçiliği yapalım mı yapmayalım mı? diyemezsiniz. Çünkü tarih bu toplumu en azından 1877-78 ve 93 muharebesinden beri buna zorluyor. Yani İmparatorluk yıkılır, o ayrı, fakat ana vatan topraklarımızı kaybetmeye başladığımız an milliyetçilik gelir, orada artık Osmanlılık iflas etmeye başlar. Ondan kaçamazsınız. Bunları nasıl okuyacağınız da bir engel.</p>
<p> <br />
Siyasi engeller var mı?</p>
<p> <br />
Siyasi engeller de var. Ama, tarihçinin karşısında duran çok önemli birisi de şöyle formüle edilebilir. Tarihçiye engel tarihçi meslektaşında gelir, okumuştan gelir, şunu diyemezsin, bunu diyemezsin derler. Bir şey dediğin an, bir tarafın adamı olursun. Onun için bu gibi memleketlerde o anlamda geniş tarihi sentez ve yorum yapılamaz.</p>
<p> </p>
<p>Peki ne yapılır bu memleketlerde?</p>
<p> <br />
Bu memlekette yapılacak iş, bilinmeyen tarihi bildirmektir. Bizim daha tarihimizin gerçekleri ortaya çıkaramamıştır. Bunları ortaya çıkardığın zaman ortaya çıkan gerçekler bir kere insanları heyecanlandırır. Bunu yapmak zorundasınız.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Bilinmeyen gerçekler</strong></p>
<p> <br />
Bunlar ne zaman bu memlekette bilinebilir olabilir?</p>
<p> <br />
Araştırmanız lazım. Fransa tarihinde İngiltere tarihinde. Almanya tarihinde üzerinde ciltler yazılan konular bu memlekette bilinmez. Mesela, bir mahalle idaresi nedir? Türkiye’de bilinmez, çok az bilgimiz vardır, bol spekülasyon ve hikaye anlatırız. Böyle garip garip şeyler buluyoruz, mesela bir mezar taşı okuyorsun, mezar taşının üzerinde bir mahalle lafı geçiyor. Daha geçen gün okudum Cerrahpaşa Camii’nin haziresindeki bir mezar taşına. Bilmediğim bir müessese çıktı karşıma. Şimdi böyle bir şey olmaz. Fransa tarihinde, Alman tarihinde, İngiliz tarihinde. Böyle şeyler bilinir.</p>
<p> <br />
Tarihe yaklaşımınızı belirleyen şey, çıkarlarımıza geldiği gibi, mantığı olursa ve bu mantık mutlak iyi ya da mutlak kötü gibi kategorik bir zihinsel şablon oluşturuyorsa, bu tür bir tarih okunmasından ortaya ne çıkar?</p>
<p> <br />
Böyle bir reddiye-methiye, tarihi ayıklayarak bakma mantığı var. Sırf Türkiye’de değil bir sürü ülkelerde var. Bunlar daha çok Balkan ülkelerinde, fakat asıl felaketi Sovyet artığı ülkeler var. Demek ki bu Rus histografisisi ve Sovyet Marksizmi hiçbir halta yaramamış geride birtakım iptidai bakışlı insanlar bırakmıştır. Tarihe böyle bakarak efsaneler yaratılır. Rusya’da bugün öyle insanlar var ki neredeyse fiction yapıyorlar tarih diye. Bunlardan birisi akademinin matematik profesörlerinden, fena bir matemaktikçi de değilmiş. Fakat anlaşılan matematik tıkandı ve fazla ümidi yok ki, mesela Korkunç İvan’la Kanuni Süleyman’ın aynı adam olduğunu iddia ediyor. Böyle garip fictionlarla tarih yazıyor, bunlar kabul görüyor, taraftar topluyor, bu kitaplar okunabiliyor. Bunu yapan da Ruslar, o camiada en uygun en çok kafa yormuşu, mürekkep akıtmışı. Adamın biri çıkıyor Müslümanlardan, Büyük Petro Türkiye’de esir oldu diyor. Adamın biri çıkıyor “ Kahveyi Araplar getirdi Brezilyadan diyor. Öbürü çıkıyor diyor ki, “Bugünkü Kazak-Tatarların aslı Bulgarlardır.” diyor. Özbekler Timur’un ahfadı” diyor. Halbuki Özbekler daha sonra indi aşağıya, Timur ve torunları da hiç hoşlanmıyor bu takımdan. Bu da mesela Özbekistan’ın milli tarihi oluyor. Bir kısımına sorarsan taa İran’ın batısına kadar zaten hepsi Taciklerin elindeydi. Böyle ilanihaye abartılmış, gerçek dışı unsurlarla yazılmış tarihler var. İnsan şaşıyor. Problem var, yok değil. Bu hakikaten gülünç ve rahatsız edici.</p>
<p> <br />
Türkiye’de bu problemin varlık zeminini oluşturan besleyen sebepler nelerdir?</p>
<p> <br />
Tarih hiçbir şekilde bu millete okutulmamıştır, benimsetilmemiştir ve sevdirilmemiştir. Tarih bilmemekten dolayı bir kere tarih reddetme vardır. Bu çok barizdir. Bazı tarihçilerimiz vardır diyorlar ki mesela, “Osmanlılar Arapça kullanmış, Farsça kullanmış”. Halbuki Osmanlı’nın Arapça bilen, bugün bizim İngilizce bilenimiz kadardır. Bunun sıkıntısını çekmişlerdir. İşte diyor “Dilimizi ihmal etmiş.” Ne edecek? Başka dil bildiği yok ki adamın. Yine diyor ki; “Yobazlar çok hakimdi, bizi geri bıraktırmışlar.” Evet bir yobaz var. Yobazsız toplum olmaz; ama Osmanlı, yobazı kılıçla bir anda da kaldırmayı bilendir. Üstünavi Mehmet Efendi taifesine Köprülü’nün yaptığı belli. Osmanlı idaresi bu konuda kimseye papuç bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar hep yanlış şeyler. Birtakım adamlar hep işin kolayına kaçıyorlar.</p>
<p> <br />
Tarih isteseniz de, istemeseniz de orada sizin küplerinizde duruyor. Tarih cehaleten dolayı “reddettim”deyince reddedildi. Zannediyor ki, adam, pasta keser gibi bir tarih yapabilir. Mümkün değil.Böyle bir şey olabilir mi? Bir kere cumhuriyeti kuranlar Osmanlı paşaları. Osmanlı Erkan-ı Harbiye’si cumhuriyeti kuranlar bunlar. Demek ki, bir reddi miras sosyal düşünceye sosyal realiteye uymayan bir şey. Tarihi tanımama bugünün çok önemli bir sorunudur. Dolayısıyla bilgisizlikten ileri gelen bir itme var. Bilgisizliği meşrulaştırma çabası.</p>
<p> <br />
O halde bizde tarihe şartlı ve ön yargılı bir bakışın yanında bir de cehalet engeli var.</p>
<p> <br />
Türkiye bugün Latince ve Yunanca filolojisi olmayan bir memleket. Bu memlekette kimse Yunanca ve Latincenin kayda değer uzmanı değildir. Bir iki arkadaşımız hariç. Burada bir Latin, Yunan uzman yoktur. Bu, memleketin tarihi bir dönemidir değil mi? Bu yüzden Batı kültürüne inememiştir. Hristiyanlık bilmeyiz. Bizde hiçbir şekilde Hristiyan uzmanı yoktur. Ne gerici denen ne de ilerici denen arkadaşlar arasında iyi bir Hristiyanlık uzmanımız yoktur. Biz Batılılık ve Batı tarihi falan da bilmeyiz. Yunanca, Latince, Fransızca, İngilizce; aydınların değil, liman hamalı ve otel resepsiyonistlerinin, Fransızcasıdır, İngilizcesidir. Türk milleti maalesef tarih bilgisinden uzak tarih şuuruna sahip olmayan bir millettir. Bu millet insanları şu anda sol kanatta da, sağ kanatta da maalesef tarihin kendisiyle değil, kendilerine göre yerine yazılmış, yenini inşa edilmiş bir tarihle düşünmeyi tercih ederler ve gerçek anlamda bir tarih bilgisinin getirebileceği bir üslup da yoktur. Tarihi yazanların tarih bilmediği metinlerinden ve tercümelerinden anlaşılır. Birkaç kişi bunun dışındadır.</p>
<p> <br />
Yani tarihe farklı bakılabilir; fakat bunun bazı kıstasları olmalı öyle mi?</p>
<p> <br />
Her yerde tarihe farklı açılardan bakılır. Türkiye de bunun istisnası değil. Burada mühim olan bakışta asgari müşterektir. O da tarihin bilim olan tarafıdır. Yani adamın biri farklı bakarken ilmi malzeme kullanmalıdır ve bunu da ahlaklı bir şekilde kullanmalıdır. Bir kere bu işin ilmine ve ilmi malzemesine sahip olduktan sonra hangi açıdan bakarsa baksın tarihe. Cahilce bu sahaya girenlere gülerler. Yani adam İstanbul kuşatmasını büyütmeyelim diye bir eser yazabilir. Herkes Fatih Sultan Mehmet’i göklere çıkarmak zorunda değildir. Herkes İstanbul’un fethine kasideler yazmak dorunda da değildir, olabilir. Fakat sen bunları yok ederken, bir takım kaynakları da bilmek zorundasın. Hiç de Türk dostu olmayan Fatih dostu olmayan yabancı adamların yapamadığını, bizim yerli adamlar o kadar kolay yapıyor ki, hayret ediyorsunuz. Nasıl yapıyor? Bakıyorsun kullandığı malzemeye, bir takım ikinci el Türkçe kaynaklar. Hiçbir şekilde ne bir kitabe okumuş, ne bir vekayiname okumuş, ne çağdaş notları okumuş. Hiçbir şey yok. Böyle olmaz. Yahut aksini alalım, bunun tersi noktada yer alan bir arkadaş da oturuyor Osmanlı tarihinin müessesselerini göklere çıkarıyor, her sayfasında birkaç yanlış var, maddi yanlış.</p>
<p> <br />
Tarihçinin kaynakları iyi kullanması lazım, kendi tezini hurda laflarla mesnetsiz laflarla, vesikasız iddialarla ve yahut da yanlış, saptırılmış vesika kullanımlarıyla desteklememesi lazım, bir de o tehlike vardır. Yani aynı malzemeyi farklı şekilde kullanırsın, saptırırsın.Bunun örnekleri alır, keser biçer falan değil mi? Onun için tarih yaptığımız an bir kere her şeyden evvel tarih bileceksiniz.</p>
<p> <br />
Bu da maalesef okulda öğrenilmiyor galiba. Biraz doğuştan kabiliyet çok lazımdır. Okul ancak yol gösterebiliyor. Doğuştan ne kadar hafızanız kuvvetli, ne kadar imaj kabiliyetiniz var, ne kadar resim yapabiliyorsunuz, ne kadar müzikal bir adamsınız bunlar çok şaşılacak bir şekilde tarih yazımında etkili unsurlar.</p>
<p> </p>
<p>İskender Pala “Osmanlı deyince sadece tarihi hatırlamamız ve bütün yükü tarihçileren sırtına yüklememiz yanlıştır. Çünkü bir toplum yalnızca tarih perspektifinden bakılarak doğru temellendirilemez. Doğru medodoloji ve anlayış, o tarihi yapan asıl unsurlara, yani edebiyata, sanata, mimariyye, folklora vs. eğilerek bütünü kucaklamakla mümkündür. Mesela Osmanlı’nın edebiyatı da tarihi kadar önemlidir. Çünkü tarihin satır araları edebiyat metinlerinde gizlidir.” diyor. Bizde bu perspektifte bir tarih yazıcılığı var mı?</p>
<p> <br />
Türklerde bir kronoloji nefreti vardır. Ama kronoloji bilmeden tarih yazılmaz ve bilinmez. Siyasi tarih bilinmeden tarih olmaz, harfler bilmeden tarih anlaşılmaz. Onları bir kere kesin bilmemiz gerekiyor. Şüphesiz ki evvela toplumsal düzeni anlatmak için onlarla konuşacaksın, yani edebiyat tetkikleri yapacaksınız. Bizde edebiyat tarihleri çok zayıftır. Şiire münhasırdır. Hele 19. asra gelince adamakıllı abestir. Yani 19. asır edebiyatını bizim umumi Türk edebiyat tarihi içinde yeri ve ustalığı ne olacağı çok tartışılan adamları incelemekle halledeceğini zannedenler yanılır. 2000 yıllık Türk şiirinde acaba Şinasi’nin hakikaten bir yeri var mı dır.? Efendim bu siyasi bir adamdır, reform meraklısıdır, öncü bir gazetecidir. Tamam. Acaba Namık Kemal çok güzel bir şiir mi dir? Türk şiiri olarak bir Namık Kemal’i mi öğrenemeliyiz; yoksa Nedim veya Urfalı Nabi daha mı önemli? Bunun üzerinde çok durmak gerekir. Ve nihayet 19.yy’ın Osmanlı diplomasisi üzerine çalışsın. Onu biz yapıyoruz, tarihçiler. Böyle olmaz. Onun için edebiyat tarihleri bizde çok zayıftır ve maalesef büyük tarih yazımına malzeme vermekten de uzaktır. Zaten dinimiz kaybolduğu için eski dille irtibatımız kaybolduğu için, yeni nesiller dili gittikçe unuttu ve kendilerine has zayıf bir çağın argo yarattıkları içindir ki, bizde yavaş yavaş bu sahaya girecek kabiliyetli adam ihtimali de azalmaktadır.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye’de 10 tane edebiyat fakültesi talebesi var ki, onların çoğu da orada niye okudukların bilmezler. Divan edebiyatıyla ilgilenipte, Arapça Farsça kelimeyi yanlış telafuz eden edebiyat doçenti biliyorum ben. Bu olmaz. Yani burada şiiri doğru okumaktan aciz adamlar içinden Orhan Saik Gökyay çıkmaz, bunu bilin. Orhan Saik Gökyay öldüğü gün de üzülürüz. Aslında niye üzüleyim 90’ını geçmiş bir üstadın artık edebi istirahatgahına çekilmesine , sadece Allah’a dua edersin uğurlarsın. Sonra onun arkasındakilere bakarsın. Arkasında adam yok ki. Orhan saik Gökyay şiiri her gün eşi Ferhunde Hanımefendi ile okurdu. Aslında her gün yirmi tane adamın kapısında sırada olması lazım gelirdi.</p>
<p>Nerde onlar?</p>
<p> </p>
<p>Bir konuşmanızda “Bizim memlekette tarih tetkikatı zayıftır. Büyük sentezler yapılmamıştır. Bu tarihi aktaracak ana ve ara araçlar yoktur” dediniz. Nedir bu ana ve ara araçlar?</p>
