<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YazBoz.org, Türkiye Güncesi &#187; Halil Berktay</title>
	<atom:link href="http://www.yazboz.org/category/yazarlar/halil-berktay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazboz.org</link>
	<description>Türkiye, Tarih, Kültür</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Oct 2009 06:55:22 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Sol ve Demokrasi</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/09/sol-ve-demokrasi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/09/sol-ve-demokrasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 11:54:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[sol ve demokrasi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=90</guid>
		<description><![CDATA[Robespierre’den Marksizme
Montesquieu’nün Kanunların Ruhu ile attığı düşünsel temeller üzerinde, olağan demokratik rejimlerde siyaset hukukun üstünlüğüne tâbidir. Buna karşılık iki tür rejim : (a) proletarya diktatörlüğü teorisi ve pratiği; (b) İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi (biraz genişletirsek, her çeşit “millî-devrimci diktatörlük”), hukuku belirtik biçimde siyasete tâbi kılar. 
Her iki istisnada da siyaset, meşruiyetini şu veya bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Robespierre’den Marksizme</strong><strong></p>
<p></strong>Montesquieu’nün <strong>Kanunların Ruhu </strong>ile attığı düşünsel temeller üzerinde, olağan demokratik rejimlerde siyaset hukukun üstünlüğüne tâbidir. Buna karşılık iki tür rejim : <strong>(a) proletarya diktatörlüğü teorisi ve pratiği</strong>; <strong>(b) İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi </strong>(<em>biraz genişletirsek, her çeşit “millî-devrimci diktatörlük</em>”), hukuku belirtik biçimde siyasete tâbi kılar. <span id="more-90"></span></p>
<p>Her iki istisnada da siyaset, meşruiyetini şu veya bu tür bir devrimden alır. Bu noktada, Hitlercilik eleştirisini <strong>Weimar </strong>Türkiyesi’ne taşımadan önce <strong>Sol geleneğimizle de biraz hesaplaşmalıyız.</strong> Zira hukuk ve demokrasinin küçümsenip araçsallaştırılmasını, 20. yüzyılda “<strong>burjuva demokrasisi</strong>”nin diğer büyük düşmanıyla, yani Faşizmle paylaştık maalesef. Ne kadar paylaşmış olduğumuz, bugün <strong>ulusalcılığın Sol düşünce kırıntılarını piçleştirerek de olsa kullanmasına </strong>(<strong>faraza nasyonal sosyalist işçi partisi liderinin, “Cumhuriyeti düşmanlarına karşı savunmak için her yöntem meşrudur” deyip “TSK’nın silâhları”ndan dem vurmasına</strong>) yansıyor.</p>
<p>Fransız Devrimi, çok önemli bir açıdan <strong>“ilk” </strong>devrimdi : Teorisizdi, hazırlıksızdı. 1789 başlarına baktığımızda, ortada devrim yapmayı öngören kimse yoktu. Hattâ yerleşmiş bir devrim nosyonu bile mevcut değildi. İlk ve son defa Fransız Devrimi, süreç içinde kendi teorisini el yordamıyla yaratmaya çalışacak &#8212; ve <strong>“ilk aşk</strong>” gibi bu koşullar da bir daha hiç tekrarlanmayacak; bundan böyle, bir sonraki devrimi özleyen, amaçlayan, programlaştıranlar hep varolacaktı.</p>
