<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YazBoz.org, Türkiye Güncesi &#187; İlber Ortaylı</title>
	<atom:link href="http://www.yazboz.org/category/yazarlar/ilber_ortayli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazboz.org</link>
	<description>Türkiye, Tarih, Kültür</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Oct 2009 06:55:22 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Tanıdığım Bülent Ecevit</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:13:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[bülent ecevit]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz
Bülent Ecevit 1957 yasama döneminden beri TBMM üyesiydi. 1961 döneminde genç bakanlardandı. Çalışma Bakanlığı döneminde hazırlanan kanunların mükemmelliğini iş hukukçusu arkadaşlarım söylerler.
Gerek o dönemde gerek Kıbrıs çıkarması sırasında ebedi muhalifi olan Coşkun Kırca gibi bir hukuk dehasıyla birlikte çalışmakta hiç tereddüt etmemiştir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz</strong></p>
<p>Bülent Ecevit 1957 yasama döneminden beri TBMM üyesiydi. 1961 döneminde genç bakanlardandı. Çalışma Bakanlığı döneminde hazırlanan kanunların mükemmelliğini iş hukukçusu arkadaşlarım söylerler.<br />
Gerek o dönemde gerek Kıbrıs çıkarması sırasında ebedi muhalifi olan Coşkun Kırca gibi bir hukuk dehasıyla birlikte çalışmakta hiç tereddüt etmemiştir. Bu Tanzimat dönemi devlet adamlarında da görülen bir özelliktir. Bu niteliğin kendisinden sonraki devlet adamlarında da devamını isteriz.<br />
<span id="more-116"></span><br />
Kitlelerin tanıdığı cesur, yer yer sert nutukları olan Bülent Ecevit&#8217;in yüz yüze ilişkilerde son derece nazik olduğunu gördüm. Rahşan Ecevit partide görevler yüklenmeden önce de her yerde eşiyleydi ve görüştüğü kimseleri de eşleriyle davet etmeye dikkat ederdi.</p>
<p>Unutmayalım, Türkiye&#8217;ye başbakanından köy muhtarına kadar &#8220;Sayın&#8221; diye hitap etme alışkanlığını getirmiştir. Mütevazı bir aydın adamın ev hayatını sürerdi, sonraki dönemlerin lüzumsuz israfına karşı bunun bir alternatif olduğunu düşünüyorum.<br />
Dürüst bir politikacıydı; yolsuzlukla savaş vermesi zaruri olan Türkiye&#8217;de bu özelliğinin Ecevit&#8217;in en önemli mirası olduğu açıktır. Biz Türkler, Bülent Ecevit gibi tarihe mal olan bir kişiliğimizi unutma lüksüne sahip değiliz.</p>
<p><strong>Çevresindeki kadro</strong><strong><br />
</strong><br />
1973 seçimlerinden önce Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nin göze çarpan siyaset bilimcileri Deniz Baykal ve Ahmet Yücekök, Ecevit&#8217;in etrafındaydı. Tabii okulun ağır toplarından İdare Hukuku Profesörü Turan Güneş ve siyasi tarihçi Haluk Ülman.<br />
Bu saydığım grup üniversite ve siyasetin işbirliği için yoğun bir örnekti. Ve sonraki yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;ni birçok öğretim üyesinin gözünde siyasi kariyer yapmak için çekici bir kurum haline getirdi; gerçi hiç kimsenin bu dörtlü kadar etkin olduğunu sanmıyorum.</p>
<p>Grubun üyeleri her gün öbür hocalarla tartışırdı; tartışmaktan kimse usanmadı. Ama bir nokta açıklık kazandı, Bülent Ecevit 1973 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;ni 1946-1950 Demokrat Parti&#8217;nin stratejisi ve konumuyla götürmek niyetindeydi. Bu şüphesiz isabetli bir yaklaşım olmuştur. Klasik CHP&#8217;nin sloganları ve belirsiz ekonomik programı terk ediliyordu. CHP 12 Mart rejimine duyulan tepkinin öncülüğünü, itiraf etmek gerekir ki, rakip Adalet Partisi&#8217;nin elinden almıştır.<br />
Ecevit&#8217;in Türk siyasetinde tabuları yıktığı ve bazı olmazları olur hale getireceği görüldü. Nitekim seçimlerin sonucunda bugünkü seçim sistemi için mutlak iktidara götürecek rey aldı ama o gün için yetersiz oy oranıyla koalisyon ihtiyacı doğdu. Mutlak iktidara alışmış AP&#8217;liler cumhurbaşkanının seçiminde gösterdikleri ittifak anlayışını bu sefer esirgediler.</p>
<p><strong>Af kanununun sonuçları</strong><strong><br />
</strong><br />
O günlerde ilk işaret Mümtaz Soysal&#8217;ın yazılarında verildi; CHP ve Ecevit cesurca bir atılım yaptı. Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ne ikinci grup olarak giren Necmettin Erbakan&#8217;ın liderliğindeki Milli Selamet Partisi ile koalisyon yapıldı. Bu koalisyon ilk anda tartışılan bir &#8220;af kanunu&#8221; çıkardı.</p>
<p>1970&#8242;ler boyu tırmanan terörün günahı bu kanuna atfedilmiştir. Ama kanunun tartışılmayacak iki olumlu sonucu da vardı. Birincisi Osmanlı hanedanının erkek üyeleri, bu 1974 affıyla memlekete dönebildi (Kadın üyeler 1952&#8242;den itibaren dönmüşlerdi). Ama şehzadelerin ve beyzadelerin birçoğu için 50 yıllık ıstırap sona erdi. Hiç unutamadığım ve anlayamadığım bir olay, İhsan Sabri Çağlayangil&#8217;in kulislerde bu kanuna karşı çıkmasıydı. Affın ikinci sonucu komünist tevfikatından dolayı pasaport alamayanlara pasaportlarının verilmesiydi. Bu olaydan sonra Müntekim Ökmen&#8217;in çevirdiği romanlardan ezberlediği Paris&#8217;e gidişini ve şehri karış karış gezişini gördüm.</p>
<p>CHP-MSP koalisyonunun asıl önemli sonucu 1974 Temmuz&#8217;undaki Kıbrıs çıkarmasıydı. Bunu başka hiçbir hükümet yapamazdı. Bu çıkarmayı da bugün tartışıyorlar ama tartışılmayacak bir yönü, Kıbrıs çıkarmasının bu tarihten sonra dış politikamız ve savunma sistemimiz için tarihi bir dönüm noktası teşkil etmesidir.</p>
<p><strong>Dengeli bir ulusalcı söylem geliştirdi</strong><strong><br />
</strong><br />
Onu izleyen sıkıntılı yollarda Türkiye&#8217;nin direnci arttı, savunma sanayii gelişti. Bülent Ecevit&#8217;in ikinci başbakanlık dönemi bu nedenle iktisadi sıkıntılar, yokluklar ve tırmanan terörle geçti. Ecevit&#8217;in hükümetine nokta koyan olaylardan biri de TÜSİAD&#8217;ın ünlü protesto mektubudur. 30 yıl sonra Ecevit de TÜSİAD da ortada duruyor. İsterseniz biraz daha bekleyelim; tarih kime rey verir? Özel girişimin politikalarında bu gibi gereksiz çıkışlara lüzum olmamalıdır.</p>
<p>Bülent Ecevit ile şahsen tanışmam 12 Eylül 1980 darbesinden ve onun Hamzakoy&#8217;daki zorunlu ikametinden sonraki inziva günlerinde oldu. Kendisine kitabımı yolladım ve telefonla aradım. Beni Rahşan hanımla birlikte davet ettiler.<br />
Bu sıcak bir karşılamaydı; Ecevitler 1980 öncesi CHP&#8217;sinin yönetici kadroları ve milletvekilleriyle hemen hemen ilişkilerini koparmışlardı. Bülent beyin yepyeni bir strateji izleyeceği kesindi. Bana &#8220;Bizim seçmenimiz MHP seçmenidir&#8221; dedi. Gerçekten de izleyen seçimde MHP profilinde pek göze çarpmayan Rumeli göçmenlerinin ve Kafkasyalı göçmenlerin oylarıyla meclise girdi.</p>
<p>Dengeli ve ayakları yere basan bir ulusalcı söylem, yeni kurduğu DSP&#8217;nin özelliğiydi. Galiba Akdeniz bölgesindeki sosyal demokrat partilerin genel özelliğine uyuyordu. Tabanı yere basmayan İskandinav modelinin bu bölgeyle uyuşan tarafı pek yoktu. Sol haklı davasında ulusalcı söylemi dışlayamazdı. Bu strateji onu siyasi hayatımızda yeniden başbakanlık dönemine taşıdı.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/tanidigim-bulent-ecevit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selanik ve Aynaroz</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:12:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[aynaroz]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[selanik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=114</guid>
		<description><![CDATA[Selanik ve Aynaroz&#8217;da dolaşırken Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur var ki&#8230;
Selanik, Trakya-Makedonya bölgesinin merkezi ve burada bir Trakya-Makedonya bakanlığı var. Osmanlı asırlarındaki büyük Selanik vilayeti valisinin oturduğu hükümet konağında bugün Trakya-Makedonya bakanlığı çalışıyor.