<p> <br />
Mesela bu dediğim araçlar; Avrupa tarihinde tiyatrodur, tarihi romandır. Mesela birtakım şairler tarihçidir. Schiller gibi, Goethe gibi, Pushkin gibi, Corneille gibi. Dolayısıyla tarih kitlelere böyle birtakım alimlerin sentezlerinden, monografilerinden geçer. Sonra tarihi film çeviren büyük rejisörler vardır. İşte Passolini bunlardan biridir. Macar Szabo da böyle biridir. Mesela Eisenstein vardır, kendine göre Sovyet devrinde çarpıtılmış bir milliyetçi Marksizm arası bir tarih görüşünü perdeye yansıtır; ama iyi rejisördür. Sonra Aleksei Tolstoy bu devirde böyle biridir. Bizlerin bu gibi araçları yoktur. Bu dallar bizde çok zayıftır. Bir kere doğru dürüst bir tarihi ressamımız yoktur. Bir Repin yoktur bir Suriko yoktur. Adam tablosuna baktığınızda Rusya tarihinin bir safhasını hazmedeceğiniz, bütün çelişki ve bütün tutarlılığı &#8211; tutarsızlığıyla görebilceğiniz bir ressamdır. Dolayısıyla bizim milletimiz tarih bilmez.</p>
<p> <br />
Tarih eğitimi konusunda sizin farklı bir yaklaşımınız var&#8230;</p>
<p> <br />
Üniversitelerdeki tarih bölümleri lisansüstü hale getirilmelidir. Bunu bir tek Halil Hoca yaptı, iyi gidiyormu bilmiyorum. Fakat başka yerlerde o zihniyet yok. Orta Doğu’da yapmak istediler, bölüm yanaşmadı 18 yaşını bitiren çocuğu, bence tarih okutuyorum diye almak cinayettir. 18 yaşında çocuğu hukuk okutuyorum diye almak da cinayettir. Bunlar mümkün olan şeyler değildir. Bunlar ciddi birimlerdir, bir yaştan sonra bunları öğretmek durumundasınız. Tarih Türkiye’de belirgin bir yüksek tahsil düzeyinden sonra yapılması gereken bir şeydir. Kanaatim budur.</p>
<p> </p>
<p>Osmanlı tarihinin Türk tarihi üzerinde örtülmüş kara bir şal olduğu yönünde iddialarda bulunanlar var. Osmanlı tarihi Türk tarihinin üzerine örtülmüş kara bir şal mıdır?</p>
<p> <br />
Olur mu öyle şey efendim. Bunlar hurdacı lafları. Birtakım adamlar bana diyorlar ki “Efendim Osmanlı’yı bırakın Selçuklu mühim.” Neden Selçuklu Osmanlı’dan mühim? Adam, ‘Selçuklu daha liberal” diyor. İslam’a karşı daha fazla eski kültürümüzü muhafaza etmiş” diyor Bunlar boş laflar, hiçbir mesendi” yoktur. Cahil adam bununla gidecek sizi 1300’den 1900’e boş bırakacak, 6 asır gibi bir şey. O bakımdan bunları sakat görüşlerdir. Vardır Türkiye’de de maalesef böyleleri. Farkında değiller ne kadar çok gülünç bir duruma düştüklerinin.</p>
<p> <br />
Biz bunlardan dolayı mı bir redd-i mirasla karşı karşıyayız?</p>
<p> <br />
Bunlardan dolayı müthiş bir cehaletle karşı karşıyasınız, bu çok tahripkardır. Bizim gibi okuması yazması kıt, tarihçiliği sıfıra yakın, cihanşümul tarihçi hiçbir zaman çıkaramamış bir toplum. Cevdet Paşa’mız var ki aklı başında ve ilginç yorumları olan.</p>
<p> </p>
<p>Herkes de bunu bilirki o da sisitematik bir tarih yazmamıştır. Yani bu tarihin içinde Osmanlı tipi geleneksel vakanüvis tarzı da vardı. İşte kadim Yunan’dan bugüne gelen bazı müesseselerin tartışması da yapılır. İşte bilmem Yeniçerilerin ilgasıyla stralistlerin idamı gibi iki vakayı karşılaştırmak gibi çok orjinal tarihçilik de orda yer alır. Bu dahinin dışında da bizde ne 19. ne 20 yy’da çok parlak bir adam görmüyorum ben. Şimdi böyle bir ülkede sen bunu yaptığın an doğacak tahribatı düşün. Ki Almanya II. harpten sonra faşizm belasını ve faşizm zihniyetini ortadan silmek için yakın tarihi çok okutmaya başladı ve eskiyi sildi müfredattan. Ben bir fakültesinde ders verdiğimde Berlin’de 1648 Vesfalya Anlaşması’nı bilmiyorlardı.</p>
<p> </p>
<p>Alman tarihinin en önemli olaylarından biri. O tarih okunan ülkede bunun yarattığı tahribatı düşünsen, biz hic dayanamayız buna. Bu sakat bir iştir ve bunu bir kere bıraksın herkes. Böyle bir şey olmaz. Ne demek tarihi reddetmek efendim? Bakın mesela Rusya hiç bir zaman böyle bir şey yapmadı. Yani “ben Sovyet tarihini okuturum, ondan evvelki insan benim için mühim değildir. demedi. Tabii Marksist anlayış içerisinde öbür türlü adama bini yaratmıştır. Bu önemlidir gibisinden ona da önem verilir. Fakat ne yapılırdı, cumhuuriyetler de kendi milli tarihlerini o kadar iyi okumazlardı ve onunsıkıntısı çekiliyor şimdi. Bağımsız devletlerin hiç birisi niçin bağımsız oldukların ve nasıl bağımsız olduklarını bilmiyorlar ve onun sıkıntısın çekiyorlar. Farkında da değiller, bu gidişle de olamyacaklar.</p>
<p> <br />
Osmanlı mezhep üzerinde durmak istiyorum.Osmanlılığı bir Sünnilik olarak gören yaklaşıma bakışınız nedir?</p>
<p> </p>
<p>Osmanlı mezhep yorumuyla kurulmuş bir devlet teşkilatı falan değildir. Bugünün İran’ı gibi mesela Caferi mezhebi ve içtihatları üzerine kurulan bir devlet değildir. Birde böyle yanlış düşünce ile tarih itmeler var. Bunların hepsi şüphesizki tutarsız şeyler. Kültürlü bir toplum böyle kurulmaz. Osmanlı’yı reddediyorsun dert o değil. Batı’yı istiyoruz. Batı’yı da getiremiyoruz. Osmanlı tarihinin belirli yorumlarından rahatsız olan kitleler var. Bu bir etnik grup olabilir, bir mezhep grubu olabilir. Osmanlı’yı Sünnilik olarak görmek isteyneler de var. Ama Osmanlı Sünnilik demek değildir.</p>
<p> <br />
Nedir Osmanlı ve bizim için tarihin neresinde duruyor?</p>
<p> <br />
Bazı çevreler “ bu bizim imparatorluğu’nu dünya tarihi içindeki yeriyle değerlendirdimizde Türkler “Ben de Osmanlı’danım deme hakkına sahip.” Türk kimliğini oluşturan en önemli unsurlardan biri Osmanlı’dır, Osmanlı tarihidir. Balkanlar ve Anadolu imparatorluğun anavatanıdır. Bu toprakların önemli bir kısmı bugün Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bunun ne anlam ifade ettiğini maalesef anlamamakta ısrar eden, bir toplumsal oluşturduğunun farkında olmayanlar var.</p>
<p> </p>
<p>Osmanlı kimliği salt bir Müslüman kimliği olarak kalmamıştır. Sadrazam Said Paşa’nın ve benzerlerlerinin girişimlerin de olduğu gibi Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır. Öbür Müslüman etnik gruplar bu Türklüğe dil olarak intibak ettikleri ölçüde Osmanlı- Türk olmaktadırlar.</p>
<p> <br />
Beylikten imparatorluğa bir sürecin öyküsü Osmanlı, Osmanlı nasıl bir ortamda beylikten impratorluğu vücut buldu?</p>
<p> </p>
<p>Bir beyliğin kuruluşu histoğrafik bir problemdir. Kaçınılmaz olarak bir spekülasyon konusudur. Kaynakların azlığı ölçüsünde boşluğu tarihçinin imajı ve düşüncesi doldurur. Hele bu Osmanlı tarihi ise bu boşluk daha fazladır. Orada garipbir problematik var tarih yazıcılığı açısından. Bu eksikliğe dayanılarak kırk tane spekülasyon yapılıyor, mesela adam diyor ki, “Bütün vakayınameler falan efsanedir”. Ninemin bile aklına gelecek bir şey. Çünkü hakikaten elimizdeki kroniklerin anomim olsun kuruluş devrinden yüz- yüz elli sene sonra kaleme alındığı belli bir şey. Ona istinaden, “Bunların hepsi uydurmadır.”diyor. En kolaycı yorum. Arada meseleye ciddi olarak tetkik eden tek adam bizim Halil İnalcık Hoca. Hoca bu yaşına rağmen, sağlığı da müsait olmamasına rağmen oralara gidiyor, araştırmalar yapıyor, gözlemlerde bulunuyor. Bunların yapılması lazım, hakikaten o köy orda var mı, yok mu? Bir takım mesela çağdaş kaynaklar araştırılmamış, mutlaka Cenova’da Venedik’te olabilir bir şeyler. Bunlar bilinmiyor. O bakımdan soruya ek bir cevap veremiyorum; çünkü o devri insa etmek son derecede zordur.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Osmanlı Üçüncü Roma</strong></p>
<p> <br />
Osmanlı Devleti Bizans’ın devamı mı yada aralarında nasıl bir ilişki var?</p>
<p> </p>
<p>Osmanlı ile Bizans arasında alaka var tabii. Medeni alakalarımız var. Bunlar Orta Doğu ve Balkan bölgesinin büyük imparatorlukları. Osmanlı İmparatorluğu tarihinin üçüncü ve son Roma imparatorluğu. Ben bunu söylediğim zaman da bazı insanlar çok rahatsız oluyorlar. Roma İmparatorluğu ne, Roma mefhumu ne, bunun üzerinde durulmamış. Dünya tarihi bilmenin dünya tarihini benimsememenin büyük zararları içindeyiz. Onun için benim bu söylediklerime reaksiyon da var. Ayıplamıyorum, ters bir şey de söylediğimi zanetmiyorum. Bazı impratorluk tipleri vardır, tarihin belirli çağlarında, belirli çevrede. Bunlar üç tanedir. Osmanlı bunların üçüncüsüdür ve yeni çağlara sanayi çağına intibak edenidir. Ne kadar intibak ettiğini hala tartışıyoruz. Açık söylüyorum Bizans II. Roma’dır, bizimki de III.Roma’dır. Tabii bunun müessesselerinde ister istemez benzerlik olur. O müesseseler zaten çok da Bizans’a özgü şeyler değildir. Düşünün ki, Roma İmparatorluğu’nun imparatorluk oluşu Mısır’ın alınmasından sonradır. Yani Sezar Mısır’ı almıştır ve Mısırlıların mali, sistemini, yer ölçüm tekniklerini, ürün vergiledirme sistemini öğrendikten sonra bir Roma maliyesinden söz edilir. Bizans demek İran demektir. Biz bunların hepsinin üstünden geçmişiz. Yani bizim devletleşmemiz ki, at göçebeliği çok önemil bir askeri teşkilatmanmayı getiren bir şeydir. Onun üzerine birtakım yerleşme kültürlerini buralardan almışız. Bir kere İslam medeniyeti çerçevesine girmişiz. Ondan sonra buralardan uzak kalmak mümkün değil. Birtakım milliyetçiler buna kızarlar. Yanlış düşünüyorlar çünkü bir sistemin büyüklüğü onun birtakım unsurları alıp onu hali hamur etmesi meczetmesiyle mümkündür. Bu bakımdan biz III. son Roma’yız.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Beylik Cazibe Merkezi Olunca</strong></p>
<p> <br />
Osmanlı kuruluşu konusunda farklı görüşler var?</p>
<p> <br />
O çok önemli birşey değil. Orta zamanlarda kuruluşlar böyle tarihle saatle falan olmaz. Kronikler bir tarih verirler, o esas alınır. Hiçbir zaman da öyle bir zikir de olmaz. Yani “Biz şu tarihte kurulduk” diye de öğretmezler. Kroniklerde biraz hükümdardan bahsederler. Devlet zaten böyle bir ebedi bir kuruluş olduğu için onun üzerinde de pek durulmaz. O 1299,1301,1304 biz tarihçilerin yorumlarıdır.</p>
<p> <br />
Peki diğer beylikler arasında sıyrılıp da Bizans’ı muhatap almasını neye bağlıyorsunuz Osmanlı Beyliği’nin?</p>
<p> </p>
<p>Demek ki o daha dinamik bir unsur. O komutanların kişilikleri daha çekici karizmatik olabilir ve insanlar genç savaşçılar onu etrafında toplanıyorlar. Germiyan gibi, Aydınoğulları gibi büyük beyliklerin sınırını geçiyor. Bizans’la o halli hamur oluyor ve Rumeli’ye ayak basıyor. Rumeli’de yok Türk, oraya ayak basınca, o gümrah kıta açılıyor önünde birdenbire. Açılıyor çünkü orda da devlet yok zaten. Teşkilatlanma kolaylaşıyor. Bu beyliğe Koyunhisar savaşçısından sonra insanlar akmaya başlıyor ve bu akış zaman zaman artıyor. Bunlar uzun zamanlar da değil, 20-25 sene içinde Bursa’nın fethine kadar savaşçısı geliyor, uleması, başka yerde tutunamayan geliyor. Germiyan’dan bir kişi gelir, “Bu pazarın bacını bana verin” der. Osmanlı vergi sisteminin kuruluşu “Bac nedir”? diye soruyor Osman Gazi, “Bac pazardan gelenlerden alınır” diye soruyor. Osman Gazi önce kızıyor sonra ona “ Yok beyim cümle yerlerde olur” diyorlar. Sonra bir Çandarlılar çıkıyor, böyle iş yapacak yere, genişleyecek yere insanların nüfuz etmesi gibi. Burada iktisadi menfaat söz konusu olabilir, İslami heyecan söz konusu olabilir. Buralarda savaşçılık da söz konusu olabilir. Orta Çağ’ın kendine göre genişlemeci, atılımcı bir şeyi. Bunda Türkmen geleneği rol alabilir, ama Türkmen geleneği Orhan Gazi döneminde silinmiş artık. Her halde biraz da zamanımızda yaşıyor.</p>
<p> <br />