<p><strong>Kamu Selâmeti Komitesi</strong>’nin, büyük bir kriz karşısında giriştiği olağanüstü iktidar pratiğinin, “<strong>devrimin kanunu bütün kanunların fevkindedir</strong>” gerekçesiyle savunulması, teoriyi el yordamıyla yaratmanın tipik örneğiydi. Bu çizgi, Robespierre ve Saint-Just’den başlayıp Marx’tan geçerek Lenin’e ulaştı.</p>
<p>1792-93’te devrim gerçekten tehdit altındaydı ve <strong>Jakobenler</strong>, Viyana’nın soylu mülteci ordularını topyekûn bir seferberlikle durdurmayı başardılar. Ama bu bile, ihtilâl yönetimi uygulamasının çok fazla kan dökmesini, can almasını beraberinde getirdi (<em>ve zaten bu nedenle ‘94’te çöktü). </em>Marx ise Fransız Devrimi modelini mutlaklaştırdı; aşırı-teorileştirdi. Bundan hem devrimlerin zorunluluğu, dolayısıyla evrenselliğini türetti (<em>ki, açıkça yanlıştır</em>). Hem de Jakobenizm tecrübesini proletarya diktatörlüğü teorisine temel yaptı. Bu tecrübeyi iki başka teoremle birleştirdi :<strong> (i) </strong>siyasal üstyapının ekonomik temele uygunluğu (<em>kapitalist üretim tarzı üzerinde, burjuvazinin devleti yükselir</em>); <strong>(ii) </strong>her olay ve kurumun illâ bir sınıf karakteri olması gerektiği (demek ki mevcut demokrasi, burjuva demokrasisidir). Bir adım daha ileri gitti : “<strong>burjuvazinin sınıf tahakkümünün maskesi</strong>” dedi. O “<strong>sınıf tahakkümü</strong>” de diktatörlüğe indirgenince (<em>ki bu da çok şüpheli bir sıçramaydı</em>), ortaya <strong>“burjuva demokrasisi = burjuva diktatörlüğü”</strong> denklemi çıktı.</p>
<p>Geçmişe bakınca bu kadarı “<strong>fazla diyalektik</strong>” gözüküyor; aforizmatik parıltısının ardında, şaibeli bir silojizm saklı. Ayrıca günümüz tarihçiliği, modernitenin çeşitli (<em>siyasal, kültürel, ideolojik vb</em>) boyutlarının hepsini, doğrudan ekonomiden türetmiyor; daha çok, farklı alanlarda, farklı tempolarda yürüyen süreçlerin, belirli bir tarihsel konjonktürde üst üste binip birbirleriyle rezonansa girmesi gibi düşünüyor. Bu da modern devleti mutlaka <strong>“burjuvazinin devleti = burjuva demokrasisi </strong>= burjuva diktatörlüğü” gibi kavramlaştırmamaya olanak tanıyor.</p>
<p>Öyle veya böyle;<strong> Marx ve Engels, kendi zamanlarının demokrasisini hemen sadece kusur ve güdüklükleri üzerinden okudular.</strong> Yansıttığı kuvvet dengelerini ebedî saydılar. Ona eşlik eden siyasal kültürün özerkliği ve özerk gelişme olanakları üzerinde pek kafa yormadılar. Demokrasinin içinin çok farklı sosyal ilişkiler ve daha ileri bir kültürle doldurulması olasılığını kaale almadılar. Son tahlilde, demokrasiyi hor gördüler.<strong> Demokrasi = burjuva diktatörlüğü </strong>ise, çözümü “<strong>zıddı</strong>”nda (<em>daha doğrusu, zıddı sanılanda), </em>yani “<strong>proletarya diktatörlüğü</strong>”nde aradılar.</p>
<p>Ve tabii bütün bunların, <strong>Sol’un demokrasi ile ilişkisi bakımından ağır sonuçları oldu</strong>.</p>
<p><strong>Lenin, Stalin, Mao ve Çin </strong></p>