Birçok kişi Yunanistan&#8217;da yaşamak için Selanik&#8217;i Atina&#8217;ya tercih eder. Selanik ahalisinin çoğu Küçük Asya göçmenidir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Selanik ve Aynaroz&#8217;da dolaşırken Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur var ki&#8230;</strong></p>
<p>Selanik, Trakya-Makedonya bölgesinin merkezi ve burada bir Trakya-Makedonya bakanlığı var. Osmanlı asırlarındaki büyük Selanik vilayeti valisinin oturduğu hükümet konağında bugün Trakya-Makedonya bakanlığı çalışıyor.<br />
Birçok kişi Yunanistan&#8217;da yaşamak için Selanik&#8217;i Atina&#8217;ya tercih eder. Selanik ahalisinin çoğu Küçük Asya göçmenidir. Bu yüzden mutfağı daha iyidir; yabancıya ve birbirine karşı davranışları daha sıcak bir halktır denir. Geçen hafta Patrik Bartholomeos cenaplarının gezisine katıldım; hemen görülüyor ki Yunanistan&#8217;ın en dindar halkı da burada yaşıyor.<span id="more-114"></span></p>
<p>Küçük Asya muhacirlerinin yaşadığı bazı semtlere gidildi. Neapolis yani bildiğimiz Nevşehir&#8217;den gelenler ve Stravropulos yani Ege bölgesindeki eski Hamidiye, yani bugünkü ismiyle Muradiye&#8217;den gelen göçmenler&#8230; Ortodoks dünyasında Rusya, Yunanistan, Kıbrıs müstakil kiliseler; fakat ekümenik unvanını sadece Fener Partiği taşıyor.</p>
<p>Patrik Bartholomeos cenaplarını 1000-2 bin kişilik kalabalıklar karşılıyor. Duygulandırıcı manzaralar da var. Stavropulos&#8217;taki kilisenin bahçesine Muradiye&#8217;den getirilen toprak ve zeytin fidesi dikilmiş. Yanındaki mermer levhada Nâzım Hikmet&#8217;in Ege kıyıları üzerine bildiğimiz dizeleri Ritsos&#8217;un çevirisiyle yer alıyor.</p>
<p><strong>Manastırlar cumhuriyeti</strong><strong><br />
</strong><br />
Metropolit Barnabas da bir göçmen çocuğu; &#8220;Muhacirlik güç&#8221; diye konuşuyor. Zaman geçer, ilk andaki burukluk yerini yakın dostluğa da bırakabilir, mühim olan zamanın hekimliğindeki hazakat ve iyi niyettir. Türklerin solcu şairinin dizeleri etrafında Yunanlı metropolit de birleşebiliyor.</p>
<p>Selanik&#8217;ten Aynaroz&#8217;a yol alıyoruz. Halkidiki Yarımadası Ege&#8217;ye uzanan bir el gibi. Bu yer dünyanın en güzel köşelerinden biri.<br />
Aynaroz manastırları, Halkidiki Yarımadası&#8217;nın ucundaki üç burundan birine dağılmış. Bir tür özerkliği olan bu bölgeye manastırlar cumhuriyeti deniyor ama dokunulmazlık ve kültürel özellik bir Vatikan statüsü ile karşılaştırılmasın. Daha çok Yunanistan&#8217;da kiliseye gösterilen bir saygının yarattığı bir statü var. Yunan devleti asayişi sağlıyor, vergi muafiyetleri var.<br />
Osmanlı&#8217;nın &#8220;Aynaroz&#8221; diye telaffuz ettiği aslında &#8220;Agion Oros&#8221;; bölgedeki kadılar ve ulema ile birlikte Ortodoks din adamlarını da yerden yere çarpan ünlü tiyatro yazarımız Musahipzade Celal Bey&#8217;in &#8220;Aynaroz Kadısı&#8221; adlı komedisinden tanıdığımız bölge; fazla da tanıdığımızı zannetmiyorum.</p>
<p>Bir kere Aynaroz gerçekten mistik bir bölge. Halkidiki Yarımadası&#8217;nın bu ucunda 20&#8242;yi aşkın manastırda, 2 bine yakın keşiş ve din adamı yaşıyor. Tabii bölgede hiçbir rahibe manastırı yok ve kadınlar da giremiyor.<br />
Yarımadanın en ucundaki 2 bin 400 metre yükseklikteki Agion Oros yani Mukaddes Dağ&#8217;da yıldırımlara karşı dayanması için metalden inşa edilen zirvedeki kiliseye yılda sadece bir kere 6 Ağustos&#8217;ta tırmanılarak ayin yapılıyor. Mistik ve zor bir hayat var.</p>
<p>Dünyadan çekilen keşişlerin yanında, sabahtan akşama çalışan tarım yapan, hayvan besleyen, ormancılıkla manastırların yaşamını sağlamaya çalışan rahipler var. Turizm ve bağışlar söylendiğine göre bu varlığın içinde çok da yer tutmuyor. Yalnız Avrupa Birliği asırlık manastırların hemen her birini restore etmeye başlamış.</p>
<p><strong>Patrik huşuyla karşılandı</strong><strong><br />
</strong><br />
Fakat asıl ilginç nokta; bütün bu manastırlar bölgesinin Atina&#8217;daki patrikhaneye değil doğrudan Fener&#8217;deki ana patrikhaneye bağlı olması. Keza Girit ve Akdeniz adalarındaki Ortodoks kiliseler de öyle. Patrik Bartholomeos huşuyla karşılandı.<br />
Hiç kuşkusuz Hıristiyanlık tarihindeki bir deyimle &#8220;Zelotlar&#8221; diye adlandırılan ve Patrik Bartholomeos&#8217;un Roma-Katolik kilisesi ile ilişkilerine karşı çıkanlar manastırlar da var. Ortodoks inanç bazı halde Katolik ve Protestanlığa o kadar karşı ki bizim gibi Müslümanlar bazen Ortodoks manastırlarda daha sıcak bir kabul görebilir. Ama genelde misafirperver, derin ibadet eden ve çalışan bir zümre gördük.</p>
<p>Geçirdiğimiz cumartesi gecesinden sonra pazar sabahının erken saatlerinde izlediğim ayinde kilisenin korosu hüzzam makamında ilahiler okudu, muhteşemdi. Bir önceki hafta saba makamı tercih edilmiş.</p>
<p>Manastırların önemli kısmında Osmanlı padişahlarının bahşettiği imtiyaz ve muafiyet beratları saklanıyor. Balkanlar&#8217;ın ucundaki bu noktada Akdeniz&#8217;in mavi enginliği, gök kubbenin mavi sonsuzluğu içinde Osmanlı asırlarının derinliğini hissetmemek mümkün değil. Bu dünyayı birbirine bağlayan öyle çok unsur ve kurum var ki&#8230;</p>
<p>Aynaroz&#8217;da Patrik Bartholomeos cenaplarının bu makamdaki 15&#8242;inci yılı kutsandı. Kendisine uzun yıllar diliyoruz.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/selanik-ve-aynaroz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lübnan ın tarihteki serencamı</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/lubnan-in-tarihteki-serencami/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/lubnan-in-tarihteki-serencami/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:11:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=112</guid>
		<description><![CDATA[Küçük Lübnan, Ortadoğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan&#8217;ın siyasi birliği ve bağımsızlığı söz konusu değildi
Benzeşen diller olmalarına rağmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki &#8220;leban&#8221;dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediği ülke; Ortadoğu&#8217;da karlı dağlara sahip tek yer yani Lübnan&#8217;dır.
Lübnan&#8217;ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Küçük Lübnan, Ortadoğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan&#8217;ın siyasi birliği ve bağımsızlığı söz konusu değildi</strong><strong></p>
<p></strong>Benzeşen diller olmalarına rağmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki &#8220;leban&#8221;dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediği ülke; Ortadoğu&#8217;da karlı dağlara sahip tek yer yani Lübnan&#8217;dır.<br />
Lübnan&#8217;ın muhteşem ve dayanıklı sedir ağaçları Romalı şair Virgilius&#8217;un tabiriyle &#8220;dağlardan Akdeniz&#8217;e indiklerinde&#8221;, bu koca dünyanın kıyıları birbirini tanıdı. <span id="more-112"></span></p>
<p>Lübnan&#8217;ın sedir ormanları gümrahtır. Meyvesi, sütü, balı bereketli ülkenin güzelliği iştah açıcıydı. Çok erkenden zenginleşip denizlere açılan bu ülkenin insanları tarih boyunca genelde hep müşterek bir dil konuşsalar da ayrı dinlere mensup olup zıt davranışları benimsemeyi sevmişlerdir.</p>
<p><strong>Din bilgini kadınları da var</strong><br />
Yazı burada gelişmiştir; Biblos yazıya kaynak olan bir şehirdir. Adı üzerinde kitap kelimesi de oradan geliyor. Mazide Sami dinlerin ve tanrıların buluştuğu yerde Hıristiyanlıktan sonra Müslümanlık da beraber olmuştur. Ama bir müddet sonra Müslüman denince de Sünnisi ve Şiisi, Hıristiyan deyince de Katolik ve Ortodoksuyla adeta kilisedeki ayrılıkların tarihini yaşayan ve muhafaza eden küçük bir ülkeye dönüştü.<br />
Ya Dürzilere ne demeli? Ortadoğu&#8217;nun en zekice nüktelerini üreten bu güzel ırkın kökenlerini kimse bilmiyor ama en azından kendilerini Arap saymadıkları açık.<br />
Cemal Paşa&#8217;nın Birinci Harp&#8217;te Araplara dehşet veren yargılamaları yaptığı Divan-ı Harb, Âliye denen Dürzi şehrindeydi. Dürzilerin görünüşte hukuku ve diğer toplumla ilişkileri Sünni Müslümanlık gibidir. İç dünyası çok özgün olan bu renkli toplum Arapçayı çok iyi kullanır.<br />
Bir ilginç yanları daha var; din bilginleri ve önderleri arasında kadınlara da rastlanır. Klasik Osmanlı devri dediğimiz 16-18&#8242;inci asırlarda Cebel&#8217;deki Dürzi emirleri adeta Lübnan&#8217;ı idare ederdi. Bunlardan Maanoğlu Fahreddin Bey 17&#8242;nci asırda çıkardığı isyanla Devlet-i Aliyye&#8217;yi bir hayli uğraştırmıştır.<br />
Lübnan&#8217;ın yakın tarihi bu üç unsurun birbiriyle çatışmalarıyla doludur. Aslında uzak tarihi de öyledir. Çağdaş Lübnan&#8217;ın çok önemli bir unsuru olan Ermeniler buraya daha çok 19&#8242;uncu ve bilhassa 20&#8242;nci yüzyıl başında yerleşmiştir. İlginç olan, Lübnan&#8217;da Türkçenin halen üçüncü bir dil olarak yaşaması Ermeni cemaat sayesindedir. Lübnan halkı çok erkenden dış dünya ile ticaret, eğitim ilişkileri içine girdiği gibi ta Amerikalara kadar göç de vermiştir.<br />
20&#8242;nci yüzyıl başında hukuk fakültesi<br />
Bugünkü Lübnan tarihteki kıyı halkı olan Fenikelilerin yurdudur. Akdeniz&#8217;de ticareti kimse onlar kadar başarıyla örgütlememiştir. Milletlere gemiciliği, cam üretimini, kumaşın âlâsını öğretenler onlardır. Asıl önemlisi, bugünkü Yunan ve Latin alfabesinin kökeni kolay okunup yazılan Fenike alfabesidir.<br />