Osmanlı’nın kuruluş felsefesinde ve yayılmasında fetih düşüncesinin yeri nedir?</p>
<p> <br />
Fetih düşüncesi her impartorlukta vardır. Gerçekleştirebilmene bağlı. Orta zamanda bütün devlet genişlemek ister. 19. yüzyılda bile. O şimdi durmuş gibi görünüyor. Durdu da başka türlü yayılmalar var. Fetih düşüncesi sırf bize has bir şey değil. Herkesin kendine göre bir förmülü olur, herkes insanlara Allah’ı öğretmek ister, herkes insanlara dini götürmek ister, herkes yayılmak ister, herkes bu işi Tanrı adına yapar, Türk de bir Müslüman devlet ve toplum olarak kendine göre yapar bu işi . Kimsenin fetih düüncesinde sınır yoktur, genişledikçe genişler 19.asır da bu, stratejik durum ve güvenlik diye izah edilmiştir. Rusya mesela bunu “güvenliğinin güvenliği” şeklinde dile getirir, ucu bucağı yok git gdebildiğin kadar.</p>
<p> </p>
<p>Osmanlı kimliği boyutları itibarıyla tartışılacak bir konu. Osmanlı kimliği acaba muhtelif etnik grupları kapsayan; ama dini grupların sadece birine hitap eden (yalnız Müslümün halklar) bir tanımlama mıydı yoksa bütün dinler ve ırkları içeren bir kimlik miydi?</p>
<p> <br />
Osmanlılık aslında umumi bir kimlik ve bir Osmanlı tipi var. Fakat bu yatay yığın bir kimlik. Yani üst sınıfları kapsayan bir kimlik bunun alt tabakaya inmesi mümkün değil. Çünkü ortada öyle bir toplum yok, iletişim içinde yaşayan bir toplum değil. Bu , kompartımanlar halinde yaşaya bir toplum. Slav dillerindeki bir dilekçe üzerindei araştırmada yazmıştım; birtakım Bulgar köylüleri, “Türklere Türk imparatorluğu” diyorlar, Osmanlı’yı bile kullanmıyorlar. Ta Orta Çağ’dan beri aynı şeyi görmüş, devleti “Türklerin Devleti” olarak görüyor, bu çok da yanlış değil. Şimdi orda Osmanılık var, belirli hayat tarzıı, kültürü yaşayan belirli ideoloji ve sadakat sistemine sahip bir tabaka var; ama bu bir tabaka yatay bir sınıf. Bakınız Namık Kemal’in Osmalısı çok İslami bir şeydir. Maliye Nazırı Cavid ve yoldaşı Ahmet Şuayib’ınkisi Osmanlı’dır. Hangisinin daha gerçek olduğu belli değil.</p>
<p> <br />
Osmanlı’da din devletin neresinde?</p>
<p> <br />
Osmanlı’da din devletin her yerinde. Dinle yaşayan dine göre yaşayan dine göre kimlik kazanan bir toplum.</p>
<p> <br />
Yönetim tarzı olarak nasıl adlandıralabiliriz?</p>
<p> <br />
Hayır hayır hiç öyle şeylere itibar etmeyin. Bu memlekette kullanılan bazı hurda tabirler var, teokratikti falan diye. Kimsenin bir şey bildiği yok, bunları cahil adamlar koymuş ortaya Osmanlı’da teokrasi diye bir şey yok.</p>
<p> </p>
<p>Osmanlının emperyal yapısında diğer impartorluklarla karşılaştırıldığında ne tür bir fark vardı?</p>
<p> </p>
<p>En büyük fark şudur; bütün imparatorluk bir parça kozmopolittir. Bizans o kadar kozmopolit değildir, Bizans’ta yahudiler falan çok itilmiştir. Başka dinlere o kadar koleransla davranmamışlardır. Osmanlı çok daha toleranslıydı. Buna tesamuh demek daha doğru olur. Bu kelime Arapcadır. Fakat kavramın içini dolduran yine Osmanlı’dır. Toleransın karşılığı hoşgörü değildir. Onu daha çok tesamuh karşılar. Hoşgörüde bir hafiflik vardır; hoşgör, tahammül et gibi, Toleransta çok açık bir şekilde her şeyden evvel, iyi niyetli bir söz konusudur. Bu sabrı göstermek zorundasın, uzlaşmak için mecbursun.</p>
<p> <br />
Öyleyse Osmanlının özelliklerinden birisi de, iyi niyetli bir sabır mı?</p>
<p> <br />
Uzlaşma söz konusudur. İstimalet dediğimiz müessesseye dayanır ve diğer dinlere belirli kurumlarda bir uzlaşmayla sabır söz konusudur. Bu çok enteresandır; çünkü 15. yy ortasında bu impartorluk çok kalabalık gayri müslim bir nüfusa sahip bir impartorluktu. Hele gayrıTürk söz konusu olursa iş daha da fazla artar. Bu vasıfta devam etti. Hep söyleniyor ki, bizde 19.yy’da Avrupa baskısıyla Hristiyanlara aşırı haklar verildi. Yok efendim. Hiçbir Avrupalı’yı devlet ne Paris Kongresi’nde, ne Viyana Protokolü’nde; “bir meclis-i mebusan kurun da, bunun üçte biri gayri müslim olsun” dememiştir. Çünkü, yok öyle bir parlamento Avrupa’da, ne Avusturya’da var, ne Rusya’da var. Osmanlı parlamentosu kadar karışığı yoktur, bütün vilayetlerdeki idare meclisleri öyledir. Karma, muhtelih mahkemeler, öyledir üyeleri itibariyle, bürokrasi öyledir. Onun için bu imparatorlukta başka türlü bir hava var, cihanşümül bir imparatorluk esprisi taşımış son zamanlara kadar.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Osmanlı Milliyetçiklik Yapmadı</strong></p>
<p> <br />
Genellikle ve tarih bize onun için mi milliyetçilik aşılamıyor?</p>
<p> <br />
Milliyetçilik onun için Türk imparatorluğunda geç müesseseleşmiş birşeydir. Buna o imparatorluk o anlamda ihtiyaç duymamıştır. Ama bu demek değil ki, imparatorluk ne idüğü belirsiz bir şey. Hayır böyle bir şey yok. İmparatorluğun da kendine göre çok kesin ideolojileri var, dünya görüşü var. Bir kere İslamlık çok önemli. O İslamlığın arkasında bir Osmanlılık var. Bunun adı eskiden konmamış, bunun adı 19 yy’da konmuş yani Osmanlılık bir tür milli kimlik haline getirlimiş. Ama her zaman için var ve o kültürü de görüyorsunuz, o görüşü de görüyorsunuz. Demek ki, impratorluk içinde, kültürel birlik çok iyi yerleşmiş bu bakımdan tabii impratorluğun da bir rengi olduğunu kabul etmek lazım.</p>
<p> <br />
Devlet-i Aliye mi?</p>
<p> <br />
Osmanlı büyük devletti ve sonrasında da büyüktü. O büyük devletlerin içinde de büyükten büyüğü vardır. İşte İngiltere, bugünün Amerika’sı gibi her istediğini yaptıramasa da istemediğini yaptırmıyor. Fransa biraz arkasından geliyor, her zaman aynı kuvvette değil. Rusya daha zayıf. Osmanlı büyük devletlerden bir tanesidir. Düşünün ki Ankara’ya mühim bir büyükelçilik olarak bakılmıştır. Çok rica ederim cumhuriyet devri Türkiye ne kadar mühimdir, ne kadar büyüktür! Ha büyüktür çünkü henüz mirasi yemektedir. Dinamik bir toplumdur ve nitekim de büümeye başlamıştır bugün. Bu o kadar önemildir ki mesela 12 Adalarda İtalyan işgalinde istihbarat faaliyeti yürütüyor Türkiye nerdeyse parasız yürütüyor fakir Türkiye bunu. Çünkü imajı var o Devlet-i Aliye’nin Rumlar bile Türkiye’ye istihbarat hizmetin bulunuyor adalarda.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Osmanlı Müslüman Roma’dır</strong></p>
<p> <br />
Bir kanaat, göre Osmanlı’nın Batı’yla karşılaşması ile birtakım problemlerin başladığı söyleniyor. Halbuki Osmanlı zaten Batı ile sürekli temas halinde değil miydi? Nedir Osmanlının Batıyla serüveni?</p>
<p> <br />
Osmanlı İmparatorluğu Batı’nın Batı’nın ortasında kurulmuş bir devlettir. Bizans bugünün ölçüleri içinde Batılı değildir. Doğu Roma’dır. Adı üzerinde ayrı bir Balkan-Rusya periferesine dayanan bir merkezdir, bugünkü Batının düşmanıdır orjinal olarak Ortodoks kilisesi de bu ideolojiyi taşır, öyle Katolisizmle birleşecek falan değildir, Protestanlıktan da nefret eder ve de haklıdırr aslında. Çünkü o ayrı bir kültürel tahrip yaratır bu dünyada. Bugünün Rusya’sında bunu görüyoruz Nitekim Ortodoks dünyanın şampiyonu olması gereken Rusya, bugün için Batı’nın bir türlü benimseyemediği batılı bir devlettir. Onun için tabii Osmanlının da Batı’yla kırşılaşması diye bir vaka var. Batıyla karşılaşan bir Osmanlı var bu çok önemli bir şeydir, bir zihniyeti bilmek lazımdır. Bunu anlamak lazım, bunu bilmek lazımdır. Maalesef bu yeterince anlaşılmayan bir olgu ve bu devlet bu topraklarda doğmuştur; yani onun yerin almıştır ve bu Müslümandır, Müslüman Roma’dır. Müslüman Roma, bildiğimiz Batıyı, yani Roma İmparatorulğu’nun dışını, onun periferisi olan Batıyı son derecede rahatsız etmektedir. Hele bugünkü Batı kültürü o Akdeniz Roma’sı değilde eski barbar Roma İmpartorluğu’dur. Bunlar Roma İmpartorluğu’nun müesseselerini almışlardır, hukukunu almışlardır ve asıl önemlisi dinini almışlardır. Ama kendilerine göre . Bizim bunlarla bağdaşmamız mümkün değildir.</p>
<p> <br />
Neden ?</p>
<p> <br />
Müslüman olduğumuz için değil. Hristiyan olsak da bağdaşamayacaktık. Rusya bağdaşıyor mu? Hayır. Bu bakımdan bunun üzerinde ısrarla durmanız lazım; ama öbür taraftan da şurası çok açık ki, biz ne Çin’siz ne Hint’siz bunun içinde doğduk, büyüdük, bunlarla kavga içinde büyüdük. Bu bakımdan bizim karşımızdaki Hristiyan kisvesindeki Batı’dır ve o Batı’nın kışkırtıttığı Hristiyanlıktır. Adeta İslamın kılıcı Türkiye haline getirilmiştir. Sırf gelmiş değil getirilmiştir teşvik de edilmiştir bunun için ve böyle bir misyon yüklenmitir Türklük. Bu ülkenin ve bu tarihi kimliğin karşısında olan Hristiyanlıktır. Bu şeyi daha bilmek lazım iktisadi birlik demek, kültürel, idari, hukuki medeni birlik demek değildir. Yani Türkiye’nin Batı kulübünde yerinin olması meselesi tartışılır, öyle kolay karar verilmez. Efendim biz Batılıları bırakalım Araplarla gidip oturalım derseniz, Arapların hangi kimliğiyle varlığıyla bunu yapacaksınız?</p>
<p> <br />
Osmanlı azınlıkları nerelerde kullandı, nerelerde istihdam etti?</p>
<p> <br />
Osmanlı azınlıkları her yerde kullandı. Sanıldığının aksine askerlik yapamazlar diye bir şey var. Bal gibi de askerlik yapmışlardır. Hem de meslek sınıflarında falan değil muharip sınıflarda bile vardır. Hiç belli olmaz; ama karıştırdıkça çıkıyor; donanma demir atıyor, Paskalyalar, Noel’de falan. Çünkü birçok mürettebat çavuş subay falan Ortodoks. Ayrıca diplomaside kulanıyor, valilikte kullanıyor, tercüme işlerinde kullanıyor İslam gayrimüslimlere yaşama hakkı veriyor ve onları koruyor. Bunun karşılığında zımni bir kontrat söz konusudur ve bu kontratın içerisinde iki cemaat bir arada yaşar. Aslında gayrimüslimlerin bazı konularda bir muafiyeti, hatta bir imtiyazı söz konusudur. Ama, öbürünün de, ona göre bir fikriyeti söz konusudur; çünkü Müslüman’dırlar&#8230;</p>
<p> <br />
Osmanlı Devleti’ni toplumsal, idari ve siyaset düzeninin laik olup olmadığı çok tartışılan konulardan. Bu tartışma doğru bi tartışma mı?</p>
<p> <br />
Evet laik olup olmadığı çokça tartışılıyor; ama bu şimdi tartışılıyor. Bunun şimdi tartışılması çok lüzumsuz. Laiklik nerde vardı ki? Bunun tartışılması çok abes zaten. Son yüzyılda ortaya çıkan kavramı, altı asır önce yok diye o dönemleri karalamak ne biçim bir iştir? Bu tartışmada gözden kaçırılan önemli bir nokta, 18-19 yüzlıllar boyu impratorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişmelerin yarattığı dualist yapıdır. Osmanlı toplum ve devlet ve hukuk düzeni altı yüzyıl boyu aynı kalmamıştır. Bu bakımdan günümüze kalan mirasi tek boyutlu değişmez bir yapı olarak değerlendiremeyiz.</p>
<p> <br />
Tarihçiler neden daha çok imparatorluğun 15-17 yüzyıllarıyla, yani neden yükseliş dönemleriyle ilgilenmişlerdir?</p>
<p> <br />
O çok doğru. Tabii biraz eski devir, eski dönem tarihçiliği çok çekicidir. İkincisi büyük imparatorluktur, büyük devlettir o tarihçiyi cezbediyor, bununla uğraşmak çok daha hoş oluyor, yani kendine göre bir özgünlüğü vardır. Zamanla bakışlar değiştikçe 19 yüzyıl da cazip hale geliyor. Birde klasik kültürle, kalsik dille, epigrafik eğitimle yetişen insanın daha yakın döneme pek ilgisi olmuyor. Şimdi ben oturup da cumhuriyet tarihini incelemem. Çünkü donanım ona mani bir şeydir.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Osmanlı Türklüğe Sahip Çıktı</strong></p>
<p> <br />
Osmanlı’nın “Türklüğü ikinci plana ittiği”şeklindeki yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p> <br />
