Selanik ve Aynaroz

Selanik ve Aynaroz’da dolaşırken Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur var ki…

Selanik, Trakya-Makedonya bölgesinin merkezi ve burada bir Trakya-Makedonya bakanlığı var. Osmanlı asırlarındaki büyük Selanik vilayeti valisinin oturduğu hükümet konağında bugün Trakya-Makedonya bakanlığı çalışıyor.
Birçok kişi Yunanistan’da yaşamak için Selanik’i Atina’ya tercih eder. Selanik ahalisinin çoğu Küçük Asya göçmenidir. Bu yüzden mutfağı daha iyidir; yabancıya ve birbirine karşı davranışları daha sıcak bir halktır denir. Geçen hafta Patrik Bartholomeos cenaplarının gezisine katıldım; hemen görülüyor ki Yunanistan’ın en dindar halkı da burada yaşıyor. Okumaya Devam! →

Lübnan ın tarihteki serencamı

Küçük Lübnan, Ortadoğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan’ın siyasi birliği ve bağımsızlığı söz konusu değildi

Benzeşen diller olmalarına rağmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki “leban”dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediği ülke; Ortadoğu’da karlı dağlara sahip tek yer yani Lübnan’dır.
Lübnan’ın muhteşem ve dayanıklı sedir ağaçları Romalı şair Virgilius’un tabiriyle “dağlardan Akdeniz’e indiklerinde”, bu koca dünyanın kıyıları birbirini tanıdı. Okumaya Devam! →

Kozan ve başka güzellikler

 Yaşar Kemal’in romanlarında uzun uzun tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian’ın zafer takıyla Kozan ve civarı Türkiye’nin bir zenginliğidir

En azından bazı huylarımız değişmeye başladı, artık bazı cesur insanlar kefek tutmaya başlamış adetlere pek aldırış etmiyor. Belediyelerin genel oportünizmi ve halk dalkavukluğunun, alternatifi olmayan bir çaresizlik olduğu gibi yavelerin üstüne hiç umulmadık beldelerin belediye başkanları yürüyor. Okumaya Devam! →

İstanbul daki İtalya

İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor

İstanbul’da bugün sayıları ancak 1500-2 binle ifade edilebilen fakat 20′nci yüzyıl başında nüfusu 35 bine ulaşan bir İtalyan topluluğu vardı. Daha Bizans İmparatorluğu zamanında İtalya’nın muhtelif yerlerinden gelen kolonizatörler Pera yani Galata’ya yerleşmişti.

Giderek Cenova ve Venedik gibi İtalyan denizci cumhuriyetlerin güç kazanmasıyla İtalyanlar Karadeniz kıyılarına, Akdeniz adalarına ve Mora’ya yerleşerek kendi merkezlerini oluşturdular. Osmanlı fetihleri İtalya’yı geriletti; hem Akdeniz’de hem de anavatanında…

Bir türlü iktisadi istikrara kavuşamayan İtalya 19′uncu yüzyılda bu eski doğulu sakinlerinin üzerine önemli ölçüde bir nüfus daha sevk etti. Osmanlı İmparatorluğu’nun verimli topraklarına ve 19′uncu yüzyılda büyüyen şehirlerine ön planda inşaat usta ve işçileri, mimarlar, meyvecilik ve bağcılıktan anlayanlar geldi.
Kuzey İtalya’nın sanayileşen dünyasının bankacı ve sanayici burjuvaları ve eski mağrur aristokrasisi yanında Güney İtalya çöken bir feodal aristokrasi ve fakirleşen, dışarı göçen köylülerin ülkesiydi. Roma’nın güneyi ve Sicilya, kuzeyle bir tezat teşkil ediyordu.

İtalyanların yeni vatanı

İstanbul mimardan kalfaya, basit taşçıya, liman işçisine kadar her sınıf ve her bölgeden İtalyanın yeni vatanı oldu. Nüfusu artan ve toplumsal yaşamı değişen şehirde; İtalyan bankacı, hekim, şirket memuru, tabip, rahip, öğretmen, usta, amele, lokantacı, şekerlemeci, hizmetçi ama işsiz de vardı.

İstanbul, İznik ve Selanik gibi limanları dolduran İtalyanların kendi bölgelerine has şiveleri, Türkçe ve Rumca gibi yerli dillerden adeta özgün bir İtalyanca yarattı. Edmondo d’Amicis “Bu İtalyancayı anlamak zor” diyor.