Küçük Lübnan, Ortadoğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan&#8217;ın siyasi bakımdan bir birliği ve bağımsızlığı söz konusu değildi. Genelde büyük Suriye&#8217;nin bir parçasıydı. Lübnan&#8217;ın Lübnan haline dönüşmesi dört asırlık Osmanlı egemenliğinin ürünüdür.<br />
Osmanlı&#8217;nın müspet katkıları vardır; kıyı şehirleri Şam beylerbeyliğine bağlanmış, Cebel bölgesi ise Dürzilerin özerk yönetimine terk edilmiştir. Beyrut&#8217;un geliştirilmesi, bir ticari merkez haline dönüşmesi 19&#8242;uncu yüzyıl Osmanlı yönetiminin başarısıdır. Hatta Cizvit rahiplerin ve Amerikan misyonerlerin yükseköğretim kurumlarına karşılık 20&#8242;nci yüzyıl başında Beyrut&#8217;ta bir hukuk fakültesi kurulması bunun bir örneğidir. Aynı nedenle Şam&#8217;da da bir tıp fakültesi kurulmuştur.</p>
<p> <strong>Bugünkü statünün temelleri atıldı</strong><br />
Osmanlı, Lübnan&#8217;ın özgünlük isteğine cevap vermiştir. Tanzimat reformları ise hem Dürziler ve Maruniler arasındaki çatışmanın yükselen taleplerine hem de milletlerarası müdahaleye karşı yeni bir Lübnan idaresi yani bir bakıma bugünkü Lübnan&#8217;ın statüsünün temellerini tespit etme yolunu tercih etmiştir.<br />
Lübnan&#8217;ın Katolik Maruni cemaati, ülkenin zengin müteşebbis işadamları ve Batı&#8217;ya açık eğitimli aydınlarına sahipti. Onların sayesinde Beyrut, Arap matbaasının kitap ve gazeteciliğinin merkeziydi. Dürziler ise bulundukları mevzilere sahip, gözüpek savaşçılardı. Cebeli Lübnan onlardan sorulurdu.<br />
Fransa Devlet-i Aliyye&#8217;ye ve herkese karşı Marunilerin tarafını tutunca, İngiltere de Dürzileri desteklemekte gecikmedi. İnsafsız bir silahlandırma kanlı çatışmaları hazırladı. Devlet çaresizdi, üstelik herkes &#8220;Kabahat sizin; uyuşukluğunuz ve kötü niyetiniz bu çatışmaların sebebidir&#8221; diyordu. Diğer büyük devletler, Rusya dahil, gemilerini gönderdiler. Devlet çareyi diplomaside gördü, bir de Ahmet Cevdet Paşa ve Fuat Paşa gibi becerikli adamların hazırladığı yeni Lübnan nizamnamesinde.<br />
Haziran 1861&#8242;de yürürlüğe giren bu nizamname ile Beyrut ve yakın çevresi hariç, bütün Lübnan Cebel-i Lübnan diye özerk bir statüye bağlandı. Devlet ilk elde Ermeni-Katolik David Paşa&#8217;yı mutasarrıf tayin etti. Sancak merkezi Deyr&#8217;ül Kamer&#8217;de muhtelif milletlerin temsilcilerinden oluşan bir meclis ve bir jandarma kuvveti tesis edildi, mahkemeler muhtelif üyelerden oluştu. Bugünkü İsrail&#8217;in Hayfa&#8217;sı ve bugünkü Suriye&#8217;nin Şam&#8217;ını da içererek ayrı ve merkeze bağlı bir Beyrut vilayeti oluşturuldu.<br />
Ortalık sütlimandı. Zaten Lübnanlıların Lübnanlı olarak bir araya gelip devlet kurmaları falan düşünülemezdi. Birinci Cihan Savaşı&#8217;nın kıtlığı Beyrut vilayetini devlete düşman etti. İttihatçı hükümetin zihniyeti ve Cemal Paşa&#8217;nın şiddeti de Lübnanlıları bir araya getirdi. Savaştan sonra manda yönetiminin başına geçen Fransa, Lübnan&#8217;ı kolayca teşkilatlandırdı. Aslında Suriye ile Lübnan&#8217;ın birliği de bir ruh beraberliğinden uzaktır.</p>
<p><strong>Bakalım askerlerimiz ne yapacak?</strong><br />
Nitekim kanlı, uzun iç savaştan sonra Suriye işgalinin Lübnan&#8217;da hoş anılar bıraktığı söylenemez. Zengin ve rahat Lübnan, Filistinli mültecilerin başından beri nefretini kazandı. Filistinlilere ve güneydeki fakir Şiilere karşı 1978&#8242;den itibaren İsrail ile birleşmekte tereddüt etmeyen Hıristiyan Falanjlar, bugün İsrail&#8217;in eski mütteffiki de kayırmayan saldırıları karşısında uzun tarihlerinin yepyeni bir safhasına giriyorlar.<br />
Bakalım giden askerlerimiz iki asırdır süren iç savaşa ve 30 yıllık yabancı saldırısına rağmen yerli halkın yaralarını nasıl sarabilecekler?</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/lubnan-in-tarihteki-serencami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kozan ve başka güzellikler</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:10:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[kozan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=110</guid>
		<description><![CDATA[ Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı Türkiye&#8217;nin bir zenginliğidir
En azından bazı huylarımız değişmeye başladı, artık bazı cesur insanlar kefek tutmaya başlamış adetlere pek aldırış etmiyor. Belediyelerin genel oportünizmi ve halk dalkavukluğunun, alternatifi olmayan bir çaresizlik olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><strong>Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı Türkiye&#8217;nin bir zenginliğidir</strong></p>
<p>En azından bazı huylarımız değişmeye başladı, artık bazı cesur insanlar kefek tutmaya başlamış adetlere pek aldırış etmiyor. Belediyelerin genel oportünizmi ve halk dalkavukluğunun, alternatifi olmayan bir çaresizlik olduğu gibi yavelerin üstüne hiç umulmadık beldelerin belediye başkanları yürüyor.<span id="more-110"></span></p>
<p>Ankara vilayetinde Beypazarı ilçe merkezi küçük beldelerin çarpık yapılaşma ve zenginlik hırsıyla tahrip edilmesinin, çirkinleşmesinin pekâlâ önlenebileceğini gösterdi. Eski yapıları ve eski yaşamı korumak da bir modernleşme yoludur, elverir ki bilinçli olarak yürütülsün.</p>
<p>İnsanlar eskiyi yaşamayı sever ama eskici olmak zorunda değildir. Ahşap evlerin şartlarına bugünün insanı katlanmak istemez. Ama yenilik bir çirkinlik ve arsız bir arsa spekülasyonu olarak gelmemelidir.<br />
Kozan, Çukurova&#8217;nın en tipik kasabalarından biri. Tarihi boyunca &#8220;Sis&#8221; adını taşırdı. Aslında Kozan, Toroslar&#8217;dan indirilip yerleştirilen Türkmenlerin yarattığı ilave bölümün adıdır. Sis, Ermeni nüfusun yoğunlukta olduğu zengin, Ermeni eğitim kurumlarının güçlü olduğu bir şehirdi.</p>
<p><strong>Kozanoğlu&#8217;nun memleketi</strong><strong><br />
</strong><br />
Ovanın özelliğinden olacak, sağlık sorunları bitmiyordu. Sıtmayla başlayan çeşitli sorunlar şehrin nüfusunu tehdit ediyordu. Sis önemli bir Ermeni dini merkezdi, eğitim ve sosyal hayat da bunun etrafında gelişmişti. Ortaçağlardaki Kilikya Ermeni Krallığı&#8217;nın bu şehri etrafındaki Anavarza harabeleri, bereketli tabiat ve Sis Kalesi gelip geçen seyyahları büyülerdi.<br />
18 ve 19&#8242;uncu yüzyıllarda, Toroslar&#8217;ın merkezi idare için bir problem olmaya başlayan göçebe Türkmen aşiretleri bu bölgeye yerleştirildi. İskan hiç de kolay iş değildir. 19&#8242;uncu yüzyıl Çukurovası&#8217;nın içinde bulunduğu hercümerci anlamak için Cevdet Paşa&#8217;nın &#8220;Maruzat&#8221; ve &#8220;Tezakir&#8221;ini okumak yeterlidir.</p>
<p>Avşarların yaşadığı trajedi; dağlarda temiz hava ve suya alışan, hayvancılıkla geçinenlerinin Çukurova&#8217;daki sulu tarım, bataklık ve sivrisineklerle baş edemediği açıktır. &#8220;Kozanoğlu&#8221; bu dönemin direnişini temsil eden bir beydi ve Kozan, yerleşen Türkmenlerin bölgesi olarak Sis&#8217;in yanı başında büyüdü.</p>
<p>Yaşar Kemal&#8217;in romanlarında uzun uzun ve lezzetle tarif ettiği Anavarza kayalıkları üstündeki 1000 yıllık duvarlar, aşağıdaki Helenistik devirden kalma forum ve Hadrian&#8217;ın zafer takıyla Kozan ve civarı bu ülkenin bir zenginliğidir. Kozan&#8217;daki Hoşkadem Camii, Çukurova&#8217;daki Memluk hakimiyeti devrinin en çarpıcı örneğidir.</p>
<p>Memluklar devri aslında Çukurova&#8217;nın belirli ölçüde ziraatinin geliştiği dönemdi. Bu hoş camiye 1950&#8242;lerde özgün mimari üslupla uyuşmayan çirkin bir ilave yapıldı. Şimdi belediye bu çirkin ilaveyi kaldırmak istiyor, iyi de ediyor.</p>
<p><strong>Belediyeyi takdir ettim</strong><strong><br />
</strong><br />
Kozan&#8217;ın çekici eserlerinden biri de &#8220;Yaverin Konağı&#8221; denen, zengin Ermeni tüccarlardan birinin evi. Belediye bunu da büyük masrafla restore ediyor. Her iki faaliyet de tepki çekiyor tabii. Bunlara aldırmamak lazım. 1000 yıllık kültürün renklerini taşıyan; halk edebiyatımızda Kozanoğlu türküleriyle ve modern edebiyatımızda da Yaşar Kemal&#8217;in tasvirleriyle yaşayan bu bölge ve kasaba, kaybolan bazı güzelliklerine avdet etmeli.</p>
<p>Belediye Başkanı Kazım Özgan bu ülkenin tarihi mirasa ve güzelliğine vakıf belediyecilerinden. Daha önce Sivas imar müdürlüğü ve Kayseri bölgesi Anıtlar Kurulu üyeliği yapan Kazım Bey restorasyona dikkat ediyor. Caminin etrafındaki sokak, çarşı, eski hamamın hepsi koruma ve düzenleme çalışmaları içinde. Belediyenin prensipler konusundaki inadını çok takdir ettim. Keşke aynı titizlik büyükşehir belediyeleri tarafından da benimsense.</p>
<p>Süleymaniye ve Piyale Paşa camilerinin etrafını kastediyoruz. Ankara&#8217;da Ulus Meydanı&#8217;nı, İzmir&#8217;de Konak Meydanı ve Kemeraltı Çarşısı&#8217;nı kastediyoruz. Beypazarı ve Kozan bu tip gelişmelerde taşra belediyelerinin büyük şehirlerin belediyelerinin önüne geçtiğini gösteriyor. </p>
<p>Milliyet Pazar / 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/kozan-ve-baska-guzellikler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul daki İtalya</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:09:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbuldaki italya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=108</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor

İstanbul&#8217;da bugün sayıları ancak 1500-2 binle ifade edilebilen fakat 20&#8242;nci yüzyıl başında nüfusu 35 bine ulaşan bir İtalyan topluluğu vardı. Daha Bizans İmparatorluğu zamanında İtalya&#8217;nın muhtelif yerlerinden gelen kolonizatörler Pera yani Galata&#8217;ya yerleşmişti.