Yok efendim, hayır. Orada bağıra bağıra Türk milliyetçiliği yapılmıyor; ama işte dili Türk, ordunun komuta dili Türk, ordunun esas unsuru Türk. Böyle Türklüğe ikinci plana itecek de ne olacak? Boş laflar bunlar, laf ola beri gele. Bu tür adamlar “Osmanlı, Rumları niye kesmedi? diye de yakınıp dururlar. sakat görüşler bunlar.</p>
<p> <br />
Siz 19. yüzyıl için “imparatorluğun en uzun yüzyılı” dediniz. 19. yüzyıl neden imparatorluğun en uzun yüzyılı?</p>
<p> <br />
En uzun yüzyılıdır; çünkü bitmeyen sancıdır. Sabaha kadar uyuyamazsın, çok uzun gecedir ya onun gibi. O dönem her şeyin çok ve sancıyla değiştiği bir dönem. Bu, bütün dünya için öyledir 19. yüzyıl, yalnız bizim için değil. Çünkü sanayi çağı başlıyor, büyük metropoller çıkıyor, buhar gücü kullanılıyor, fabrika çağı, yeni bir işçi sınıfı çıkıyor, politikaları değiştiriyor, iletişim değişiyor, ulaşım değişiyor, eğitim değişiyor, bütün dünü değişiyor. Ne zaman değişiyor dünya neolitik çağda ziraate geçilmesi, şehrin ortaya çıkmasıyla, ne zaman değişior dünya, sanayinin ortaya çıkmasıyla hızla değişmeye başlıyor ve tarih hızlanıyor aslında. O çok önemli bir olay. Ama bu hızla değişme insanları mutlu mu ediyor? Yok. Temel insanın yapısını mı değiştiryor? Onu yaptığını zannetmiyorum. Yani çok mu daha zeki ve bilgili oluyoruz? Hayır 19.yüzyıl Osmanlı tarihi, bir bakıma idari reformlardan oluşan ve Osmanlı tarihinin panoramasını değiştiren birdevirdir denebilir.</p>
<p> <br />
Klasik dönemden başlayıp sanayi dönemine kadar uzanan Osmanlı, çağa ayak uydurma, kendini yenileme çabalarına giriyor zaman zaman. Bu yüzyıl itibariyle Osmanlı modernleşmesini yine bu bağlamda nasıl görmek lazım?</p>
<p> <br />
Osmanlı modernleşmesi otokratik, bürokratik düzen altındaki bir değişmedir. Kendine özgü değildir o anlamda. Yani en azından Rusya böyle modernleşti, hatta Avusturya böyle modernleşti. İran modernleşmemekle birlikte buna gayret etti, Japonya böyledir. Zaten çoğulcu bir modernleşme tipi de pek göze çarpmaz dünyada. Fransa ve İngiltere için de aynı şey bu. Ama bunun tartışması yapılabilir. Onlar hadi bu demokrasi denilen olayı tanımışlardır. Aslında bize tarif edilen ve biline klasik demokrasi İngilizce konuşan milletler özgü bir şeydir. Kıta Avrupası bile bunu geç tanımış ve tam tahakkuk ettirememiştir yakın zamanlara kadar. İç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürükledi.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>Osmanlı Dünyaya İntibaka Çalıştı</strong></p>
<p> <br />
Merkezi hükümet modelinin 19. yüzyıl İmparatorluğunun yapısını belirlediği gözleniyor. Devletin diriliği ve idare edilenlerin desteği için; “kanunsuzluğu önlemek, idare edilenlere yeni bir dünya görüşü kazandırmak, ulusçuluğun yanında vatanseverlik öğretilmesi ve yerleştirlemesi&#8230; Peki ne oldu bu hedefler?</p>
<p> <br />
Belirtmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu; milliyetçi akımların kuvvetlendiği, dini kompartimanların büyük bir hareketlilik içine girdiği 19. yüzyılda çeşitli ırk ve dinlere mensup tebasını ve ülkeyi yönetip kontrol edebilmek babında bu gibi merkeziyetçi kontrol ve yönlendirme mekanizmalarını başarıyla kullanmıştır. Bütün imkansızlıklara rağmen reformun getirdiği yeni idari kurumlar, bu alanda şaşılacak bir teşebüs kabiliyetine sahipti. Osmanlı vatanseverliği ve Osmanlı kimliğini yerleştirmekte de bir hayli yol alınmıştır; sadece Türk unsuru değil, Hristiyan ve Musevi tebaadan ve klasik devirde de olduğu gibi Türk olmayan Müslüman unsurdan derlene bir seçkinler grubu, Osmanlılık bilinciyle devletin ve kenid toplumlarının yönetiminde rol alabilmiştir. Hem merkezi bürokraside hem taşra bürokrasisindeki memur kompozisyonuna baktığımızda bunu görebiliriz.</p>
<p> <br />
Osmanlı idaresinin son yüzyılı, klasik bir imparatorluğun modern dünyü şartlarına itibak yolunda gerçekleştirdiği başarılı bir mücadelenin tarihidir. Hayatın her safhasını düzenlemek ve müessir tedbirler almakta Osmanlı bürokrasisi; gerek idareci, gerekse hukukşinas olarak başarılı bir yol uynamış ve bugünkü Türkiye idaresinin Asya ve Orta Doğu hatta belirli alanları göz önüne alırsak Balkan ülkeleri arasındaki imtiyazlı konumunu kazanmasını sağlamıştır.</p>
<p> </p>
<p>Siz ısrarla “Reddi miras hakkımız yok” diyorsunuz. Bunu nasıl temellendiriyorsunuz?</p>
<p> </p>
<p>Efendim çok basit, tarih devam eden bir süreçtir. Hiç kimse “Mohaç Meydan Muharebesi ya da Balkan Savaşları beni niye ilgilendirsin ki? Diyemez. İlgilendirir hepimizi; çünkü bugün yaşadığımız ülkenin sınırları Balkan Savaşları’dan ciddi biçimde etkilenmiş. Türkiye’nin bugün yaşadığı dış politika sorunlarının pek çoğu bu savaşlarla ilgili. Mesela, Macaristan’a gittiğimiz zaman, Türk olduğunuzu öğrendiklerinide hemen Mohaç’tan bahsetmeye başlarlar. Bugünkü Türk-Macar ilişikilerini anlamak için de o savaşı iyi bilmek gerekir. Siz kendinizi ne kadar Osmanlı’dan ayrı düşünseniz de, dünya sizi öyle görmüyor. Reddi miras diye bir şey olamaz. Yeni bir Türkiye doğdu. Yeni bir Türk milleti doğmadı ki, Atatürk “yeni bir Türk milleti” demiyor. Yeni bir sosyete diyor. Sosyote dediği, “Durkheimci” sosyolojiye has bir tabir. Yani, “Eski bir cemaat toplumundan modern anlamda bir toplum yarattık” diyor. İddia budur. Bir modernleşmeci liderin sözüdür o. Yoksa kalkıp da yeni millet yeni vatan diye bir şeyden bahsetmiyor.</p>
<p> <br />
Cumhuriyet iddia edildiği gibi, bir enkaz üzerinde kurulmadı mı?</p>
<p> <br />
Enkaz olurmu mu efendim?</p>
<p> <br />
O halde Osmanlı modernizminin cumhuriyete bıraktığı büyük bir miras olmalı.</p>
<p> </p>
<p>İmparatorluk genç cumhuriyete parlamentarizm siyasi parti, basın gibi siyasal kurumları miars olarak bıraktı. Cumhuriyet ilk anda eğitim sistemini impartorluktan miras aldı. Cumhuriyetin tabipleri, fen adamları, hukukçuları, tarihçi ve filoloğları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından çıktı. Cumhuriyetin devrimcileri bir Orta Çağ toplumuyla değil; son asrını modernleşme sancılaır ile geçiren imparatorluğun kalıntısı bir toplumla yola çıktılar.Bugünkü Türkiye’nin siyasal-sosyal kurumlarındaki sağlamlık ve zaafın bilinmesi, son devir Osmanlı modernleşme tarihini iyi anlamakla mümkündür.</p>
<p> </p>
<p>Yani rasyonel bir halef-selef ilişkisi var.</p>
<p> <br />
Cumhuriyetin köklerinde Osmanlı var. Elbette Osmanlı’nın halefi biziz. Türkiye bir “reddi miras” hakkına sahip değil ki.</p>
<p> </p>
<p>Harf inkılabı “reddi miras” olayının bir göstergesi olarak okunabilir mi?</p>
<p> <br />
Harf inkılabı gerekliydi. Çünkü Arap alfabesi Türkçe’ye uyarlanamamış. Mesela bunu Farslar daha iyi uyarlamışlar. Bunun kanıtı imla kurallarındaki karışıklıklardır. Bu nedenle yazmayı kolaylaştırmak okur-yazar oranını artırmak için harf inkılabı yapılmıştır. Fakat aynı dönemde bir okul, müdürü bir kaymakam esik bir eser üzerindeki kitabeyi kazıtmış. Bu tür örnekler de yaşanmıştır. Ama bu, devletin resim politikası değildir. Bu tür davranışlar tarih bilincininden yoksunluğun bir sonucudur. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Osmanlı’ya yönelik bir kültürel kıyımdan söz etmek mümkündür.</p>
<p> </p>
<p>Atatürk’ün Osmanlı’ya yaklaşımı nedir?</p>
<p> <br />
Atatürk Osmanlı’yı çok sevse imparatorluğu sona erdirmez, hanedanı tutardı. Ama son devrin Osmanlı’ya bakışıyla benim bakışımın da aynı olması mümkün değil. Bizim bugün tanıdığımız hanedan üyeleri, sempatik, mütevazı, cumhuriyete saygılı insanlardır. Ben son devrin şehzadeleri, sultan hanımları gibi göremem bunları; çünkü aynı insanlar değillerdir. Bizim imparatorlukla çok sıkboğaz bir kavgaya girmemize lüzum yoktur zaten. Bu memlekette monarşist bir yapı ve akım da mevzubahis değildir. Atatürk, Osmanlı monarşisine çok sevecenlikle bakamaz; çünkü bun işlemeyen, fakir bir devlet mekanizmasının başındaki bir örgüt olarak görür. İşte, kaybolan Rumelisi’ne acır, içi yanar kendi evi oradadır, kendi ecdadı orada gömülüdür. Hilafet müessesesine çok saygı duyamaz; çünkü ona Müslümanlar saygı göstermemişlerdir. Hindistan hariç. Yani Atatürk, Arap unsuru ne yaptığını görmüştür çölde. Bunun üzerinde çok durmak lazım, bunu hep atlıyor millet. Hakikaten sen orada savaşıyorsun hilafet ordusu olarak. Herif İngiliz’le birleşerek senin savunduğun Medine’ye saldırıyor, seni mahvediyor orada. Çölde ricat halindesin, geliyor adam seni öldürüyor, karnının yarıyor askerin. Bunu İngilizlerle yapıyor. Orada İngilizler tarafından örgütlenen, gerilla tipi savaşan; tamam artık bozgun halinde geri çekilen ordulara saldıran bir takım haydutlar var. Şimdi, bu toplumun insanı, bu toplumun zabiti o tarafa iyi bakamaz. Onun için bu hanedana karşı da bir soğukluk var. Bu cumhuriyet ilen edilmiştir ve bu bizim devlet şeklimizdir, bunu da kimse tartışamaz. Cumhuriyetten monarşiye kimse avdet etmez.</p>
<p> <br />
Osmanlı bugün devam ediyor mu? Devam ediyorsa nasıl devam ediyor?</p>
<p> <br />
Osmanlı bugün devam ediyor. Tarihte süreklilik vardır, bu unutulmamalı. Ne kadar kırsan da devam eder. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu topraklar Osmanlı’nın anavatanıdır. Bu nedenle cumhuriyetle beraber devlet devam ediyor, diliyle, diniyle, toprağıyla ve insanlarıyla. Yani bu bir kimliktir, biz işte bilmem nerelerden gelmişiz yol belli ne Azerbeycanlısına. Ve çok fark ediyor, mesela bir Kırımlı daha yakın buraya bir Boşnak çok daha yakın dili başka olmasına rağmen bir Arnavut daha yakın. Bunlar hep Osmanlılık. Yani Özbek mi bu şahıslara çok benziyor, yoksa Arnavut mu? Ortada imparatorluğun ve kültürün ne olduğu, tarşışılacak konu değil.</p>
<p> <br />
Saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla Osmanlı’nın kurumsal yapısının ortadan kalkmadı. Saltanat ve hilafetle devletin iktidar yapısında bir değişiklik oldu; ancak devlet kurumlarının pek çoğu varlığını sürdürdü. 20. yüzyılla birlikte işlevini yitirmiş bir kurum olduğu için kaldırılmasının cumhuriyetin içi ve dış politikasında önemli bir etkisi olmadı. 75 yıl içinde çok tatmin edici olmasa da Osmanlı’dan devralınan siyasi ve idari yapı belli bir gelişmişlik düzeyi yakalıdı. Bugün Türkiye’nin siyasi ve idari yapısında sakatlıklar varsa, bunların da köklerini Osmanlı’da aramak gerekir. Benim Türk aydınına sürekli söylediğim bir şey var, onu burada bir kere daha tekrarlıyorum: Osmanlı mirasını reddetmek ya da benimsemek gibi bir lüksümüz yok, böyle bir terçih hakkımız yok. Yüz yıl öncesini okumamız, geçmişle diyalog halinde olmamız gerekir. Resimli Osmanlı Tarihi okuyan insanlarda bir tarih bilgisi ve tarih bilinci oluşmaz. Tarih bilgisi bu düzeyde olan insanlarla da Türkiye Osmanlı mirasını tartışamaz. Hasılı Osmanlı devam ediyor</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/ilber-ortayli-ile-tarih-ve-biz-uzerine-konusmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tanıdığım Bülent Ecevit</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:13:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[bülent ecevit]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz
Bülent Ecevit 1957 yasama döneminden beri TBMM üyesiydi. 1961 döneminde genç bakanlardandı. Çalışma Bakanlığı döneminde hazırlanan kanunların mükemmelliğini iş hukukçusu arkadaşlarım söylerler.