Asıl tezat bugünkü Pera Palas ve Amerikan sefaretinin bulunduğu cadde üzerindeki burjuva konakları, o zamanın Cihangir’inde yükselen orta sınıf konutları ve Tarlabaşı’ndan Dolapdere’ye uzanan işçi mahalleleri arasındaydı.
İtalyan toplumu, kısa zamanda kendi hayatını yaratan burjuvazi ve orta sınıf gibi, işçilerin de örgütlenmeye ve kendi kulüplerini yaratmaya başladığını gösterdi. Modern İtalya’yı kuran Guiseppe Garibaldi 1835′te İstanbul’daydı. Henüz tanınmamış genç bir gemiciydi. Bu şehirde üç yıl yaşadı ve Societa Operaia İtaliana adlı İtalyan işçi cemiyetini kurdu.

Etnik işçi grupları

Bu hafta 18 Ekim’de şehrimizdeki İtalyan Kültür Merkezi Casa d’Italia’da ünlü devrimcinin torunu Anita Garibaldi dedesiyle ve İstanbul’la ilgili aileden naklen ilginç anılar anlattı. İstanbul İtalyanlarının içinden d’Aranco ve Mangheri gibi sanatçılar, Alman sefareti dragomanı Baron Testo ve Britanya sefareti dragomanı Pisani gibi ünlü diplomatlar yanında, topluluğun hayatını sürdürmesini sağlayan öncü halk adamları da çıkmıştır. Konferansın tertipçisi kültür merkezi yöneticilerinden Roberta Ferrazza’nın önemle vurguladığı nokta da buydu.

Türkiye’de sosyalist partiler ve Türkiye’nin işçi tarihini yazanlar hiçbir zaman bu konulara değinmediler. Oysa işçi hareketi tarihi için Selanik, Beyrut ve İstanbul’daki bu gibi etnik işçi gruplarının da bilinmesi gerekir. Garibaldi Pera’da İtalyan burjuvazisini kızdırmış olmalı ama işçi kulübüne öbür sınıflar zamanla da devam etmeye başladı.

İtalyanların bir kısmının hayatı renkliydi ama bir kısmı Giovanni Scognamillo’nun hatıratında bahsettiği Katerina’sı gibi İtalya’nın bir köyünden gelip hizmetçilik yaptığı evin sokağından ötesini tanımayanlardı. Bir kısmı da işsiz sürünen takımındandı. 1857 Kasım’ında merhametli Padişah Abdülmecid Han bir irade yayınladı; birçok işsiz ve fukara İtalyan ailesine ABD’ye göç etmeleri için navlun parası bağışlıyordu.

Erimenin nedenleri

30 binin üstünde İtalyana ne oldu? Erimeleri için muhtelif sebepler var; kimi durumu düzelince memleketine döndü, kimi başka ülkelere göç etti. Osmanlı hukukunda bir kural vardır: Yabancı kadın alınabilir fakat Osmanlı kadınların yabancı tebaadan adamlara varması memnudur. Bu nedenle damat bulamayan İtalyan kadınları yerli Rumlarla evlendiler.
Mussolini yeni Türk cumhuriyetinin hoş karşıladığı bir diktatör değildi. 1925′te İtalyan okullarının birçoğu kapatıldı; buna rağmen 30 kadar İtalyan okulu halen vardı. 1943′te Galata’daki San Pietro ve Paulo kilisesinin cemaatini sayısının üç bine düşmesinden şikayet ediliyordu. 1983′te ise kilisenin rahibi 15 yıldır yeni doğan bir çocuğu vaftiz edemediği için bize dert yandı.

İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. Boşalan kiliseler Güneydoğu’dan gelen Süryanilere veriliyor ve onlar da Türkçe konuşuyor. Şurası bir gerçek, İstanbul’da Vatikan’ın temsilcisi olan Monsenyör Maroviç de Türkçe konuşuyor.

Anlayacağınız şehrimiz Roma-Katolik cemaati Türkçe ibadet ediyor. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor. Bu gerçeği sadece biz Türklerin ve yöneticilerimizin değil, herkesin kabul etmesi gerekir.

Milliyet Pazar / 2007

Her yerde İran…

Anadolu toprakları çok bereketli, burada yaşayan milletler gibi burayı uzaktan idare edenlerin de kalıntıları var. İranlılarınki Daskyleion gibi kazılarla ortaya çıkıyor

Daskyleion, Bandırma civarında Kuş Gölü’nün kıyısında Hisarlık Tepe mevkiindeki bir harabe… Bu bölgedeki Frigyalıları (Hellespont Phrygiası) yöneten İran satrapının yani valinin sarayı, satrapın avlandığı göl ve çevresine bakıyor. Kazı yerine yaklaştığımızda, daha sur duvarlarında İran örgüsü kendini tanıtıyor. Okumaya Devam! →

Eski ve yeni ramazanlar

Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir

Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kişinin yaşadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul’un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul’un mahallelerinin her biri kendi içinde bir dünyaydı ve yeryüzünün en renkli topraklarını içeren imparatorluk Türkiye’si her bölge ve şehrinde ayrı bir yaşam sürdürürdü. Okumaya Devam! →

Din ve devlet

Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir

9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi’nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben de bu süre içinde Hıristiyanlık ve onun karşısında Müslümanlık-Yahudilik arasındaki din ve devlet ilişkileri ve bireyin konumunu ele alan kısa bir konuşma yaptım.