Giderek Cenova ve Venedik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor</strong><strong><br />
</strong><br />
İstanbul&#8217;da bugün sayıları ancak 1500-2 binle ifade edilebilen fakat 20&#8242;nci yüzyıl başında nüfusu 35 bine ulaşan bir İtalyan topluluğu vardı. Daha Bizans İmparatorluğu zamanında İtalya&#8217;nın muhtelif yerlerinden gelen kolonizatörler Pera yani Galata&#8217;ya yerleşmişti.</p>
<p>Giderek Cenova ve Venedik gibi İtalyan denizci cumhuriyetlerin güç kazanmasıyla İtalyanlar Karadeniz kıyılarına, Akdeniz adalarına ve Mora&#8217;ya yerleşerek kendi merkezlerini oluşturdular. Osmanlı fetihleri İtalya&#8217;yı geriletti; hem Akdeniz&#8217;de hem de anavatanında&#8230;</p>
<p>Bir türlü iktisadi istikrara kavuşamayan İtalya 19&#8242;uncu yüzyılda bu eski doğulu sakinlerinin üzerine önemli ölçüde bir nüfus daha sevk etti. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun verimli topraklarına ve 19&#8242;uncu yüzyılda büyüyen şehirlerine ön planda inşaat usta ve işçileri, mimarlar, meyvecilik ve bağcılıktan anlayanlar geldi.<br />
Kuzey İtalya&#8217;nın sanayileşen dünyasının bankacı ve sanayici burjuvaları ve eski mağrur aristokrasisi yanında Güney İtalya çöken bir feodal aristokrasi ve fakirleşen, dışarı göçen köylülerin ülkesiydi. Roma&#8217;nın güneyi ve Sicilya, kuzeyle bir tezat teşkil ediyordu.</p>
<p><strong>İtalyanların yeni vatanı</strong><strong><br />
</strong><br />
İstanbul mimardan kalfaya, basit taşçıya, liman işçisine kadar her sınıf ve her bölgeden İtalyanın yeni vatanı oldu. Nüfusu artan ve toplumsal yaşamı değişen şehirde; İtalyan bankacı, hekim, şirket memuru, tabip, rahip, öğretmen, usta, amele, lokantacı, şekerlemeci, hizmetçi ama işsiz de vardı.</p>
<p>İstanbul, İznik ve Selanik gibi limanları dolduran İtalyanların kendi bölgelerine has şiveleri, Türkçe ve Rumca gibi yerli dillerden adeta özgün bir İtalyanca yarattı. Edmondo d&#8217;Amicis &#8220;Bu İtalyancayı anlamak zor&#8221; diyor.</p>
<p>Asıl tezat bugünkü Pera Palas ve Amerikan sefaretinin bulunduğu cadde üzerindeki burjuva konakları, o zamanın Cihangir&#8217;inde yükselen orta sınıf konutları ve Tarlabaşı&#8217;ndan Dolapdere&#8217;ye uzanan işçi mahalleleri arasındaydı.<br />
İtalyan toplumu, kısa zamanda kendi hayatını yaratan burjuvazi ve orta sınıf gibi, işçilerin de örgütlenmeye ve kendi kulüplerini yaratmaya başladığını gösterdi. Modern İtalya&#8217;yı kuran Guiseppe Garibaldi 1835&#8242;te İstanbul&#8217;daydı. Henüz tanınmamış genç bir gemiciydi. Bu şehirde üç yıl yaşadı ve Societa Operaia İtaliana adlı İtalyan işçi cemiyetini kurdu.</p>
<p><strong>Etnik işçi grupları</strong><strong><br />
</strong><br />
Bu hafta 18 Ekim&#8217;de şehrimizdeki İtalyan Kültür Merkezi Casa d&#8217;Italia&#8217;da ünlü devrimcinin torunu Anita Garibaldi dedesiyle ve İstanbul&#8217;la ilgili aileden naklen ilginç anılar anlattı. İstanbul İtalyanlarının içinden d&#8217;Aranco ve Mangheri gibi sanatçılar, Alman sefareti dragomanı Baron Testo ve Britanya sefareti dragomanı Pisani gibi ünlü diplomatlar yanında, topluluğun hayatını sürdürmesini sağlayan öncü halk adamları da çıkmıştır. Konferansın tertipçisi kültür merkezi yöneticilerinden Roberta Ferrazza&#8217;nın önemle vurguladığı nokta da buydu.</p>
<p>Türkiye&#8217;de sosyalist partiler ve Türkiye&#8217;nin işçi tarihini yazanlar hiçbir zaman bu konulara değinmediler. Oysa işçi hareketi tarihi için Selanik, Beyrut ve İstanbul&#8217;daki bu gibi etnik işçi gruplarının da bilinmesi gerekir. Garibaldi Pera&#8217;da İtalyan burjuvazisini kızdırmış olmalı ama işçi kulübüne öbür sınıflar zamanla da devam etmeye başladı.</p>
<p>İtalyanların bir kısmının hayatı renkliydi ama bir kısmı Giovanni Scognamillo&#8217;nun hatıratında bahsettiği Katerina&#8217;sı gibi İtalya&#8217;nın bir köyünden gelip hizmetçilik yaptığı evin sokağından ötesini tanımayanlardı. Bir kısmı da işsiz sürünen takımındandı. 1857 Kasım&#8217;ında merhametli Padişah Abdülmecid Han bir irade yayınladı; birçok işsiz ve fukara İtalyan ailesine ABD&#8217;ye göç etmeleri için navlun parası bağışlıyordu.</p>
<p><strong>Erimenin nedenleri</strong><strong><br />
</strong><br />
30 binin üstünde İtalyana ne oldu? Erimeleri için muhtelif sebepler var; kimi durumu düzelince memleketine döndü, kimi başka ülkelere göç etti. Osmanlı hukukunda bir kural vardır: Yabancı kadın alınabilir fakat Osmanlı kadınların yabancı tebaadan adamlara varması memnudur. Bu nedenle damat bulamayan İtalyan kadınları yerli Rumlarla evlendiler.<br />
Mussolini yeni Türk cumhuriyetinin hoş karşıladığı bir diktatör değildi. 1925&#8242;te İtalyan okullarının birçoğu kapatıldı; buna rağmen 30 kadar İtalyan okulu halen vardı. 1943&#8242;te Galata&#8217;daki San Pietro ve Paulo kilisesinin cemaatini sayısının üç bine düşmesinden şikayet ediliyordu. 1983&#8242;te ise kilisenin rahibi 15 yıldır yeni doğan bir çocuğu vaftiz edemediği için bize dert yandı.</p>
<p>İstanbul İtalyanları dillerini kaybediyor. Yeni nesil Türkçe konuşur oldu. Boşalan kiliseler Güneydoğu&#8217;dan gelen Süryanilere veriliyor ve onlar da Türkçe konuşuyor. Şurası bir gerçek, İstanbul&#8217;da Vatikan&#8217;ın temsilcisi olan Monsenyör Maroviç de Türkçe konuşuyor.</p>
<p>Anlayacağınız şehrimiz Roma-Katolik cemaati Türkçe ibadet ediyor. İstanbul İtalyanlarının uzun tarihi yolculuğu bir Türk Katolik cemaatiyle devam ediyor. Bu gerçeği sadece biz Türklerin ve yöneticilerimizin değil, herkesin kabul etmesi gerekir.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/istanbul-daki-italya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Her yerde İran&#8230;</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/her-yerde-iran/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/her-yerde-iran/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:08:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[Anadolu toprakları çok bereketli, burada yaşayan milletler gibi burayı uzaktan idare edenlerin de kalıntıları var. İranlılarınki Daskyleion gibi kazılarla ortaya çıkıyor
Daskyleion, Bandırma civarında Kuş Gölü&#8217;nün kıyısında Hisarlık Tepe mevkiindeki bir harabe&#8230; Bu bölgedeki Frigyalıları (Hellespont Phrygiası) yöneten İran satrapının yani valinin sarayı, satrapın avlandığı göl ve çevresine bakıyor. Kazı yerine yaklaştığımızda, daha sur duvarlarında İran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Anadolu toprakları çok bereketli, burada yaşayan milletler gibi burayı uzaktan idare edenlerin de kalıntıları var. İranlılarınki Daskyleion gibi kazılarla ortaya çıkıyor</strong></p>
<p>Daskyleion, Bandırma civarında Kuş Gölü&#8217;nün kıyısında Hisarlık Tepe mevkiindeki bir harabe&#8230; Bu bölgedeki Frigyalıları (Hellespont Phrygiası) yöneten İran satrapının yani valinin sarayı, satrapın avlandığı göl ve çevresine bakıyor. Kazı yerine yaklaştığımızda, daha sur duvarlarında İran örgüsü kendini tanıtıyor. <span id="more-106"></span></p>
<p>Heyecanlanmayacak gibi değil, uzak Orta Asya&#8217;da gördüğümüz İran sur örme teknikleri burada, Akdeniz çevresinde de karşımıza çıkıyor. Her yerde İran&#8230;<br />
Burada bulunan mühürlerden satraplık merkezinin Hisarlık Tepe&#8217;de olduğu Ekrem Akurgal&#8217;ın kazılarından anlaşılıyordu. 20 yıldır Tomris Bakır&#8217;ın yönettiği kazı alanına giriyoruz. Birçok dilin konuşulup yazıldığı, bulunan epigrafik malzemelerden yani kitabelerden anlaşılıyor. Ahamenişler devrindeki Asya&#8217;ya hükmeden, Akdeniz&#8217;e uzanan Büyük İran İmparatorluğu&#8217;nun bir eyalet merkezi.<br />
İran MÖ 5&#8242;inci asırdan itibaren Hindistan sınırlarından Orta Asya&#8217;ya; güneyde Suriye, Filistin ve Mısır&#8217;a; batıda bütün Küçük Asya&#8217;ya hükmediyor. Ahamenişler devri İran&#8217;ı bugünkülerin ceddi.<br />