Gerek o dönemde gerek Kıbrıs çıkarması sırasında ebedi muhalifi olan Coşkun Kırca gibi bir hukuk dehasıyla birlikte çalışmakta hiç tereddüt etmemiştir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz</strong></p>
<p>Bülent Ecevit 1957 yasama döneminden beri TBMM üyesiydi. 1961 döneminde genç bakanlardandı. Çalışma Bakanlığı döneminde hazırlanan kanunların mükemmelliğini iş hukukçusu arkadaşlarım söylerler.<br />
Gerek o dönemde gerek Kıbrıs çıkarması sırasında ebedi muhalifi olan Coşkun Kırca gibi bir hukuk dehasıyla birlikte çalışmakta hiç tereddüt etmemiştir. Bu Tanzimat dönemi devlet adamlarında da görülen bir özelliktir. Bu niteliğin kendisinden sonraki devlet adamlarında da devamını isteriz.<br />
<span id="more-116"></span><br />
Kitlelerin tanıdığı cesur, yer yer sert nutukları olan Bülent Ecevit&#8217;in yüz yüze ilişkilerde son derece nazik olduğunu gördüm. Rahşan Ecevit partide görevler yüklenmeden önce de her yerde eşiyleydi ve görüştüğü kimseleri de eşleriyle davet etmeye dikkat ederdi.</p>
<p>Unutmayalım, Türkiye&#8217;ye başbakanından köy muhtarına kadar &#8220;Sayın&#8221; diye hitap etme alışkanlığını getirmiştir. Mütevazı bir aydın adamın ev hayatını sürerdi, sonraki dönemlerin lüzumsuz israfına karşı bunun bir alternatif olduğunu düşünüyorum.<br />
Dürüst bir politikacıydı; yolsuzlukla savaş vermesi zaruri olan Türkiye&#8217;de bu özelliğinin Ecevit&#8217;in en önemli mirası olduğu açıktır. Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz.</p>
<p><strong>Çevresindeki kadro</strong><strong><br />
</strong><br />
1973 seçimlerinden önce Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nin göze çarpan siyaset bilimcileri Deniz Baykal ve Ahmet Yücekök, Ecevit&#8217;in etrafındaydı. Tabii okulun ağır toplarından İdare Hukuku Profesörü Turan Güneş ve siyasi tarihçi Haluk Ülman.<br />
Bu saydığım grup üniversite ve siyasetin işbirliği için yoğun bir örnekti. Ve sonraki yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;ni birçok öğretim üyesinin gözünde siyasi kariyer yapmak için çekici bir kurum haline getirdi; gerçi hiç kimsenin bu dörtlü kadar etkin olduğunu sanmıyorum.</p>
<p>Grubun üyeleri her gün öbür hocalarla tartışırdı; tartışmaktan kimse usanmadı. Ama bir nokta açıklık kazandı, Bülent Ecevit 1973 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;ni 1946-1950 Demokrat Parti&#8217;nin stratejisi ve konumuyla götürmek niyetindeydi. Bu şüphesiz isabetli bir yaklaşım olmuştur. Klasik CHP&#8217;nin sloganları ve belirsiz ekonomik programı terk ediliyordu. CHP 12 Mart rejimine duyulan tepkinin öncülüğünü, itiraf etmek gerekir ki, rakip Adalet Partisi&#8217;nin elinden almıştır.<br />
Ecevit&#8217;in Türk siyasetinde tabuları yıktığı ve bazı olmazları olur hale getireceği görüldü. Nitekim seçimlerin sonucunda bugünkü seçim sistemi için mutlak iktidara götürecek rey aldı ama o gün için yetersiz oy oranıyla koalisyon ihtiyacı doğdu. Mutlak iktidara alışmış AP&#8217;liler cumhurbaşkanının seçiminde gösterdikleri ittifak anlayışını bu sefer esirgediler.</p>
<p><strong>Af kanununun sonuçları</strong><strong><br />
</strong><br />
O günlerde ilk işaret Mümtaz Soysal&#8217;ın yazılarında verildi; CHP ve Ecevit cesurca bir atılım yaptı. Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ne ikinci grup olarak giren Necmettin Erbakan&#8217;ın liderliğindeki Milli Selamet Partisi ile koalisyon yapıldı. Bu koalisyon ilk anda tartışılan bir &#8220;af kanunu&#8221; çıkardı.</p>
<p>1970&#8242;ler boyu tırmanan terörün günahı bu kanuna atfedilmiştir. Ama kanunun tartışılmayacak iki olumlu sonucu da vardı. Birincisi Osmanlı hanedanının erkek üyeleri, bu 1974 affıyla memlekete dönebildi (Kadın üyeler 1952&#8242;den itibaren dönmüşlerdi). Ama şehzadelerin ve beyzadelerin birçoğu için 50 yıllık ıstırap sona erdi. Hiç unutamadığım ve anlayamadığım bir olay, İhsan Sabri Çağlayangil&#8217;in kulislerde bu kanuna karşı çıkmasıydı. Affın ikinci sonucu komünist tevfikatından dolayı pasaport alamayanlara pasaportlarının verilmesiydi. Bu olaydan sonra Müntekim Ökmen&#8217;in çevirdiği romanlardan ezberlediği Paris&#8217;e gidişini ve şehri karış karış gezişini gördüm.</p>
<p>CHP-MSP koalisyonunun asıl önemli sonucu 1974 Temmuz&#8217;undaki Kıbrıs çıkarmasıydı. Bunu başka hiçbir hükümet yapamazdı. Bu çıkarmayı da bugün tartışıyorlar ama tartışılmayacak bir yönü, Kıbrıs çıkarmasının bu tarihten sonra dış politikamız ve savunma sistemimiz için tarihi bir dönüm noktası teşkil etmesidir.</p>
<p><strong>Dengeli bir ulusalcı söylem geliştirdi</strong><strong><br />
</strong><br />
Onu izleyen sıkıntılı yollarda Türkiye&#8217;nin direnci arttı, savunma sanayii gelişti. Bülent Ecevit&#8217;in ikinci başbakanlık dönemi bu nedenle iktisadi sıkıntılar, yokluklar ve tırmanan terörle geçti. Ecevit&#8217;in hükümetine nokta koyan olaylardan biri de TÜSİAD&#8217;ın ünlü protesto mektubudur. 30 yıl sonra Ecevit de TÜSİAD da ortada duruyor. İsterseniz biraz daha bekleyelim; tarih kime rey verir? Özel girişimin politikalarında bu gibi gereksiz çıkışlara lüzum olmamalıdır.</p>
<p>Bülent Ecevit ile şahsen tanışmam 12 Eylül 1980 darbesinden ve onun Hamzakoy&#8217;daki zorunlu ikametinden sonraki inziva günlerinde oldu. Kendisine kitabımı yolladım ve telefonla aradım. Beni Rahşan hanımla birlikte davet ettiler.<br />
Bu sıcak bir karşılamaydı; Ecevitler 1980 öncesi CHP&#8217;sinin yönetici kadroları ve milletvekilleriyle hemen hemen ilişkilerini koparmışlardı. Bülent beyin yepyeni bir strateji izleyeceği kesindi. Bana &#8220;Bizim seçmenimiz MHP seçmenidir&#8221; dedi. Gerçekten de izleyen seçimde MHP profilinde pek göze çarpmayan Rumeli göçmenlerinin ve Kafkasyalı göçmenlerin oylarıyla meclise girdi.</p>
<p>Dengeli ve ayakları yere basan bir ulusalcı söylem, yeni kurduğu DSP&#8217;nin özelliğiydi. Galiba Akdeniz bölgesindeki sosyal demokrat partilerin genel özelliğine uyuyordu. Tabanı yere basmayan İskandinav modelinin bu bölgeyle uyuşan tarafı pek yoktu. Sol haklı davasında ulusalcı söylemi dışlayamazdı. Bu strateji onu siyasi hayatımızda yeniden başbakanlık dönemine taşıdı.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selanik ve Aynaroz</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:12:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[aynaroz]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[selanik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=114</guid>
		<description><![CDATA[Selanik ve Aynaroz&#8217;da dolaşırken Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur var ki&#8230;
Selanik, Trakya-Makedonya bölgesinin merkezi ve burada bir Trakya-Makedonya bakanlığı var. Osmanlı asırlarındaki büyük Selanik vilayeti valisinin oturduğu hükümet konağında bugün Trakya-Makedonya bakanlığı çalışıyor.
Birçok kişi Yunanistan&#8217;da yaşamak için Selanik&#8217;i Atina&#8217;ya tercih eder. Selanik ahalisinin çoğu Küçük Asya göçmenidir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Selanik ve Aynaroz&#8217;da dolaşırken Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur var ki&#8230;</strong></p>
<p>Selanik, Trakya-Makedonya bölgesinin merkezi ve burada bir Trakya-Makedonya bakanlığı var. Osmanlı asırlarındaki büyük Selanik vilayeti valisinin oturduğu hükümet konağında bugün Trakya-Makedonya bakanlığı çalışıyor.<br />
Birçok kişi Yunanistan&#8217;da yaşamak için Selanik&#8217;i Atina&#8217;ya tercih eder. Selanik ahalisinin çoğu Küçük Asya göçmenidir. Bu yüzden mutfağı daha iyidir; yabancıya ve birbirine karşı davranışları daha sıcak bir halktır denir. Geçen hafta Patrik Bartholomeos cenaplarının gezisine katıldım; hemen görülüyor ki Yunanistan&#8217;ın en dindar halkı da burada yaşıyor.<span id="more-114"></span></p>
<p>Küçük Asya muhacirlerinin yaşadığı bazı semtlere gidildi. Neapolis yani bildiğimiz Nevşehir&#8217;den gelenler ve Stravropulos yani Ege bölgesindeki eski Hamidiye, yani bugünkü ismiyle Muradiye&#8217;den gelen göçmenler&#8230; Ortodoks dünyasında Rusya, Yunanistan, Kıbrıs müstakil kiliseler; fakat ekümenik unvanını sadece Fener Partiği taşıyor.</p>
<p>Patrik Bartholomeos cenaplarını 1000-2 bin kişilik kalabalıklar karşılıyor. Duygulandırıcı manzaralar da var. Stavropulos&#8217;taki kilisenin bahçesine Muradiye&#8217;den getirilen toprak ve zeytin fidesi dikilmiş. Yanındaki mermer levhada Nâzım Hikmet&#8217;in Ege kıyıları üzerine bildiğimiz dizeleri Ritsos&#8217;un çevirisiyle yer alıyor.</p>
<p><strong>Manastırlar cumhuriyeti</strong><strong><br />
</strong><br />
Metropolit Barnabas da bir göçmen çocuğu; &#8220;Muhacirlik güç&#8221; diye konuşuyor. Zaman geçer, ilk andaki burukluk yerini yakın dostluğa da bırakabilir, mühim olan zamanın hekimliğindeki hazakat ve iyi niyettir. Türklerin solcu şairinin dizeleri etrafında Yunanlı metropolit de birleşebiliyor.</p>
<p>Selanik&#8217;ten Aynaroz&#8217;a yol alıyoruz. Halkidiki Yarımadası Ege&#8217;ye uzanan bir el gibi. Bu yer dünyanın en güzel köşelerinden biri.<br />
Aynaroz manastırları, Halkidiki Yarımadası&#8217;nın ucundaki üç burundan birine dağılmış. Bir tür özerkliği olan bu bölgeye manastırlar cumhuriyeti deniyor ama dokunulmazlık ve kültürel özellik bir Vatikan statüsü ile karşılaştırılmasın. Daha çok Yunanistan&#8217;da kiliseye gösterilen bir saygının yarattığı bir statü var. Yunan devleti asayişi sağlıyor, vergi muafiyetleri var.<br />
Osmanlı&#8217;nın &#8220;Aynaroz&#8221; diye telaffuz ettiği aslında &#8220;Agion Oros&#8221;; bölgedeki kadılar ve ulema ile birlikte Ortodoks din adamlarını da yerden yere çarpan ünlü tiyatro yazarımız Musahipzade Celal Bey&#8217;in &#8220;Aynaroz Kadısı&#8221; adlı komedisinden tanıdığımız bölge; fazla da tanıdığımızı zannetmiyorum.</p>
<p>Bir kere Aynaroz gerçekten mistik bir bölge. Halkidiki Yarımadası&#8217;nın bu ucunda 20&#8242;yi aşkın manastırda, 2 bine yakın keşiş ve din adamı yaşıyor. Tabii bölgede hiçbir rahibe manastırı yok ve kadınlar da giremiyor.<br />
Yarımadanın en ucundaki 2 bin 400 metre yükseklikteki Agion Oros yani Mukaddes Dağ&#8217;da yıldırımlara karşı dayanması için metalden inşa edilen zirvedeki kiliseye yılda sadece bir kere 6 Ağustos&#8217;ta tırmanılarak ayin yapılıyor. Mistik ve zor bir hayat var.</p>
<p>Dünyadan çekilen keşişlerin yanında, sabahtan akşama çalışan tarım yapan, hayvan besleyen, ormancılıkla manastırların yaşamını sağlamaya çalışan rahipler var. Turizm ve bağışlar söylendiğine göre bu varlığın içinde çok da yer tutmuyor. Yalnız Avrupa Birliği asırlık manastırların hemen her birini restore etmeye başlamış.</p>
<p><strong>Patrik huşuyla karşılandı</strong><strong><br />
</strong><br />
Fakat asıl ilginç nokta; bütün bu manastırlar bölgesinin Atina&#8217;daki patrikhaneye değil doğrudan Fener&#8217;deki ana patrikhaneye bağlı olması. Keza Girit ve Akdeniz adalarındaki Ortodoks kiliseler de öyle. Patrik Bartholomeos huşuyla karşılandı.<br />
Hiç kuşkusuz Hıristiyanlık tarihindeki bir deyimle &#8220;Zelotlar&#8221; diye adlandırılan ve Patrik Bartholomeos&#8217;un Roma-Katolik kilisesi ile ilişkilerine karşı çıkanlar manastırlar da var. Ortodoks inanç bazı halde Katolik ve Protestanlığa o kadar karşı ki bizim gibi Müslümanlar bazen Ortodoks manastırlarda daha sıcak bir kabul görebilir. Ama genelde misafirperver, derin ibadet eden ve çalışan bir zümre gördük.</p>
<p>Geçirdiğimiz cumartesi gecesinden sonra pazar sabahının erken saatlerinde izlediğim ayinde kilisenin korosu hüzzam makamında ilahiler okudu, muhteşemdi. Bir önceki hafta saba makamı tercih edilmiş.</p>
<p>Manastırların önemli kısmında Osmanlı padişahlarının bahşettiği imtiyaz ve muafiyet beratları saklanıyor. Balkanlar&#8217;ın ucundaki bu noktada Akdeniz&#8217;in mavi enginliği, gök kubbenin mavi sonsuzluğu içinde Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur ve kurum var ki&#8230;</p>
<p>Aynaroz&#8217;da Patrik Bartholomeos cenaplarının bu makamdaki 15&#8242;inci yılı kutsandı. Kendisine uzun yıllar diliyoruz.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kozan ve başka güzellikler</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:10:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[kozan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=110</guid>
		<description><![CDATA[ Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı Türkiye&#8217;nin bir zenginliğidir