Malum Yahudi ve Müslüman şeriatı ferdin 24 saatini düzenler; ne yenip ne içeceği, temizlik kuralları, karı-koca ve aile içi ilişkiler, genel olarak toplumun yönetim kuralları, en önemlisi sağlık sorunlarına ilişkin düzenlemeler vesaire yer alır. Bu iki dinde, eski çok tanrılı dinlerde ve Hıristiyanlıktakinin aksine dokunulmazlığı olan bir ruhban sınıfı yoktur; sadece din görevlileri ve din bilginleri vardır.

Tarikatların dergahları kontrol altındaydı
Bunlar müminlerin sorduğu sorulara cevap vermekle yükümlüdürler. Museviler buna “risponda”, Müslümanlar “fetva” derler. Her şey sorulabilir ve her şeye cevap vermek sorumluluk ve yükümlülüğü vardır. Devletten ayrılacak bir din yoktur. Çünkü din, kilise gibi ruhani bir kurum halinde teşkilatlanmamıştır.

Oysa kilisenin kurucu babalarından St. Paul’un kurduğu hiyerarşi ve teşkilat Roma İmparatorluğu’nda önce gizli, zaman zaman ortalığa çıkan, İmparator Konstantin zamanında ise kabul görmüş, beşinci asırda İmparator Theodosius’tan itibaren o topluma hükmeden bir kurum haline gelmiştir.

Taassub ve cemiyet üzerinde baskı kurmaya çalışan gruplar Musevilikte de İslamda da zaman zaman görülmüştür. Ama engizisyon gibi örgütlü, yaygın ve devamlı sistemlere pek rastlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu şeriat-ı garrayı şüphesiz toplumun yürüyeceği yol ve model olarak vurgular ama bu demek değildir ki örfi otorite toprak kanunları başta olmak üzere birçok alanı düzenlemesin.

Eskiden beri devam eden geleneklere de uyulur. Zaten idarenin başının esas kararlarını tasdik etmeyen bir dini makam pratikte de düşünülemez; meğer ki bu karar açıkça şeriata aykırı olmasın.

Asıl önemlisi devlet, dini hareket ve dini cemaatleri kontrol eder. Bütün tarikatların dergahları kontrol altındadır. Cemaat halindeki içtihat (yani özel görü ve yorum) kümelerinin fikri ve lafzi faaliyeti görmezden gelinebilir; lakin bunlar teşkilatlanmaya, diğer zümrelerle çatışmaya başladığında durum değişir.

Devlet karşısında herkes haddini bilmeliydi

17′nci yüzyılda bugünkü Vahhabilerin benzeri başkentteki Kadızadeliler denen zümrenin mutaassıp yorum ve yaşayışına ilk elde ses çıkarılmadı, hatta bu münakaşalar bütün şehri sardığı halde, bunlardan rahatsız olmayan bir bürokrasi görünümü vardı; vakta ki bu cemaatin fanatikleri Fatih Camii’nde hadise çıkarmak, tarikat düşmanlığından dolayı bazı dergahları basmak gibi toplumun güvenliğini ve düzenini tehdit eden hareketlere girişince, hükümet bunları tedip edip sürmekte gecikmedi.

Herkes haddini bilmeliydi ve devlet düzeni ve kamu güvenliğini hiç kimse sarsıntıya uğratamazdı. Bektaşi tekkelerinin 1826′dan sonra kapatılması ve mevcutların Nakşibendilerin kontrolüne verilmesi, Nakşibendilerin de devletle çok sıkı birlik içinde bilhassa teşkil edilen bir şeyhler kurulu sayesinde kontrolü pekiştirmesi; düpedüz bu tarikat üzerinde devletin ve şeyhülislamlığın çok etkili olmasından ileri gelir.