Dili elbette geçirdiği evrim itibarıyla farklılaştı ama bugünkü Farsçanın atası olduğu kesin, hatta Yunanca ve Sami dillere göre çağımızdaki torunuyla ilgisi daha da güçlü. 2 bin yıldır pek değişmeden yaşayan tek istisna, İsa&#8217;nın doğumu sıralarındaki edebi ve dini dilin olduğu gibi korunup zamanımıza aktarıldığı İbrancadır.</p>
<p><strong>Ulaşılmayan köşe yoktu</strong><br />
Geniş İran İmparatorluğu&#8217;nun merkezleri her köşeden başkent Şuşa&#8217;ya ve Persepolis&#8217;e kadar Roma devrinde olduğu gibi taş döşeli yollarla bağlıydı. Tabii bunu Romalılardan beş asır önce becermişlerdi. Hem de ne yol: Ankara civarında Gordion&#8217;da bir parçası var, Bandırma civarı Daskyleion&#8217;da daha başka bir mükemmel parça, bu imparatorlukta ulaşılamayan köşe yoktu.<br />
İran İmparatorluğu&#8217;nun eyaletlerini satraplar yönetirdi. Doğudaki eyalet Horasan &#8220;Doğu&#8221; demek, batıdaki uç eyalet &#8220;İyonya&#8221; demek olan Yunanistan&#8217;dı. Dünyaya imparatorluk yönetmeyi, vergi koymayı, askeri denetim, asayişi sağlamayı ve parlak imparatorluk protokolünü eskiçağ ve ortaçağ İran imparatorlukları öğretmiştir.<br />
İran&#8217;ın törensel başkenti Persepolis, yaşanan ve oturulan bir başkent olmaktan çok, imparatorluk şaşaasının sergilendiği, milletlerinin temsilcilerinin ihtişamından çarpıldığı bir yapılar bütünüydü. Bütün dünyanın sanatları burada mecz edilmiştir. Sütun başlıklarında Hint, devasa sütunlarda Yunan-İyonik üslup, taht salonunda ve sayısız bölümlerde Mezopotamya ve Mısır&#8217;ın etkileri vardı ama buna rağmen her şey İran&#8217;dı.<br />
Hele milletler salonunda şahlar şahına hediyelerini getiren Lidyalı, Karyalı, İyonyalı, Kapadokyalı, Baktriyalı, Sogdiyanalı ve diğer temsilcilerin tasvir edildiği kabartmalar bir imparatorluğun şaşaasını bugün bile ziyaretçilerin yüzüne çarpar.<br />
İran tarihinin her zaman onu yönetenler ve yönetilenler tarafından hissedildiği ve İranlıları yönlendirdiği açıktır. Uygarlık tarih bilinci ve yaşanan tarihe bilinçli ve bilgili bir saygıdır. Bu muhteşem sarayı İskender yaktı yıktı; hani doğuyu ve batıyı birleştirmek için sefere çıkmıştı. Bunun en güzel örneğini yok etmesi, iddialı önderin aşamayacağı bir ihtişama dayanamadığını gösterir.<br />
Daskyleion kazılarında en çok göze çarpan bölüm bir Zerdüşti sunağı ve ibadet yeri. Oldukça iyi korunmuş ve kazı heyeti büyük dikkatle kazıyor. Belki yakın zamanda bu civarda bir &#8220;sessizlik kulesi&#8221; de bulunabilir. Bu kulelerde Zerdüşti cenazeleri yüksek bir katafalka bırakılırdı.</p>
<p><strong>Yüksek bir sanatla karşı karşıyayız</strong><br />
Su, ateş ve toprak temiz ve mukaddes olduğundan; temiz olmayan cesedin yakılması, gömülmesi veya suya atılması caiz değildi. O nedenle vahşi kuşlar ile akbabaların cesedi parçalamalarına terk edilirdi. Prof. Tomris Bakır kazılarda bir hayli Pers steli (sunak) buldu. Yüksek bir sanatla karşı karşıyayız. Uzak İran&#8217;ın her köşesinde benzerini göreceğimiz eserler&#8230;<br />
Anadolu toprakları çok bereketli, burada yaşayan milletler gibi burayı uzaktan idare edenlerin de kalıntıları var. İranlılarınki Daskyleion gibi kazılarla ortaya çıkıyor, Roma kalıntılarına her köşede rastlanıyor. Güneydoğu Anadolu&#8217;da Mezopotamya kültürlerinin kalıntıları Sultantepe&#8217;de olduğu gibi Sümerce arşivler bulunuyor.<br />
Ülkenin her köşesi eski dünyaya hayran olan insanları heyecanlandırıyor. Anadolu bir dünya; uzun tarihin ve geniş coğrafyanın en seçme örnekleri burada. 11&#8242;inci asırdan beri güzel ve zengin bir ülkeye sahip olduk. Gezip görmek lazım.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/her-yerde-iran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eski ve yeni ramazanlar</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:07:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[eski ve yeni ramazanlar]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=104</guid>
		<description><![CDATA[Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir
Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kişinin yaşadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul&#8217;un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul&#8217;un mahallelerinin her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir</strong></p>
<p>Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kişinin yaşadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul&#8217;un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul&#8217;un mahallelerinin her biri kendi içinde bir dünyaydı ve yeryüzünün en renkli topraklarını içeren imparatorluk Türkiye&#8217;si her bölge ve şehrinde ayrı bir yaşam sürdürürdü. <span id="more-104"></span></p>
<p>Şurası bir gerçektir: Ramazan Türk dünyasında bugün diğer İslam ülkelerine göre işi gücü aksatmadan yaşanıp gider. Verim düşüklüğünden, devlet dairelerinde işlerin aksadığından bahsedenler vardır, kısmen haklıdırlar ama ramazan Türkiye&#8217;de ve Balkan Türklerinin yaşadığı bölgelerde garip bir çalışma temposuyla birlikte giden, en göze batan özelliği bize anlatıldığı gibi sahura kadar sokakların ışıl ışıl olmaması ve iftara yarım saat kala işyerinden çıkıp tıkış tıkış yollara üşüşen, açlığın etkisiyle sinirlenen, birbirleriyle çarpışan ve çatışan bir kalabalıktır.<br />
İftar sonunda günün yorgunluğuyla oruç tutan çoğunluk erkenden yatar. Oysa Mısır&#8217;da, Suriye&#8217;de gün pek sakindir; iftardan sonra ise caddeler cıvıl cıvıl bir kalabalıkla doluşur. Büyük çadırlarda konferanslar verilir, eğlence ve gösteri de onun yanı başındadır.</p>
<p><strong>Çarşılar çeşit çeşit yiyecekle dolardı</strong><br />
Eski ramazanlarda başkent İstanbul ve bazı şehirlerde de benzer hava vardı. Dükkanlar geç açılırdı, devlet daireleri hiç değilse yarım gün tatil yapardı. Ama bürokrasinin üst kesimi ve kışlalardaki talimi yürüten komutanlar için bu söz konusu bir durum değildi. Nasıl yatarsın ki! Babıali&#8217;nin dış dünya ile itişmesi zaman tanımaz.<br />
Bununla birlikte İstanbul&#8217;un çarşıları ramazan için bütün imparatorluktan getirilen çeşit çeşit malzeme, sabun vesaire, hatta ilginçtir yiyecek ve tatlıyla dolardı. O tarihte Beyazıd Meydanı&#8217;nda sadece Arabistan&#8217;dan gelen çeşitli hurmalar değil, Şam baklavası, Anadolu şehirlerinden gelen helva, macun ve pişmaniye bulunurdu.<br />
Konaklarda iftar ziyaretleri hiç de yazıldığı kadar yaygın değildi. Ama İstanbul halkının aç kalmadığı, en kudretsiz insanların bile bir yerlerden bir şeyler temin ettiği ve değişik şeyler yendiği bir gerçekti.</p>
<p> <strong>Jet imamlara rastlanmazdı</strong><br />
İmparatorluk halkı açlık çekmiş değildir. Hatta bu konuda bereketli Rusya&#8217;ya göre çok farklı ve talihli bir hayatımız vardı. İmaretin ve komşuların yardımıyla, umumi iftar sofralarında 40 çeşit yiyecek sunulmasa da halk doyurulurdu. Kuşkusuz koca imparatorluğun her şehrinde öyle renkli sofralar, ballar reçeller, kuşgömü pastırmalar bulunmazdı. İnsanlar pideyle, bulgurla, tarhana çorbasıyla, kayısı ya da üzüm hoşafıyla ramazanın tadını çıkarırdı. Kaldı ki et ucuzdu. İstanbul ve diğer şehirlerin etrafı geniş bağ ve bostanlarla doluydu.<br />
Teravih namazlarında bugün artık rastlanmayan bir hava vardı. Cemaatin acelesi olmadığından öyle jet imamlara rastlanmazdı. Jet imamlar 1960&#8242;larda ertesi gün işi olan ve açıkcası camilerin yetersiz havalandırmasına uzun boylu tahammül edemeyen cemaatin teşvikiyle ortaya çıktı. Çünkü uzun teravih namazları cami cemaatinin ilgisini çekmemeye başlamıştı. Bu ilgisizlikteki nedenler muhteliftir; en başta teravih namazları hoş vaazlar, güzel bir vaiz dili ve makamla getirilen kaametle olur.<br />