En azından bazı huylarımız değişmeye başladı, artık bazı cesur insanlar kefek tutmaya başlamış adetlere pek aldırış etmiyor. Belediyelerin genel oportünizmi ve halk dalkavukluğunun, alternatifi olmayan bir çaresizlik olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><strong>Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı Türkiye&#8217;nin bir zenginliğidir</strong></p>
<p>En azından bazı huylarımız değişmeye başladı, artık bazı cesur insanlar kefek tutmaya başlamış adetlere pek aldırış etmiyor. Belediyelerin genel oportünizmi ve halk dalkavukluğunun, alternatifi olmayan bir çaresizlik olduğu gibi yavelerin üstüne hiç umulmadık beldelerin belediye başkanları yürüyor.<span id="more-110"></span></p>
<p>Ankara vilayetinde Beypazarı ilçe merkezi küçük beldelerin çarpık yapılaşma ve zenginlik hırsıyla tahrip edilmesinin, çirkinleşmesinin pekâlâ önlenebileceğini gösterdi. Eski yapıları ve eski yaşamı korumak da bir modernleşme yoludur, elverir ki bilinçli olarak yürütülsün.</p>
<p>İnsanlar eskiyi yaşamayı sever ama eskici olmak zorunda değildir. Ahşap evlerin şartlarına bugünün insanı katlanmak istemez. Ama yenilik bir çirkinlik ve arsız bir arsa spekülasyonu olarak gelmemelidir.<br />
Kozan, Çukurova&#8217;nın en tipik kasabalarından biri. Tarihi boyunca &#8220;Sis&#8221; adını taşırdı. Aslında Kozan, Toroslar&#8217;dan indirilip yerleştirilen Türkmenlerin yarattığı ilave bölümün adıdır. Sis, Ermeni nüfusun yoğunlukta olduğu zengin, Ermeni eğitim kurumlarının güçlü olduğu bir şehirdi.</p>
<p><strong>Kozanoğlu&#8217;nun memleketi</strong><strong><br />
</strong><br />
Ovanın özelliğinden olacak, sağlık sorunları bitmiyordu. Sıtmayla başlayan çeşitli sorunlar şehrin nüfusunu tehdit ediyordu. Sis önemli bir Ermeni dini merkezdi, eğitim ve sosyal hayat da bunun etrafında gelişmişti. Ortaçağlardaki Kilikya Ermeni Krallığı&#8217;nın bu şehri etrafındaki Anavarza harabeleri, bereketli tabiat ve Sis Kalesi gelip geçen seyyahları büyülerdi.<br />
18 ve 19&#8242;uncu yüzyıllarda, Toroslar&#8217;ın merkezi idare için bir problem olmaya başlayan göçebe Türkmen aşiretleri bu bölgeye yerleştirildi. İskan hiç de kolay iş değildir. 19&#8242;uncu yüzyıl Çukurovası&#8217;nın içinde bulunduğu hercümerci anlamak için Cevdet Paşa&#8217;nın &#8220;Maruzat&#8221; ve &#8220;Tezakir&#8221;ini okumak yeterlidir.</p>
<p>Avşarların yaşadığı trajedi; dağlarda temiz hava ve suya alışan, hayvancılıkla geçinenlerinin Çukurova&#8217;daki sulu tarım, bataklık ve sivrisineklerle baş edemediği açıktır. &#8220;Kozanoğlu&#8221; bu dönemin direnişini temsil eden bir beydi ve Kozan, yerleşen Türkmenlerin bölgesi olarak Sis&#8217;in yanı başında büyüdü.</p>
<p>Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun ve lezzetle tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı bu ülkenin bir zenginliğidir. Kozan&#8217;daki Hoşkadem Camii, Çukurova&#8217;daki Memluk hakimiyeti devrinin en çarpıcı örneğidir.</p>
<p>Memluklar devri aslında Çukurova&#8217;nın belirli ölçüde ziraatinin geliştiği dönemdi. Bu hoş camiye 1950&#8242;lerde özgün mimari üslupla uyuşmayan çirkin bir ilave yapıldı. Şimdi belediye bu çirkin ilaveyi kaldırmak istiyor, iyi de ediyor.</p>
<p><strong>Belediyeyi takdir ettim</strong><strong><br />
</strong><br />
Kozan&#8217;ın çekici eserlerinden biri de &#8220;Yaverin Konağı&#8221; denen, zengin Ermeni tüccarlardan birinin evi. Belediye bunu da büyük masrafla restore ediyor. Her iki faaliyet de tepki çekiyor tabii. Bunlara aldırmamak lazım. 1000 yıllık kültürün renklerini taşıyan; halk edebiyatımızda Kozanoğlu türküleriyle ve modern edebiyatımızda da Yaşar Kemal&#8217;in tasvirleriyle yaşayan bu bölge ve kasaba, kaybolan bazı güzelliklerine avdet etmeli.</p>
<p>Belediye Başkanı Kazım Özgan bu ülkenin tarihi mirasa ve güzelliğine vakıf belediyecilerinden. Daha önce Sivas imar müdürlüğü ve Kayseri bölgesi Anıtlar Kurulu üyeliği yapan Kazım Bey restorasyona dikkat ediyor. Caminin etrafındaki sokak, çarşı, eski hamamın hepsi koruma ve düzenleme çalışmaları içinde. Belediyenin prensipler konusundaki inadını çok takdir ettim. Keşke aynı titizlik büyükşehir belediyeleri tarafından da benimsense.</p>
<p>Süleymaniye ve Piyale Paşa camilerinin etrafını kastediyoruz. Ankara&#8217;da Ulus Meydanı&#8217;nı, İzmir&#8217;de Konak Meydanı ve Kemeraltı Çarşısı&#8217;nı kastediyoruz. Beypazarı ve Kozan bu tip gelişmelerde taşra belediyelerinin büyük şehirlerin belediyelerinin önüne geçtiğini gösteriyor. </p>
<p>Milliyet Pazar / 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul daki İtalya</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:09:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbuldaki italya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=108</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor

İstanbul&#8217;da bugün sayıları ancak 1500-2 binle ifade edilebilen fakat 20&#8242;nci yüzyıl başında nüfusu 35 bine ulaşan bir İtalyan topluluğu vardı. Daha Bizans İmparatorluğu zamanında İtalya&#8217;nın muhtelif yerlerinden gelen kolonizatörler Pera yani Galata&#8217;ya yerleşmişti.
Giderek Cenova ve Venedik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor</strong><strong><br />
</strong><br />
İstanbul&#8217;da bugün sayıları ancak 1500-2 binle ifade edilebilen fakat 20&#8242;nci yüzyıl başında nüfusu 35 bine ulaşan bir İtalyan topluluğu vardı. Daha Bizans İmparatorluğu zamanında İtalya&#8217;nın muhtelif yerlerinden gelen kolonizatörler Pera yani Galata&#8217;ya yerleşmişti.</p>
<p>Giderek Cenova ve Venedik gibi İtalyan denizci cumhuriyetlerin güç kazanmasıyla İtalyanlar Karadeniz kıyılarına, Akdeniz adalarına ve Mora&#8217;ya yerleşerek kendi merkezlerini oluşturdular. Osmanlı fetihleri İtalya&#8217;yı geriletti; hem Akdeniz&#8217;de hem de anavatanında&#8230;</p>
<p>Bir türlü iktisadi istikrara kavuşamayan İtalya 19&#8242;uncu yüzyılda bu eski doğulu sakinlerinin üzerine önemli ölçüde bir nüfus daha sevk etti. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun verimli topraklarına ve 19&#8242;uncu yüzyılda büyüyen şehirlerine ön planda inşaat usta ve işçileri, mimarlar, meyvecilik ve bağcılıktan anlayanlar geldi.<br />
Kuzey İtalya&#8217;nın sanayileşen dünyasının bankacı ve sanayici burjuvaları ve eski mağrur aristokrasisi yanında Güney İtalya çöken bir feodal aristokrasi ve fakirleşen, dışarı göçen köylülerin ülkesiydi. Roma&#8217;nın güneyi ve Sicilya, kuzeyle bir tezat teşkil ediyordu.</p>
<p><strong>İtalyanların yeni vatanı</strong><strong><br />
</strong><br />
İstanbul mimardan kalfaya, basit taşçıya, liman işçisine kadar her sınıf ve her bölgeden İtalyanın yeni vatanı oldu. Nüfusu artan ve toplumsal yaşamı değişen şehirde; İtalyan bankacı, hekim, şirket memuru, tabip, rahip, öğretmen, usta, amele, lokantacı, şekerlemeci, hizmetçi ama işsiz de vardı.</p>
<p>İstanbul, İznik ve Selanik gibi limanları dolduran İtalyanların kendi bölgelerine has şiveleri, Türkçe ve Rumca gibi yerli dillerden adeta özgün bir İtalyanca yarattı. Edmondo d&#8217;Amicis &#8220;Bu İtalyancayı anlamak zor&#8221; diyor.</p>
<p>Asıl tezat bugünkü Pera Palas ve Amerikan sefaretinin bulunduğu cadde üzerindeki burjuva konakları, o zamanın Cihangir&#8217;inde yükselen orta sınıf konutları ve Tarlabaşı&#8217;ndan Dolapdere&#8217;ye uzanan işçi mahalleleri arasındaydı.<br />
İtalyan toplumu, kısa zamanda kendi hayatını yaratan burjuvazi ve orta sınıf gibi, işçilerin de örgütlenmeye ve kendi kulüplerini yaratmaya başladığını gösterdi. Modern İtalya&#8217;yı kuran Guiseppe Garibaldi 1835&#8242;te İstanbul&#8217;daydı. Henüz tanınmamış genç bir gemiciydi. Bu şehirde üç yıl yaşadı ve Societa Operaia İtaliana adlı İtalyan işçi cemiyetini kurdu.</p>
<p><strong>Etnik işçi grupları</strong><strong><br />
</strong><br />
Bu hafta 18 Ekim&#8217;de şehrimizdeki İtalyan Kültür Merkezi Casa d&#8217;Italia&#8217;da ünlü devrimcinin torunu Anita Garibaldi dedesiyle ve İstanbul&#8217;la ilgili aileden naklen ilginç anılar anlattı. İstanbul İtalyanlarının içinden d&#8217;Aranco ve Mangheri gibi sanatçılar, Alman sefareti dragomanı Baron Testo ve Britanya sefareti dragomanı Pisani gibi ünlü diplomatlar yanında, topluluğun hayatını sürdürmesini sağlayan öncü halk adamları da çıkmıştır. Konferansın tertipçisi kültür merkezi yöneticilerinden Roberta Ferrazza&#8217;nın önemle vurguladığı nokta da buydu.</p>
<p>Türkiye&#8217;de sosyalist partiler ve Türkiye&#8217;nin işçi tarihini yazanlar hiçbir zaman bu konulara değinmediler. Oysa işçi hareketi tarihi için Selanik, Beyrut ve İstanbul&#8217;daki bu gibi etnik işçi gruplarının da bilinmesi gerekir. Garibaldi Pera&#8217;da İtalyan burjuvazisini kızdırmış olmalı ama işçi kulübüne öbür sınıflar zamanla da devam etmeye başladı.</p>
<p>İtalyanların bir kısmının hayatı renkliydi ama bir kısmı Giovanni Scognamillo&#8217;nun hatıratında bahsettiği Katerina&#8217;sı gibi İtalya&#8217;nın bir köyünden gelip hizmetçilik yaptığı evin sokağından ötesini tanımayanlardı. Bir kısmı da işsiz sürünen takımındandı. 1857 Kasım&#8217;ında merhametli Padişah Abdülmecid Han bir irade yayınladı; birçok işsiz ve fukara İtalyan ailesine ABD&#8217;ye göç etmeleri için navlun parası bağışlıyordu.</p>
<p><strong>Erimenin nedenleri</strong><strong><br />
</strong><br />
30 binin üstünde İtalyana ne oldu? Erimeleri için muhtelif sebepler var; kimi durumu düzelince memleketine döndü, kimi başka ülkelere göç etti. Osmanlı hukukunda bir kural vardır: Yabancı kadın alınabilir fakat Osmanlı kadınların yabancı tebaadan adamlara varması memnudur. Bu nedenle damat bulamayan İtalyan kadınları yerli Rumlarla evlendiler.<br />
Mussolini yeni Türk cumhuriyetinin hoş karşıladığı bir diktatör değildi. 1925&#8242;te İtalyan okullarının birçoğu kapatıldı; buna rağmen 30 kadar İtalyan okulu halen vardı. 1943&#8242;te Galata&#8217;daki San Pietro ve Paulo kilisesinin cemaatini sayısının üç bine düşmesinden şikayet ediliyordu. 1983&#8242;te ise kilisenin rahibi 15 yıldır yeni doğan bir çocuğu vaftiz edemediği için bize dert yandı.</p>
<p>İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. Boşalan kiliseler Güneydoğu&#8217;dan gelen Süryanilere veriliyor ve onlar da Türkçe konuşuyor. Şurası bir gerçek, İstanbul&#8217;da Vatikan&#8217;ın temsilcisi olan Monsenyör Maroviç de Türkçe konuşuyor.</p>
<p>Anlayacağınız şehrimiz Roma-Katolik cemaati Türkçe ibadet ediyor. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor. Bu gerçeği sadece biz Türklerin ve yöneticilerimizin değil, herkesin kabul etmesi gerekir.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eski ve yeni ramazanlar</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:07:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[eski ve yeni ramazanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=104</guid>
		<description><![CDATA[Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir
Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kişinin yaşadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul&#8217;un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul&#8217;un mahallelerinin her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir</strong></p>
<p>Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kişinin yaşadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul&#8217;un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul&#8217;un mahallelerinin her biri kendi içinde bir dünyaydı ve yeryüzünün en renkli topraklarını içeren imparatorluk Türkiye&#8217;si her bölge ve şehrinde ayrı bir yaşam sürdürürdü. <span id="more-104"></span></p>
<p>Şurası bir gerçektir: Ramazan Türk dünyasında bugün diğer İslam ülkelerine göre işi gücü aksatmadan yaşanıp gider. Verim düşüklüğünden, devlet dairelerinde işlerin aksadığından bahsedenler vardır, kısmen haklıdırlar ama ramazan Türkiye&#8217;de ve Balkan Türklerinin yaşadığı bölgelerde garip bir çalışma temposuyla birlikte giden, en göze batan özelliği bize anlatıldığı gibi sahura kadar sokakların ışıl ışıl olmaması ve iftara yarım saat kala işyerinden çıkıp tıkış tıkış yollara üşüşen, açlığın etkisiyle sinirlenen, birbirleriyle çarpışan ve çatışan bir kalabalıktır.<br />
İftar sonunda günün yorgunluğuyla oruç tutan çoğunluk erkenden yatar. Oysa Mısır&#8217;da, Suriye&#8217;de gün pek sakindir; iftardan sonra ise caddeler cıvıl cıvıl bir kalabalıkla doluşur. Büyük çadırlarda konferanslar verilir, eğlence ve gösteri de onun yanı başındadır.</p>