Dahası var; Osmanlı müftü, kadı ve müderrisleri ancak İstanbul’da bir karma heyet önünde imtihandan geçerek “İstanbul ruusu” alır ve vilayetlere tayin edilirlerdi. Böyle bir imtihandan geçmeyenin devlet mekanizmasında hiçbir yeri olamazdı.
Şeyhülislamlık veya Kurtuluş Savaşı boyu Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetindeki unvanıyla Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti lağvedildiğinde kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü ne kadar devletin organıysa, dini görevleri yürüten ve din görevlilerini tayin eden Diyanet İşleri Başkanlığı da devletin içindedir.

Üniversitedeki konferans haberlerine dikkat

Dini grupların bazılarının ısrarla Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve her türlü cemaatin özerk olup mali ve idari işlerin kendilerine ait olması ve din görevlilerinin de cemaatler tarafından tayin edilmesi görüşü 1500 yıllık pratiğe de teoriye de aykırıdır.
Yine bazı liberal çevreler de din görevlilerini ve bazı dini kurumları devlet ne için kontrol edecekmiş diyorlar; oysa dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir. Devlet dini kontrol eder. Devlet zayıfken Batı’da kilise devleti kontrol ederdi, Roma’nın devamı olan Bizans’ta ise devlet kiliseyi kontrol ederdi. İslam dünyasında da bu böyle olmuştur.

Bu mealdeki konferansımın içeriği işini baştan savma yapan ama sansasyonu çok seven, konuşmanın baş tarafını acele not edip sonunu beklemeksizin telefon ve faksa koştuğu belli olan bir gazeteci dostumuz tarafından Akşam ve Yeni Şafak gazetelerine yollanmış. Yorum yapmak, haber yazmak dinlediğini anlamadan becerilecek işler değil. Son yıllarda konuyu iyi tetkik etmemek veya saklanması gerekli bilgileri demeci verenlerin tembihi aksine yayınlamak çok yaygınlaştı. Şüphesiz bu alışkanlıklar gazete haberlerini çekilmez hale getiriyor.

Burada tek çare, hiç değilse üniversite açılışlarını magazin haberi tarzında verenlerden uzak tutmak olmalıdır. Eğer bir konuyla ilgileniliyorsa, titizce ve etraflıca takip etmek gerekir. Oysa olaylar çok yüzeyden kaydedilip naklediliyor. Üniversite konferansları şimdilik gazetelerin sütunlarında yer almasa çok iyi olur.

Milliyet Pazar / 2007

Değişen Moskova

Moskova her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesi önemli bir rol oynuyor

Rusya’da ne değişiyor? Birtakım rakamlara bakarsak Rusya petrol satan ve sarsıntıyı atlatan bir ülke. Yerel olaylara bakarsanız taşrada hâlâ fakirlikten ileri gelen asayiş bozukluğu ve bütün Rusya’da ilgi çeken gençlik grupları ortaya çıkıyor. Rus dazlakları Hitlerin Nazi bayrağının ortasına aynı renkte orak-çekiç motifi koyuyorlar, Yahudi ve yabancı düşmanlıkları had safhada. Okumaya Devam! →

Barajlar ve çevre tahribatı

Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etme çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili, uzun ömürlü üretim sağlayacak ve güzellikleri gömmeyecek kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz

1950′lerin Türkiye’sini hatırlayan bizim kuşağın “baraj” diye bildikleri Ankara’nın suyunu sağlayan Çubuk Barajı’ydı ve biriken su artık yetmemeye başlamıştı. Ülkenin elektrik ihtiyacını temin edecek kaynaklar sınırlıydı. Kontrol altına alınması gereken, dahası debisi mevsimine göre değişen nehirler sulama için de kullanılır hale gelmeliydi. Okumaya Devam! →

Kimlik Sorununun Türkiyede Tarihi, Sosyal ve İdeolojik Gelişimi

Kimlik, eski terimi ile hüvviyet milli devlet (national state) in ortaya çıkması ile güncel bir önem kazanmıştır. Bu kimlik en yeni olduğu kadar şüphesiz ki en çok tartışma yaratmaktadır. Her ülkenin kavim, millet, sosyal sınıf, tarihi-sosyal ve kültürel yapısına göre şekil ve yapı özellikleri gösteren kimlik meselesi Türkiye için diğer ülkelere kıyasla çok farklı özellikler arz etmektedir. Türkiye’nin modernleşmesi bir bakıma batıyı model alarak yürütüldüğü için, kimlik meseleleri de batı modelinin kavramsal ve metodolojik sınırları içinde ele alınmaktadır. Halbuki Türkiye’nin kimlik meseleleri hem çok geniş tarihi bir çerçeve içinde, hem de Türk-Osmanlı toplumunun yapı ve kimlik değişimleri gözönünde tutularak incelenmeleri gerekmektedir.

Okumaya Devam! →