Eski teravih namazlarında namazın ardından Kuran&#8217;ı güzel sesle okuyan hafızlar, Sultanahmet ve Firuzağa örneğinde olduğu gibi ezanı camiden camiye mukabele ile okuyan müezzinler, kamet getirirken koro halinde ve makamla ruhları dinlendirenler vardı.<br />
Niyazi Sayın anlatmıştır; yakın zamanlara kadar İstanbul halkının zarifleri bu makamlı kamet yüzünden büyük camileri tercih ederlerdi. Hatta kametten sonra namaza duranlar müezzinleri o kadar beğenmiş ki, secdeye vardıklarında &#8220;Sübhane Rabbielala&#8221;nın &#8220;ala&#8221;sını müezzinleri taltif için yüksek sesle tekrarlamışlar.<br />
Bu Türkiye&#8217;ye has bir incelikti. 17&#8242;nci yüzyılda bugünkü Arabistan Vahhabileri gibi mutaassıp bir hareket olan Kadızadelilerin öncülerinden Üstüvani Mehmed Efendi makamla kamet getiriyorlar diye Fatih Camii müezzinlerini adamlarına dövdürtmüş, çıkan hadisenin ortalığın nizamını bozduğunu gören Köprülü Mehmed Paşa bu zevatı yeniçerilere dövdürterek hepsini İstanbul&#8217;dan sürmüştü.</p>
<p><strong>Kimse kavgaya girişmiyordu</strong><br />
Ramazanda oruç yiyenler de vardı. Her zaman olmuştur. Mümtaz Müştak Mayokan &#8220;Yıldız Hatıralarında&#8221; yazıyor. Halifenin yani II. Abdülhamid&#8217;in sarayında mabeyn ve yaveran dairelerinde zaman zaman ramazan ortasında tepsilerin gezindiği olurmuş. Ama bugünkünden farklı olarak kimse oruç yeme ve yedirmeme kavgasına girişmiyordu. Nihayet bugünkü gibi Üsküdar ile Beşiktaş arasındaki motorlarda ramazan sabahı sigara tellendirenlere rastlanmadığı açıktır.<br />
Eskiden de farklılık ve farklı yaşam sürenler çoktu ama galiba herkes kendi iç aleminde, yaptığını sudan sessiz ve ottan basık yürütmeyi tercih ediyordu. Ramazan ortasında Konya&#8217;da aşçı dükkanı arayan yoktu, bundan şikayet eden de.<br />
Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Aslında bugünün iftar ziyafetleri de başka bir renge bürünüyor. Bütün ay evinde iftar edemeden vakıfların, siyasi partilerin iftar ziyafetlerini gezinen, oradan devlet adamlarının ve Müslüman ülke elçiliklerinin iftarlarına koşuşanların, bitap düşenlerin haddi hesabı yok.<br />
Artık Direklerarası&#8217;na da ihtiyaç yok. Bütün televizyon kanalları bu eğlencelere gereği kadar yer veriyor ve insanlar gene bütün ay boyunca koşuşuyor, ardından oruç açıyor. Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleri&#8230;</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/eski-ve-yeni-ramazanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve devlet</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:06:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[din ve devlet]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir

9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi&#8217;nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir</strong><strong><br />
</strong><br />
9 Ekim Pazartesi günü öğle vakti Kırıkkale Üniversitesi&#8217;nin akademik yıl açılış dersi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Murat Çakmak tarafından davet edilme onuruna eriştim. Akademik yılın açılış dersleri genelde 20-25 dakikayı geçemez. Ben de bu süre içinde Hıristiyanlık ve onun karşısında Müslümanlık-Yahudilik arasındaki din ve devlet ilişkileri ve bireyin konumunu ele alan kısa bir konuşma yaptım.</p>
<p>Malum Yahudi ve Müslüman şeriatı ferdin 24 saatini düzenler; ne yenip ne içeceği, temizlik kuralları, karı-koca ve aile içi ilişkiler, genel olarak toplumun yönetim kuralları, en önemlisi sağlık sorunlarına ilişkin düzenlemeler vesaire yer alır. Bu iki dinde, eski çok tanrılı dinlerde ve Hıristiyanlıktakinin aksine dokunulmazlığı olan bir ruhban sınıfı yoktur; sadece din görevlileri ve din bilginleri vardır.</p>
<p><strong>Tarikatların dergahları kontrol altındaydı</strong><br />
Bunlar müminlerin sorduğu sorulara cevap vermekle yükümlüdürler. Museviler buna &#8220;risponda&#8221;, Müslümanlar &#8220;fetva&#8221; derler. Her şey sorulabilir ve her şeye cevap vermek sorumluluk ve yükümlülüğü vardır. Devletten ayrılacak bir din yoktur. Çünkü din, kilise gibi ruhani bir kurum halinde teşkilatlanmamıştır.</p>
<p>Oysa kilisenin kurucu babalarından St. Paul&#8217;un kurduğu hiyerarşi ve teşkilat Roma İmparatorluğu&#8217;nda önce gizli, zaman zaman ortalığa çıkan, İmparator Konstantin zamanında ise kabul görmüş, beşinci asırda İmparator Theodosius&#8217;tan itibaren o topluma hükmeden bir kurum haline gelmiştir.</p>
<p>Taassub ve cemiyet üzerinde baskı kurmaya çalışan gruplar Musevilikte de İslamda da zaman zaman görülmüştür. Ama engizisyon gibi örgütlü, yaygın ve devamlı sistemlere pek rastlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu şeriat-ı garrayı şüphesiz toplumun yürüyeceği yol ve model olarak vurgular ama bu demek değildir ki örfi otorite toprak kanunları başta olmak üzere birçok alanı düzenlemesin.</p>
<p>Eskiden beri devam eden geleneklere de uyulur. Zaten idarenin başının esas kararlarını tasdik etmeyen bir dini makam pratikte de düşünülemez; meğer ki bu karar açıkça şeriata aykırı olmasın.</p>
<p>Asıl önemlisi devlet, dini hareket ve dini cemaatleri kontrol eder. Bütün tarikatların dergahları kontrol altındadır. Cemaat halindeki içtihat (yani özel görü ve yorum) kümelerinin fikri ve lafzi faaliyeti görmezden gelinebilir; lakin bunlar teşkilatlanmaya, diğer zümrelerle çatışmaya başladığında durum değişir.</p>
<p><strong>Devlet karşısında herkes haddini bilmeliydi</strong><strong><br />
</strong><br />
17&#8242;nci yüzyılda bugünkü Vahhabilerin benzeri başkentteki Kadızadeliler denen zümrenin mutaassıp yorum ve yaşayışına ilk elde ses çıkarılmadı, hatta bu münakaşalar bütün şehri sardığı halde, bunlardan rahatsız olmayan bir bürokrasi görünümü vardı; vakta ki bu cemaatin fanatikleri Fatih Camii&#8217;nde hadise çıkarmak, tarikat düşmanlığından dolayı bazı dergahları basmak gibi toplumun güvenliğini ve düzenini tehdit eden hareketlere girişince, hükümet bunları tedip edip sürmekte gecikmedi.</p>
<p>Herkes haddini bilmeliydi ve devlet düzeni ve kamu güvenliğini hiç kimse sarsıntıya uğratamazdı. Bektaşi tekkelerinin 1826&#8242;dan sonra kapatılması ve mevcutların Nakşibendilerin kontrolüne verilmesi, Nakşibendilerin de devletle çok sıkı birlik içinde bilhassa teşkil edilen bir şeyhler kurulu sayesinde kontrolü pekiştirmesi; düpedüz bu tarikat üzerinde devletin ve şeyhülislamlığın çok etkili olmasından ileri gelir.</p>
<p>Dahası var; Osmanlı müftü, kadı ve müderrisleri ancak İstanbul&#8217;da bir karma heyet önünde imtihandan geçerek &#8220;İstanbul ruusu&#8221; alır ve vilayetlere tayin edilirlerdi. Böyle bir imtihandan geçmeyenin devlet mekanizmasında hiçbir yeri olamazdı.<br />
Şeyhülislamlık veya Kurtuluş Savaşı boyu Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetindeki unvanıyla Şer&#8217;iyye ve Evkaf Vekaleti lağvedildiğinde kurulan Vakıflar Genel Müdürlüğü ne kadar devletin organıysa, dini görevleri yürüten ve din görevlilerini tayin eden Diyanet İşleri Başkanlığı da devletin içindedir.</p>
<p><strong>Üniversitedeki konferans haberlerine dikkat</strong><strong><br />
</strong><br />
Dini grupların bazılarının ısrarla Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın ve her türlü cemaatin özerk olup mali ve idari işlerin kendilerine ait olması ve din görevlilerinin de cemaatler tarafından tayin edilmesi görüşü 1500 yıllık pratiğe de teoriye de aykırıdır.<br />
Yine bazı liberal çevreler de din görevlilerini ve bazı dini kurumları devlet ne için kontrol edecekmiş diyorlar; oysa dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir. Devlet dini kontrol eder. Devlet zayıfken Batı&#8217;da kilise devleti kontrol ederdi, Roma&#8217;nın devamı olan Bizans&#8217;ta ise devlet kiliseyi kontrol ederdi. İslam dünyasında da bu böyle olmuştur.</p>