<p><strong>Çarşılar çeşit çeşit yiyecekle dolardı</strong><br />
Eski ramazanlarda başkent İstanbul ve bazı şehirlerde de benzer hava vardı. Dükkanlar geç açılırdı, devlet daireleri hiç değilse yarım gün tatil yapardı. Ama bürokrasinin üst kesimi ve kışlalardaki talimi yürüten komutanlar için bu söz konusu bir durum değildi. Nasıl yatarsın ki! Babıali&#8217;nin dış dünya ile itişmesi zaman tanımaz.<br />
Bununla birlikte İstanbul&#8217;un çarşıları ramazan için bütün imparatorluktan getirilen çeşit çeşit malzeme, sabun vesaire, hatta ilginçtir yiyecek ve tatlıyla dolardı. O tarihte Beyazıd Meydanı&#8217;nda sadece Arabistan&#8217;dan gelen çeşitli hurmalar değil, Şam baklavası, Anadolu şehirlerinden gelen helva, macun ve pişmaniye bulunurdu.<br />
Konaklarda iftar ziyaretleri hiç de yazıldığı kadar yaygın değildi. Ama İstanbul halkının aç kalmadığı, en kudretsiz insanların bile bir yerlerden bir şeyler temin ettiği ve değişik şeyler yendiği bir gerçekti.</p>
<p> <strong>Jet imamlara rastlanmazdı</strong><br />
İmparatorluk halkı açlık çekmiş değildir. Hatta bu konuda bereketli Rusya&#8217;ya göre çok farklı ve talihli bir hayatımız vardı. İmaretin ve komşuların yardımıyla, umumi iftar sofralarında 40 çeşit yiyecek sunulmasa da halk doyurulurdu. Kuşkusuz koca imparatorluğun her şehrinde öyle renkli sofralar, ballar reçeller, kuşgömü pastırmalar bulunmazdı. İnsanlar pideyle, bulgurla, tarhana çorbasıyla, kayısı ya da üzüm hoşafıyla ramazanın tadını çıkarırdı. Kaldı ki et ucuzdu. İstanbul ve diğer şehirlerin etrafı geniş bağ ve bostanlarla doluydu.<br />
Teravih namazlarında bugün artık rastlanmayan bir hava vardı. Cemaatin acelesi olmadığından öyle jet imamlara rastlanmazdı. Jet imamlar 1960&#8242;larda ertesi gün işi olan ve açıkcası camilerin yetersiz havalandırmasına uzun boylu tahammül edemeyen cemaatin teşvikiyle ortaya çıktı. Çünkü uzun teravih namazları cami cemaatinin ilgisini çekmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlikteki nedenler muhteliftir; en başta teravih namazları hoş vaazlar, güzel bir vaiz dili ve makamla getirilen kaametle olur.<br />
Eski teravih namazlarında namazın ardından Kuran&#8217;ı güzel sesle okuyan hafızlar, Sultanahmet ve Firuzağa örneğinde olduğu gibi ezanı camiden camiye mukabele ile okuyan müezzinler, kamet getirirken koro halinde ve makamla ruhları dinlendirenler vardı.<br />
Niyazi Sayın anlatmıştır; yakın zamanlara kadar İstanbul halkının zarifleri bu makamlı kamet yüzünden büyük camileri tercih ederlerdi. Hatta kametten sonra namaza duranlar müezzinleri o kadar beğenmiş ki, secdeye vardıklarında &#8220;Sübhane Rabbielala&#8221;nın &#8220;ala&#8221;sını müezzinleri taltif için yüksek sesle tekrarlamışlar.<br />
Bu Türkiye&#8217;ye has bir incelikti. 17&#8242;nci yüzyılda bugünkü Arabistan Vahhabileri gibi mutaassıp bir hareket olan Kadızadelilerin öncülerinden Üstüvani Mehmed Efendi makamla kamet getiriyorlar diye Fatih Camii müezzinlerini adamlarına dövdürtmüş, çıkan hadisenin ortalığın nizamını bozduğunu gören Köprülü Mehmed Paşa bu zevatı yeniçerilere dövdürterek hepsini İstanbul&#8217;dan sürmüştü.</p>
<p><strong>Kimse kavgaya girişmiyordu</strong><br />
Ramazanda oruç yiyenler de vardı. Her zaman olmuştur. Mümtaz Müştak Mayokan &#8220;Yıldız Hatıralarında&#8221; yazıyor. Halifenin yani II. Abdülhamid&#8217;in sarayında mabeyn ve yaveran dairelerinde zaman zaman ramazan ortasında tepsilerin gezindiği olurmuş. Ama bugünkünden farklı olarak kimse oruç yeme ve yedirmeme kavgasına girişmiyordu. Nihayet bugünkü gibi Üsküdar ile Beşiktaş arasındaki motorlarda ramazan sabahı sigara tellendirenlere rastlanmadığı açıktır.<br />
Eskiden de farklılık ve farklı yaşam sürenler çoktu ama galiba herkes kendi iç aleminde, yaptığını sudan sessiz ve ottan basık yürütmeyi tercih ediyordu. Ramazan ortasında Konya&#8217;da aşçı dükkanı arayan yoktu, bundan şikayet eden de.<br />
Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Aslında bugünün iftar ziyafetleri de başka bir renge bürünüyor. Bütün ay evinde iftar edemeden vakıfların, siyasi partilerin iftar ziyafetlerini gezinen, oradan devlet adamlarının ve Müslüman ülke elçiliklerinin iftarlarına koşuşanların, bitap düşenlerin haddi hesabı yok.<br />
Artık Direklerarası&#8217;na da ihtiyaç yok. Bütün televizyon kanalları bu eğlencelere gereği kadar yer veriyor ve insanlar gene bütün ay boyunca koşuşuyor, ardından oruç açıyor. Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleri&#8230;</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve devlet</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:06:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[din ve devlet]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir

9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi&#8217;nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir</strong><strong><br />
</strong><br />
9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi&#8217;nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben de bu süre içinde Hıristiyanlık ve onun karşısında Müslümanlık-Yahudilik arasındaki din ve devlet ilişkileri ve bireyin konumunu ele alan kısa bir konuşma yaptım.</p>
<p>Malum Yahudi ve Müslüman şeriatı ferdin 24 saatini düzenler; ne yenip ne içeceği, temizlik kuralları, karı-koca ve aile içi ilişkiler, genel olarak toplumun yönetim kuralları, en önemlisi sağlık sorunlarına ilişkin düzenlemeler vesaire yer alır. Bu iki dinde, eski çok tanrılı dinlerde ve Hıristiyanlıktakinin aksine dokunulmazlığı olan bir ruhban sınıfı yoktur; sadece din görevlileri ve din bilginleri vardır.</p>
<p><strong>Tarikatların dergahları kontrol altındaydı</strong><br />
Bunlar müminlerin sorduğu sorulara cevap vermekle yükümlüdürler. Museviler buna &#8220;risponda&#8221;, Müslümanlar &#8220;fetva&#8221; derler. Her şey sorulabilir ve her şeye cevap vermek sorumluluk ve yükümlülüğü vardır. Devletten ayrılacak bir din yoktur. Çünkü din, kilise gibi ruhani bir kurum halinde teşkilatlanmamıştır.</p>
<p>Oysa kilisenin kurucu babalarından St. Paul&#8217;un kurduğu hiyerarşi ve teşkilat Roma İmparatorluğu&#8217;nda önce gizli, zaman zaman ortalığa çıkan, İmparator Konstantin zamanında ise kabul görmüş, beşinci asırda İmparator Theodosius&#8217;tan itibaren o topluma hükmeden bir kurum haline gelmiştir.</p>
<p>Taassub ve cemiyet üzerinde baskı kurmaya çalışan gruplar Musevilikte de İslamda da zaman zaman görülmüştür. Ama engizisyon gibi örgütlü, yaygın ve devamlı sistemlere pek rastlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu şeriat-ı garrayı şüphesiz toplumun yürüyeceği yol ve model olarak vurgular ama bu demek değildir ki örfi otorite toprak kanunları başta olmak üzere birçok alanı düzenlemesin.</p>
<p>Eskiden beri devam eden geleneklere de uyulur. Zaten idarenin başının esas kararlarını tasdik etmeyen bir dini makam pratikte de düşünülemez; meğer ki bu karar açıkça şeriata aykırı olmasın.</p>
<p>Asıl önemlisi devlet, dini hareket ve dini cemaatleri kontrol eder. Bütün tarikatların dergahları kontrol altındadır. Cemaat halindeki içtihat (yani özel görü ve yorum) kümelerinin fikri ve lafzi faaliyeti görmezden gelinebilir; lakin bunlar teşkilatlanmaya, diğer zümrelerle çatışmaya başladığında durum değişir.</p>
<p><strong>Devlet karşısında herkes haddini bilmeliydi</strong><strong><br />
</strong><br />
17&#8242;nci yüzyılda bugünkü Vahhabilerin benzeri başkentteki Kadızadeliler denen zümrenin mutaassıp yorum ve yaşayışına ilk elde ses çıkarılmadı, hatta bu münakaşalar bütün şehri sardığı halde, bunlardan rahatsız olmayan bir bürokrasi görünümü vardı; vakta ki bu cemaatin fanatikleri Fatih Camii&#8217;nde hadise çıkarmak, tarikat düşmanlığından dolayı bazı dergahları basmak gibi toplumun güvenliğini ve düzenini tehdit eden hareketlere girişince, hükümet bunları tedip edip sürmekte gecikmedi.</p>
<p>Herkes haddini bilmeliydi ve devlet düzeni ve kamu güvenliğini hiç kimse sarsıntıya uğratamazdı. Bektaşi tekkelerinin 1826&#8242;dan sonra kapatılması ve mevcutların Nakşibendilerin kontrolüne verilmesi, Nakşibendilerin de devletle çok sıkı birlik içinde bilhassa teşkil edilen bir şeyhler kurulu sayesinde kontrolü pekiştirmesi; düpedüz bu tarikat üzerinde devletin ve şeyhülislamlığın çok etkili olmasından ileri gelir.</p>
<p>Dahası var; Osmanlı müftü, kadı ve müderrisleri ancak İstanbul&#8217;da bir karma heyet önünde imtihandan geçerek &#8220;İstanbul ruusu&#8221; alır ve vilayetlere tayin edilirlerdi. Böyle bir imtihandan geçmeyenin devlet mekanizmasında hiçbir yeri olamazdı.<br />
Şeyhülislamlık veya Kurtuluş Savaşı boyu Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetindeki unvanıyla Şer&#8217;iyye ve Evkaf Vekaleti lağvedildiğinde kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü ne kadar devletin organıysa, dini görevleri yürüten ve din görevlilerini tayin eden Diyanet İşleri Başkanlığı da devletin içindedir.</p>
<p><strong>Üniversitedeki konferans haberlerine dikkat</strong><strong><br />
</strong><br />
Dini grupların bazılarının ısrarla Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın ve her türlü cemaatin özerk olup mali ve idari işlerin kendilerine ait olması ve din görevlilerinin de cemaatler tarafından tayin edilmesi görüşü 1500 yıllık pratiğe de teoriye de aykırıdır.<br />
Yine bazı liberal çevreler de din görevlilerini ve bazı dini kurumları devlet ne için kontrol edecekmiş diyorlar; oysa dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir. Devlet dini kontrol eder. Devlet zayıfken Batı&#8217;da kilise devleti kontrol ederdi, Roma&#8217;nın devamı olan Bizans&#8217;ta ise devlet kiliseyi kontrol ederdi. İslam dünyasında da bu böyle olmuştur.</p>
<p>Bu mealdeki konferansımın içeriği işini baştan savma yapan ama sansasyonu çok seven, konuşmanın baş tarafını acele not edip sonunu beklemeksizin telefon ve faksa koştuğu belli olan bir gazeteci dostumuz tarafından Akşam ve Yeni Şafak gazetelerine yollanmış. Yorum yapmak, haber yazmak dinlediğini anlamadan becerilecek işler değil. Son yıllarda konuyu iyi tetkik etmemek veya saklanması gerekli bilgileri demeci verenlerin tembihi aksine yayınlamak çok yaygınlaştı. Şüphesiz bu alışkanlıklar gazete haberlerini çekilmez hale getiriyor.</p>
<p>Burada tek çare, hiç değilse üniversite açılışlarını magazin haberi tarzında verenlerden uzak tutmak olmalıdır. Eğer bir konuyla ilgileniliyorsa, titizce ve etraflıca takip etmek gerekir. Oysa olaylar çok yüzeyden kaydedilip naklediliyor. Üniversite konferansları şimdilik gazetelerin sütunlarında yer almasa çok iyi olur.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen Moskova</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[moskova]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=100</guid>
		<description><![CDATA[Moskova her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesi önemli bir rol oynuyor
Rusya&#8217;da ne değişiyor? Birtakım rakamlara bakarsak Rusya petrol satan ve sarsıntıyı atlatan bir ülke. Yerel olaylara bakarsanız taşrada hâlâ fakirlikten ileri gelen asayiş bozukluğu ve bütün Rusya&#8217;da ilgi çeken gençlik grupları ortaya çıkıyor. Rus dazlakları Hitlerin Nazi bayrağının ortasına aynı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Moskova her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesi önemli bir rol oynuyor</strong></p>
<p>Rusya&#8217;da ne değişiyor? Birtakım rakamlara bakarsak Rusya petrol satan ve sarsıntıyı atlatan bir ülke. Yerel olaylara bakarsanız taşrada hâlâ fakirlikten ileri gelen asayiş bozukluğu ve bütün Rusya&#8217;da ilgi çeken gençlik grupları ortaya çıkıyor. Rus dazlakları Hitlerin Nazi bayrağının ortasına aynı renkte orak-çekiç motifi koyuyorlar, Yahudi ve yabancı düşmanlıkları had safhada.<span id="more-100"></span></p>
<p>Kremlin&#8217;in önündeki Manej&#8217;de açılan bir fotoğraf sergisinde bu gruplar için manidar bir soru yer alıyor: &#8220;Kim bunlar?&#8221; Belli ki toplumun çalkantısı henüz devam ediyor. Moskova ise her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesinin rolü göze çarpıyor. Türk inşaat mühendisliğinin bizim şehirlerimizden esirgediği zevkli gökdelenler ve binalar Moskova semalarını kaplıyor ve bunların inşaatları yüksek teknolojinin eseri. Rusya&#8217;nın bürokratları bu gibi inşaatları kontrol ederken, hediye ve hürmet akçesi almayı ihmal etmeseler de özellikle yangın tedbirleri ve çevre koruma kurallarının uygulamasından hiç taviz vermezlermiş.</p>