<p>Bu mealdeki konferansımın içeriği işini baştan savma yapan ama sansasyonu çok seven, konuşmanın baş tarafını acele not edip sonunu beklemeksizin telefon ve faksa koştuğu belli olan bir gazeteci dostumuz tarafından Akşam ve Yeni Şafak gazetelerine yollanmış. Yorum yapmak, haber yazmak dinlediğini anlamadan becerilecek işler değil. Son yıllarda konuyu iyi tetkik etmemek veya saklanması gerekli bilgileri demeci verenlerin tembihi aksine yayınlamak çok yaygınlaştı. Şüphesiz bu alışkanlıklar gazete haberlerini çekilmez hale getiriyor.</p>
<p>Burada tek çare, hiç değilse üniversite açılışlarını magazin haberi tarzında verenlerden uzak tutmak olmalıdır. Eğer bir konuyla ilgileniliyorsa, titizce ve etraflıca takip etmek gerekir. Oysa olaylar çok yüzeyden kaydedilip naklediliyor. Üniversite konferansları şimdilik gazetelerin sütunlarında yer almasa çok iyi olur.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/din-ve-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değişen Moskova</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[moskova]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=100</guid>
		<description><![CDATA[Moskova her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesi önemli bir rol oynuyor
Rusya&#8217;da ne değişiyor? Birtakım rakamlara bakarsak Rusya petrol satan ve sarsıntıyı atlatan bir ülke. Yerel olaylara bakarsanız taşrada hâlâ fakirlikten ileri gelen asayiş bozukluğu ve bütün Rusya&#8217;da ilgi çeken gençlik grupları ortaya çıkıyor. Rus dazlakları Hitlerin Nazi bayrağının ortasına aynı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Moskova her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesi önemli bir rol oynuyor</strong></p>
<p>Rusya&#8217;da ne değişiyor? Birtakım rakamlara bakarsak Rusya petrol satan ve sarsıntıyı atlatan bir ülke. Yerel olaylara bakarsanız taşrada hâlâ fakirlikten ileri gelen asayiş bozukluğu ve bütün Rusya&#8217;da ilgi çeken gençlik grupları ortaya çıkıyor. Rus dazlakları Hitlerin Nazi bayrağının ortasına aynı renkte orak-çekiç motifi koyuyorlar, Yahudi ve yabancı düşmanlıkları had safhada.<span id="more-100"></span></p>
<p>Kremlin&#8217;in önündeki Manej&#8217;de açılan bir fotoğraf sergisinde bu gruplar için manidar bir soru yer alıyor: &#8220;Kim bunlar?&#8221; Belli ki toplumun çalkantısı henüz devam ediyor. Moskova ise her gidişte değişen bir şehir ve bu değişiklikte yükselen Türk sermayesinin rolü göze çarpıyor. Türk inşaat mühendisliğinin bizim şehirlerimizden esirgediği zevkli gökdelenler ve binalar Moskova semalarını kaplıyor ve bunların inşaatları yüksek teknolojinin eseri. Rusya&#8217;nın bürokratları bu gibi inşaatları kontrol ederken, hediye ve hürmet akçesi almayı ihmal etmeseler de özellikle yangın tedbirleri ve çevre koruma kurallarının uygulamasından hiç taviz vermezlermiş.</p>
<p><strong>Rusya nüfus kaybediyor</strong><strong><br />
</strong><br />
Müzeler ve sergiler canlanıyor ve konser salonlarında Rusya&#8217;nın entelektüel çevrelerinin kokusu geziniyor. Sokaklarda dilenen ihtiyarlar pek kalmadı, ölmüşler. Rusya zaten nüfus kaybediyor, son 15 yılda toplam nüfus 8 milyon azaldı. Sokaklarda hamile kadın görmek imkansız.</p>
<p>Üstelik üçüncü dünya ülkeleri gibi nüfus ihraç ediyorlar. Kanada&#8217;nın, ABD&#8217;nin cin bilgisayarcıları Rusya&#8217;dan gitme; daha ilginci bankacılık sektörünün gözdeleri de genç Ruslar. Şimdilik Rusya&#8217;nın makbul uzmanları bankacı bürokratlar, yakında bilim adamlarının, Bilimler Akademisi&#8217;ndeki uzmanların da bu kategoriye girmesi temenni edilir ama şimdilik yaşam şartları iç açıcı değil.</p>
<p>Türk ve Rus evliliklerinin sayısının 60 bini geçtiği söylendi. Beraber yaşayanlar bunun birkaç misliymiş. Evlilikler hadisesiz devam ediyor. Rusya petrol gelirleriyle belini doğrulttu. Ama Bilimler Akademisi&#8217;nin raflarında bekleyen araştırma sonuçlarının onda biri sanayiye ve yatırımlara aktarılabilse, yaratılacak zenginliğin petrol gelirlerini 10&#8242;a katlayacağına şüphe yok deniyor.<br />
Petrolden yaşamak sadece Ortadoğu&#8217;yu değil, Rusya&#8217;yı dahi atıl hale getiriyor. Ama şurası bir gerçek: 13 milyonluk Moskova, 5 milyonluk St. Petersburg, Volga kıyısındaki 2 milyonluk Nijni Novgrad gittikçe değişen ve Rusya&#8217;nın zenginliğini çeken şehirler.</p>
<p>Moskova bütün zenginliklerin yüzde 70&#8242;ini elinde tutuyor deniyor. Lomonozof Devlet Üniversitesi yenilenmiş. Restorasyonu yapan şirket Ali İhsan Ahıskalı&#8217;nın. Üniversitenin ünlü Tatyana Kilisesi de restore edilmiş. Bu kadar değişiklik ruhlara da yansıyor. Bezgin ve ürkek talebenin daha çalışkan ve rekabetçi olduğunu anlamak için fazla gayrete lüzum yok.</p>
<p><strong>Rekabetçi gençlik</strong><strong><br />
</strong><br />
Rusya gençliği rekabetçiliği kabul etmiş. Bu tavrın alkol ve sigara tüketimlerine kadar yansıdığı görülüyor. Rusya taşrası ise 21&#8242;inci yüzyılın endüstriyel dünyasında görülemeyecek kadar büyük şehirlerden farklı bir hayatı yani bildiğiniz fakirliği sürdürüyor diyorlar. Bölgesel ve sınıfsal eşitsizlik herkesi yaralar ama bu trajedi bazı halde yaratıcılığı teşvik ediyor.<br />
 <br />
Öte yandan kültürel hayatın öncüleri yeni Rusya&#8217;yı canlandırırken bazı münasebetsizlikler de yok değil. Mesela, bildiğimiz Bolşoy Tiyatrosu uzun bir restorasyon dönemine girdi. Yanı başındaki minik bir tiyatro Bolşoy&#8217;un görevlerini yürütüyor. Burada sahnelenen, Çaykovski&#8217;nin bestelediği Puşkin&#8217;in ünlü eseri &#8220;Yevgeni Onegin&#8221; operasını izlemeye gidiyorsunuz. Perde açıldığında karşınızda Rusya taşrasındaki bir toprak sahibinin özgün evi değil, bir Teksas çiftliğinin yemek salonu var.<br />
Daha beteri devam ediyor, genç kız Tatyana, Yevgeni Onegin tarafından reddedilince garip kabuslar görüyor. Eserle ve çizilen karakterle alakası olmayan bir Tatyana bu. Bir tür Amerikanizm özentisi, tuhaf bir psikanaliz.</p>
<p>Değişim ve dışarıya açılma her zaman o kadar renkli ve kolay olmaz. Rusya Rusya&#8217;dır; Moskova da Moskova. Her ikisi de er geç yolunu bulur. Yalpalama olsa da anane her zaman galip gelir.</p>
<p>Yakın dostun cenazesi</p>
<p>1956 Notre Dame de Sion mezunlarındadır. Mülkiye&#8217;ye girdi. O zamanın Mülkiye&#8217;si ilginç bir okuldu. Anadolu&#8217;nun bağrından kopup gelen zeki gençlerle, İstanbul&#8217;un kolejlerinden ve yabancı okullarından ve asırdide liselerinden mezun olanlar imtihanla girdikleri bu ocakta bir araya gelirlerdi. Mülkiyeliliğin galiba güçlü tarafı da buydu.</p>
<p>Sevin ve Zorlu; adını Montrö müzakereleri sırasında Atatürk vermişti. Adıyla soyadı arasındaki zıtlık, onun trajik hayatını ifade eder. İçindeki insan yakınlığı ve adalet duygusuyla Mülkiye&#8217;nin gençleriyle kaynaştı. Hatta çok sevdiği babası Hariciye Vekili Fatin Rüştü beyin tembihine rağmen okulun siyasi havasını benimsedi. Tabii birçok arkadaşı gibi sükutu hayale uğradı. İktidarın, Prof. Turan Feyzioğlu&#8217;nu vekalet emrini almasıyla babasının üye olduğu hükümete karşı protesto eylemine katıldı. Bir müddet sonra babasının feci sonunu gördü. Trajik hayatını kendi acıları ve tadıyla yaşadı.</p>
<p>Onu üniversite affı çıkınca gördüm. Sınava giriyordu. Gayet takılmalı, sıcak bir arkadaşlık başladı; doğrusu zeki ve inatçı bir kişilik sahibiydi. Güneşli bir kasım günü yani geçen perşembe onu uğurladık. Türkiye&#8217;nin eğitimiyle, dünyaya açıklığıyla, bir yandan muhafazakarlığıyla özgün kuşağına dahildi. Sevin bu ülkenin insanı olmasını bildi. Değişmenin sıkıntılarını en çok 1936-1947 nesli yaşamıştır. O da bu nesildendi.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/degisen-moskova/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Barajlar ve çevre tahribatı</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:03:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[barajlar]]></category>