<p><strong>Rusya nüfus kaybediyor</strong><strong><br />
</strong><br />
Müzeler ve sergiler canlanıyor ve konser salonlarında Rusya&#8217;nın entelektüel çevrelerinin kokusu geziniyor. Sokaklarda dilenen ihtiyarlar pek kalmadı, ölmüşler. Rusya zaten nüfus kaybediyor, son 15 yılda toplam nüfus 8 milyon azaldı. Sokaklarda hamile kadın görmek imkansız.</p>
<p>Üstelik üçüncü dünya ülkeleri gibi nüfus ihraç ediyorlar. Kanada&#8217;nın, ABD&#8217;nin cin bilgisayarcıları Rusya&#8217;dan gitme; daha ilginci bankacılık sektörünün gözdeleri de genç Ruslar. Şimdilik Rusya&#8217;nın makbul uzmanları bankacı bürokratlar, yakında bilim adamlarının, Bilimler Akademisi&#8217;ndeki uzmanların da bu kategoriye girmesi temenni edilir ama şimdilik yaşam şartları iç açıcı değil.</p>
<p>Türk ve Rus evliliklerinin sayısının 60 bini geçtiği söylendi. Beraber yaşayanlar bunun birkaç misliymiş. Evlilikler hadisesiz devam ediyor. Rusya petrol gelirleriyle belini doğrulttu. Ama Bilimler Akademisi&#8217;nin raflarında bekleyen araştırma sonuçlarının onda biri sanayiye ve yatırımlara aktarılabilse, yaratılacak zenginliğin petrol gelirlerini 10&#8242;a katlayacağına şüphe yok deniyor.<br />
Petrolden yaşamak sadece Ortadoğu&#8217;yu değil, Rusya&#8217;yı dahi atıl hale getiriyor. Ama şurası bir gerçek: 13 milyonluk Moskova, 5 milyonluk St. Petersburg, Volga kıyısındaki 2 milyonluk Nijni Novgrad gittikçe değişen ve Rusya&#8217;nın zenginliğini çeken şehirler.</p>
<p>Moskova bütün zenginliklerin yüzde 70&#8242;ini elinde tutuyor deniyor. Lomonozof Devlet Üniversitesi yenilenmiş. Restorasyonu yapan şirket Ali İhsan Ahıskalı&#8217;nın. Üniversitenin ünlü Tatyana Kilisesi de restore edilmiş. Bu kadar değişiklik ruhlara da yansıyor. Bezgin ve ürkek talebenin daha çalışkan ve rekabetçi olduğunu anlamak için fazla gayrete lüzum yok.</p>
<p><strong>Rekabetçi gençlik</strong><strong><br />
</strong><br />
Rusya gençliği rekabetçiliği kabul etmiş. Bu tavrın alkol ve sigara tüketimlerine kadar yansıdığı görülüyor. Rusya taşrası ise 21&#8242;inci yüzyılın endüstriyel dünyasında görülemeyecek kadar büyük şehirlerden farklı bir hayatı yani bildiğiniz fakirliği sürdürüyor diyorlar. Bölgesel ve sınıfsal eşitsizlik herkesi yaralar ama bu trajedi bazı halde yaratıcılığı teşvik ediyor.<br />
 <br />
Öte yandan kültürel hayatın öncüleri yeni Rusya&#8217;yı canlandırırken bazı münasebetsizlikler de yok değil. Mesela, bildiğimiz Bolşoy Tiyatrosu uzun bir restorasyon dönemine girdi. Yanı başındaki minik bir tiyatro Bolşoy&#8217;un görevlerini yürütüyor. Burada sahnelenen, Çaykovski&#8217;nin bestelediği Puşkin&#8217;in ünlü eseri &#8220;Yevgeni Onegin&#8221; operasını izlemeye gidiyorsunuz. Perde açıldığında karşınızda Rusya taşrasındaki bir toprak sahibinin özgün evi değil, bir Teksas çiftliğinin yemek salonu var.<br />
Daha beteri devam ediyor, genç kız Tatyana, Yevgeni Onegin tarafından reddedilince garip kabuslar görüyor. Eserle ve çizilen karakterle alakası olmayan bir Tatyana bu. Bir tür Amerikanizm özentisi, tuhaf bir psikanaliz.</p>
<p>Değişim ve dışarıya açılma her zaman o kadar renkli ve kolay olmaz. Rusya Rusya&#8217;dır; Moskova da Moskova. Her ikisi de er geç yolunu bulur. Yalpalama olsa da anane her zaman galip gelir.</p>
<p>Yakın dostun cenazesi</p>
<p>1956 Notre Dame de Sion mezunlarındadır. Mülkiye&#8217;ye girdi. O zamanın Mülkiye&#8217;si ilginç bir okuldu. Anadolu&#8217;nun bağrından kopup gelen zeki gençlerle, İstanbul&#8217;un kolejlerinden ve yabancı okullarından ve asırdide liselerinden mezun olanlar imtihanla girdikleri bu ocakta bir araya gelirlerdi. Mülkiyeliliğin galiba güçlü tarafı da buydu.</p>
<p>Sevin ve Zorlu; adını Montrö müzakereleri sırasında Atatürk vermişti. Adıyla soyadı arasındaki zıtlık, onun trajik hayatını ifade eder. İçindeki insan yakınlığı ve adalet duygusuyla Mülkiye&#8217;nin gençleriyle kaynaştı. Hatta çok sevdiği babası Hariciye Vekili Fatin Rüştü beyin tembihine rağmen okulun siyasi havasını benimsedi. Tabii birçok arkadaşı gibi sükutu hayale uğradı. İktidarın, Prof. Turan Feyzioğlu&#8217;nu vekalet emrini almasıyla babasının üye olduğu hükümete karşı protesto eylemine katıldı. Bir müddet sonra babasının feci sonunu gördü. Trajik hayatını kendi acıları ve tadıyla yaşadı.</p>
<p>Onu üniversite affı çıkınca gördüm. Sınava giriyordu. Gayet takılmalı, sıcak bir arkadaşlık başladı; doğrusu zeki ve inatçı bir kişilik sahibiydi. Güneşli bir kasım günü yani geçen perşembe onu uğurladık. Türkiye&#8217;nin eğitimiyle, dünyaya açıklığıyla, bir yandan muhafazakarlığıyla özgün kuşağına dahildi. Sevin bu ülkenin insanı olmasını bildi. Değişmenin sıkıntılarını en çok 1936-1947 nesli yaşamıştır. O da bu nesildendi.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Barajlar ve çevre tahribatı</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:03:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[barajlar]]></category>
		<category><![CDATA[çevre tahribatı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=98</guid>
		<description><![CDATA[Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etme çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili, uzun ömürlü üretim sağlayacak ve güzellikleri gömmeyecek kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz
1950&#8242;lerin Türkiye&#8217;sini hatırlayan bizim kuşağın &#8220;baraj&#8221; diye bildikleri Ankara&#8217;nın suyunu sağlayan Çubuk Barajı&#8217;ydı ve biriken su artık yetmemeye başlamıştı. Ülkenin elektrik ihtiyacını temin edecek kaynaklar sınırlıydı. Kontrol altına alınması gereken, dahası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etme çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili, uzun ömürlü üretim sağlayacak ve güzellikleri gömmeyecek kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz</strong></p>
<p>1950&#8242;lerin Türkiye&#8217;sini hatırlayan bizim kuşağın &#8220;baraj&#8221; diye bildikleri Ankara&#8217;nın suyunu sağlayan Çubuk Barajı&#8217;ydı ve biriken su artık yetmemeye başlamıştı. Ülkenin elektrik ihtiyacını temin edecek kaynaklar sınırlıydı. Kontrol altına alınması gereken, dahası debisi mevsimine göre değişen nehirler sulama için de kullanılır hale gelmeliydi. <span id="more-98"></span></p>
<p>Adnan Menderes iktidarında baraj mühendisleri ortaya çıktı. Doğrusu asırlık Teknik Üniversite&#8217;nin iyi mühendis yetiştirdiği görülüyordu. Türkiye umut bağlayacağı yeni bir gruba sahipti. Bir müddet sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi kuruldu. Dışarıda eğitim görenler de onlara katıldı. 1950-60 arası Celal Bayar&#8217;ın &#8220;bizim su müdürü&#8221; dediği Süleyman Demirel gençti, bilgiliydi, işini takip ediyordu, barajların başındaydı.<br />
Sarıyar Barajı ortaya çıktı. İç Batı Anadolu&#8217;nun bu göz kamaştıran eseri elektrik üretiyordu. Hükümet övünüyordu. Ardından Hirfanlı baraj gölü teşekkül ettirildi; daha düzenli elektrik ve sulamayı öngörüyordu. Seyhan Barajı iktidarın çok &#8220;böyyük&#8221; projesiydi.</p>
<p><strong>Uygarlığın iki yüzü</strong><br />
Muhalefet bu büyüklüğün karşısında susmadı; &#8220;Suyu tutan dağı ve etraftaki tepeleri köstebekler delince bentler çökecek, sular her tarafı basacak&#8221; diye feryat ettiler. Tabii bu olmadı ve baraj projelerine karşı da muhalefetin ciddi bir tenkit ve alternatif proje üretemediği anlaşıldı. Birçok düzeltilebilir yanlış bizim tarihimizde muhalefetin ciddiyetsizliğinden dolayı uygulamaya konmuştur.<br />
Bizim gençliğimizin Türkiye&#8217;si sıkıntı ve enflasyonla boğuşmaya başlamıştı, bunun önemli bir nedeni uzun dönemli baraj yatırımlarıdır. Keban Barajı doğuyu elektriğe kavuşturacaktı ama batıyı kavuşturduğu açık; bir de baraj çevresindeki her sınıf halk arazi istimlak bedeliyle akçalandı, ne yapacaklarını bilemedikleri bu paraları harcamakta kendilerine yardım edenler çıktı.<br />
Ünlü Evliya Çelebi&#8217;nin deyişiyle; &#8220;esnaf-ı melunan-ı menhusan&#8221; denen tipler bölgeye akın etti. Su yükselmeye başlayınca insanlar kaybolan köylerini ve mezarlıklarını sabitleşen gözlerle seyrettiler. Derken bugün dahi herkesi dehşet ve hayranlığa düşüren Atatürk Barajı; &#8220;Türkiye suyumuzu götürüyor&#8221; diye feryat eden Arap devletleri ve sayısız arkeolojik kurtarma çalışmaları ve nihayet yeşeren Harran Ovası&#8230;.<br />
Uygarlığın bir yüzü tatsızdır ama öbür yandan 1960&#8242;lar Türkiye&#8217;sinin karanlık kasabaları aydınlandı, hatta köyler elektriğe kavuştu. Sanayinin yapısı değişti, televizyon eğrisi doğrusuyla her eve girdi. Elektriği şelalelerden veya petrolden değil, Ferhat misali dağları örerek elde eden bir toplum olduk.</p>
<p><strong>Asıl facia Çoruh Vadisi&#8217;nde</strong><br />
Mühendislerimiz gururluydu, haklıydılar. İşte insan yapısı ve iktidar hissinin dönüm noktası böylece nihayet ortaya çıktı. İnsanlar durmayı bilmez. Baraj histerisi başlamıştı; bol alüvyonlu sulardan dolayı ancak 20-25 yıllık kullanımı olan barajlar önce eski eserleri, güzelim bahçeleri, fauna ve florası ile yani hayvan ve bitki örtüsüyle Fırat kıyısındaki muhteşem Halfeti&#8217;yi sulara gömdü.<br />
Diğer bir projeyle eski çağların Zeugma&#8217;sı su altında kaldı; Halfeti&#8217;ye ses çıkarmayanlar beynelmilel ekran karşısında iyi &#8220;show&#8221; yaptılar doğrusu. Neydi o bazılarının taktıkları, &#8220;rescue team&#8221; yazılı pazubentler! Sonra bir yeni baraj projesiyle Hasankeyf beynelmilel bir karşı kampanyaya konu oldu.<br />
Asıl facia Çoruh Vadisi&#8217;nin sular altında kalacak olmasıdır. Zamanları ve medeniyetleri temsil eden bir sürü orijinal eser, nadir bitki ve hayvan cinsleri yok olacak. Telafi edilemeyecek doğanın yanında, Yusufeli&#8217;nin ve vadinin orjinal folkloru, bu folkloru yaratan sevimli köylüler orayı terk edecekler.<br />
Barajın üretim süresi de boyu posu ve kapsadığı alanla pek münasip değil.<br />
Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etmek çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili ve uzun ömürlü üretim sağlayacak kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz. Türk mühendisleri niteliklidir. İki asırlık eğitim ve birbiriyle rekabet eden tanınmış eğitim kurumları Sibirya&#8217;yı, Orta Asya&#8217;yı, Ortadoğu&#8217;yu fetheden projeleri gerçekleştiriyorlar. Mesleklerini biliyorlar.<br />
Ama şurası gerçek, beş sene Gümüşsuyu&#8217;nda, Maçka&#8217;daki okullarında okuyanlar Galata Köprüsü&#8217;nü geçip eski İstanbul&#8217;un zenginliklerini taramış değillerdir. İçlerinde Ayasofya ve Süleymaniye&#8217;ye gitmeyenler vardır. Bazıları için maalesef geldikleri güzelim köyler sadece sıkıntı ve bakımsızlık demektir.</p>
<p><strong>Bize düşen görev</strong><br />
Projelerinde ve hesaplamalarında o toprağın altı ve üstünü çok hesaba katmazlar. Nitekim bazı ünlü mimarlarımız için de İstanbul&#8217;un ahşap konaklarının gençliklerinde oda oda kiracı olarak oturdukları sıkıntılı günlerle eşanlamlı olması gibi. Onlar için Süleymaniye sıkıntılı gençliktir. Fatih&#8217;i dönmemecesine terk etmişlerdir. Projelerinde ve düşünce dünyalarında bunlar güzellik değil, sıkıntılı unsurlar olarak yer alır.<br />
Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi yeni kurulan üniversitelerin arkeoloji bölümleri için örnek sayılacak bir çalışma başlattı. Bergama civarındaki Allianoi&#8230; Roma çağının Batı Anadolu&#8217;sunda çok ünlü bir kaplıcaydı. Roma tedavi sisteminin nadide örneklerini her yanında görüyorsunuz.<br />
Allianoi kaplıcalarının geçirdiği ilk tahribat Özel İdare eliyle oldu. Şimdi ise yakınında yükselen baraj buraları da yutacak ve o güzel çevre bir daha görülmeyecek. Dr. Ahmet Yaraş ve ekibi hiç yüksünmeden her gelene kalıntıları gösteriyor ve barajın durdurulması için talepte bulunuyor. Çevreye dikkat ediyorlar ve restorasyona önem veriyorlar. Kampanya afişleri her yeri sarmış.<br />
Doğrusu Roma uygarlığının her iyi korunmuş kalıntısı bizim gibi imparatorluk çocukları için bir görev olmalı. Ecdadın fethettiği ülkenin güzelliğini de hissetmeliyiz. Çünkü burası çok güzel bir yurt parçası. Allianoi faciasından dönüş yok gibi. Üretilecek enerji de zamanı ve miktarı itibarıyla hiç de alkış tutulacak şey değil. Bu baraj isterisinden kurtulmanın zamanı geldi. Lütfen artık güzellikleri gömmeyecek, muassır teknolojilerden istifade edelim.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