		<category><![CDATA[çevre tahribatı]]></category>
		<category><![CDATA[ilber ortaylı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=98</guid>
		<description><![CDATA[Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etme çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili, uzun ömürlü üretim sağlayacak ve güzellikleri gömmeyecek kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz
1950&#8242;lerin Türkiye&#8217;sini hatırlayan bizim kuşağın &#8220;baraj&#8221; diye bildikleri Ankara&#8217;nın suyunu sağlayan Çubuk Barajı&#8217;ydı ve biriken su artık yetmemeye başlamıştı. Ülkenin elektrik ihtiyacını temin edecek kaynaklar sınırlıydı. Kontrol altına alınması gereken, dahası [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etme çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili, uzun ömürlü üretim sağlayacak ve güzellikleri gömmeyecek kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz</strong></p>
<p>1950&#8242;lerin Türkiye&#8217;sini hatırlayan bizim kuşağın &#8220;baraj&#8221; diye bildikleri Ankara&#8217;nın suyunu sağlayan Çubuk Barajı&#8217;ydı ve biriken su artık yetmemeye başlamıştı. Ülkenin elektrik ihtiyacını temin edecek kaynaklar sınırlıydı. Kontrol altına alınması gereken, dahası debisi mevsimine göre değişen nehirler sulama için de kullanılır hale gelmeliydi. <span id="more-98"></span></p>
<p>Adnan Menderes iktidarında baraj mühendisleri ortaya çıktı. Doğrusu asırlık Teknik Üniversite&#8217;nin iyi mühendis yetiştirdiği görülüyordu. Türkiye umut bağlayacağı yeni bir gruba sahipti. Bir müddet sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi kuruldu. Dışarıda eğitim görenler de onlara katıldı. 1950-60 arası Celal Bayar&#8217;ın &#8220;bizim su müdürü&#8221; dediği Süleyman Demirel gençti, bilgiliydi, işini takip ediyordu, barajların başındaydı.<br />
Sarıyar Barajı ortaya çıktı. İç Batı Anadolu&#8217;nun bu göz kamaştıran eseri elektrik üretiyordu. Hükümet övünüyordu. Ardından Hirfanlı baraj gölü teşekkül ettirildi; daha düzenli elektrik ve sulamayı öngörüyordu. Seyhan Barajı iktidarın çok &#8220;böyyük&#8221; projesiydi.</p>
<p><strong>Uygarlığın iki yüzü</strong><br />
Muhalefet bu büyüklüğün karşısında susmadı; &#8220;Suyu tutan dağı ve etraftaki tepeleri köstebekler delince bentler çökecek, sular her tarafı basacak&#8221; diye feryat ettiler. Tabii bu olmadı ve baraj projelerine karşı da muhalefetin ciddi bir tenkit ve alternatif proje üretemediği anlaşıldı. Birçok düzeltilebilir yanlış bizim tarihimizde muhalefetin ciddiyetsizliğinden dolayı uygulamaya konmuştur.<br />
Bizim gençliğimizin Türkiye&#8217;si sıkıntı ve enflasyonla boğuşmaya başlamıştı, bunun önemli bir nedeni uzun dönemli baraj yatırımlarıdır. Keban Barajı doğuyu elektriğe kavuşturacaktı ama batıyı kavuşturduğu açık; bir de baraj çevresindeki her sınıf halk arazi istimlak bedeliyle akçalandı, ne yapacaklarını bilemedikleri bu paraları harcamakta kendilerine yardım edenler çıktı.<br />
Ünlü Evliya Çelebi&#8217;nin deyişiyle; &#8220;esnaf-ı melunan-ı menhusan&#8221; denen tipler bölgeye akın etti. Su yükselmeye başlayınca insanlar kaybolan köylerini ve mezarlıklarını sabitleşen gözlerle seyrettiler. Derken bugün dahi herkesi dehşet ve hayranlığa düşüren Atatürk Barajı; &#8220;Türkiye suyumuzu götürüyor&#8221; diye feryat eden Arap devletleri ve sayısız arkeolojik kurtarma çalışmaları ve nihayet yeşeren Harran Ovası&#8230;.<br />
Uygarlığın bir yüzü tatsızdır ama öbür yandan 1960&#8242;lar Türkiye&#8217;sinin karanlık kasabaları aydınlandı, hatta köyler elektriğe kavuştu. Sanayinin yapısı değişti, televizyon eğrisi doğrusuyla her eve girdi. Elektriği şelalelerden veya petrolden değil, Ferhat misali dağları örerek elde eden bir toplum olduk.</p>
<p><strong>Asıl facia Çoruh Vadisi&#8217;nde</strong><br />
Mühendislerimiz gururluydu, haklıydılar. İşte insan yapısı ve iktidar hissinin dönüm noktası böylece nihayet ortaya çıktı. İnsanlar durmayı bilmez. Baraj histerisi başlamıştı; bol alüvyonlu sulardan dolayı ancak 20-25 yıllık kullanımı olan barajlar önce eski eserleri, güzelim bahçeleri, fauna ve florası ile yani hayvan ve bitki örtüsüyle Fırat kıyısındaki muhteşem Halfeti&#8217;yi sulara gömdü.<br />
Diğer bir projeyle eski çağların Zeugma&#8217;sı su altında kaldı; Halfeti&#8217;ye ses çıkarmayanlar beynelmilel ekran karşısında iyi &#8220;show&#8221; yaptılar doğrusu. Neydi o bazılarının taktıkları, &#8220;rescue team&#8221; yazılı pazubentler! Sonra bir yeni baraj projesiyle Hasankeyf beynelmilel bir karşı kampanyaya konu oldu.<br />
Asıl facia Çoruh Vadisi&#8217;nin sular altında kalacak olmasıdır. Zamanları ve medeniyetleri temsil eden bir sürü orijinal eser, nadir bitki ve hayvan cinsleri yok olacak. Telafi edilemeyecek doğanın yanında, Yusufeli&#8217;nin ve vadinin orjinal folkloru, bu folkloru yaratan sevimli köylüler orayı terk edecekler.<br />
Barajın üretim süresi de boyu posu ve kapsadığı alanla pek münasip değil.<br />
Artık baraj yoluyla pahalı ve geçici elektrik elde etmek çılgınlığından vazgeçmeli; daha ciddi, etkili ve uzun ömürlü üretim sağlayacak kaynakları yaratma konusunda düşünmeliyiz. Türk mühendisleri niteliklidir. İki asırlık eğitim ve birbiriyle rekabet eden tanınmış eğitim kurumları Sibirya&#8217;yı, Orta Asya&#8217;yı, Ortadoğu&#8217;yu fetheden projeleri gerçekleştiriyorlar. Mesleklerini biliyorlar.<br />
Ama şurası gerçek, beş sene Gümüşsuyu&#8217;nda, Maçka&#8217;daki okullarında okuyanlar Galata Köprüsü&#8217;nü geçip eski İstanbul&#8217;un zenginliklerini taramış değillerdir. İçlerinde Ayasofya ve Süleymaniye&#8217;ye gitmeyenler vardır. Bazıları için maalesef geldikleri güzelim köyler sadece sıkıntı ve bakımsızlık demektir.</p>
<p><strong>Bize düşen görev</strong><br />
Projelerinde ve hesaplamalarında o toprağın altı ve üstünü çok hesaba katmazlar. Nitekim bazı ünlü mimarlarımız için de İstanbul&#8217;un ahşap konaklarının gençliklerinde oda oda kiracı olarak oturdukları sıkıntılı günlerle eşanlamlı olması gibi. Onlar için Süleymaniye sıkıntılı gençliktir. Fatih&#8217;i dönmemecesine terk etmişlerdir. Projelerinde ve düşünce dünyalarında bunlar güzellik değil, sıkıntılı unsurlar olarak yer alır.<br />
Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi yeni kurulan üniversitelerin arkeoloji bölümleri için örnek sayılacak bir çalışma başlattı. Bergama civarındaki Allianoi&#8230; Roma çağının Batı Anadolu&#8217;sunda çok ünlü bir kaplıcaydı. Roma tedavi sisteminin nadide örneklerini her yanında görüyorsunuz.<br />
Allianoi kaplıcalarının geçirdiği ilk tahribat Özel İdare eliyle oldu. Şimdi ise yakınında yükselen baraj buraları da yutacak ve o güzel çevre bir daha görülmeyecek. Dr. Ahmet Yaraş ve ekibi hiç yüksünmeden her gelene kalıntıları gösteriyor ve barajın durdurulması için talepte bulunuyor. Çevreye dikkat ediyorlar ve restorasyona önem veriyorlar. Kampanya afişleri her yeri sarmış.<br />
Doğrusu Roma uygarlığının her iyi korunmuş kalıntısı bizim gibi imparatorluk çocukları için bir görev olmalı. Ecdadın fethettiği ülkenin güzelliğini de hissetmeliyiz. Çünkü burası çok güzel bir yurt parçası. Allianoi faciasından dönüş yok gibi. Üretilecek enerji de zamanı ve miktarı itibarıyla hiç de alkış tutulacak şey değil. Bu baraj isterisinden kurtulmanın zamanı geldi. Lütfen artık güzellikleri gömmeyecek, muassır teknolojilerden istifade edelim.</p>
<p>Milliyet Pazar / 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/barajlar-ve-cevre-tahribati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