<p>Gene de Marx, başlangıçta proletarya diktatörlüğünü kısa bir devrim ânı için öngörmüştü. <strong>Weydemeyer</strong>’e 5 Mart 1852 mektubunda, özgün fikrim “<strong>sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götüreceği; bu diktatörlüğün ise bütün sınıfların ilgasına ve sınıfsız bir topluma geçişi oluşturacağı</strong>”dır, diyordu.</p>
<p>O sırada bu <strong>“geçiş</strong>”in hızla &#8212; <em>gelişmiş ülkelerde, siyasal devrimin hemen ardından -</em>- gerçekleşeceği düşünülmekteydi. Marx, ilk defa <strong>Gotha Programı’nın Eleştirisi</strong>’nde (1875), gelecek projesinin “<strong>sosyalizm eşittir komünizm</strong>” özdeşliğini kırdı. <strong>Sosyalizmi iki döneme ayırdı.</strong> Sınıfsız bolluk toplumu olarak komünizm, ancak uzak bir gelecekte kurulabilirdi. Devrim ile komünizm arasında ise, henüz eski düzenin temelleri üzerinde yükselen sosyalizm aşaması yatıyordu. Artık proletarya diktatörlüğü, “<strong>sosyalizm tarihî dönemi</strong>”nin tamamı için geçerliydi.</p>
<p><strong>Sovyet devriminde emperyalist müdahale ve iç savaş, diktatörlüğe fiilî ihtiyacı güçlendirdi</strong>. Stalin’in <strong>“ikinci devrim</strong>”inin <em>(yani kollektivizasyon ve hızlı sanayileşmenin)</em> de, pratikte olmazsa olmaz koşulu diktatörlüktü. Üretim araçlarının mülkiyeti dönüştürüldükten sonra bile, en azından <strong>“tek ülkede sosyalizm</strong>”i çevreleyen <strong>“emperyalist kuşatma</strong>” nedeniyle, geri dönüş tehlikesi hâlâ geçerli ve proletarya diktatörlüğü teorice gerekli gösterildi. Bütün bunlara <strong>Mao,</strong> son bir aşırılığı : <strong>“revizyonizm</strong>”i önlemek için “<strong>meta üretiminin ve bireyciliğin</strong>” kökü kazınıncaya dek proletarya diktatörlüğünün (<em>içimizdeki şeytana karşı da</em>) gerekli olduğunu ekledi.</p>
<p>Böylece <strong>teoride proletarya diktatörlüğü habire uzadı ve kalıcılaştı</strong>; sona erişi<strong> “ölme eşeğim ölme</strong>” ahretine ertelendi. “<strong>Burjuva hukuku”</strong> ile “<strong>proleter hukuk”</strong> ayırımı, demokrasi gibi hukukun da aşağılanmasını beraberinde getirdi. Almanya’da radikal Sağın genç yıldızı, parlamenter demokrasiye ve <strong>“köksüz</strong>” liberalizme düşmanlığıyla ünlü <strong>Carl Schmitt</strong>, Führer’i en yüce yargıç ilân etmiş; <strong>Hans Gerber </strong>de, adaletin “<strong>soyut ve özerk bir değerler sistemi</strong>” olamayacağını işleyerek, hukukun temelindeki ahlâkın görelileştirmesine katkıda bulunmuştu (<em>İttihatçı ön-faşizminin edebî temsilcisi Ömer Seyfeddin’in, genel insanlık değer ve faziletlerinden nefretine ayrıca döneceğim</em>).<strong> Schmitt </strong>ve <strong>Gerber</strong>’lerinkine benzer bir rolü SSCB’de üstlenip, 1935’ten itibaren SSCB Başsavcısı olan <strong>Andrey Vishinsky</strong>, “<strong>sınıf hukuku</strong>”nun özerk olamayacağını, “<strong>devletten ayrı düşünülemeyeceğin</strong>i” savladı (<em>Richard Overy, The Dictators, 289, 291-3, 294-5</em>). 1923 darbe girişiminden sonra Hitler’i kurtaran mahkemenin başkanı, milliyetçi Sağa sempatisiyle ünlü <strong>Georg Neidhart</strong>, bir; <strong>Vishinsky</strong>, iki &#8212; <strong>TESEV</strong> raporunda zikredilen “<strong>hukuk mukuk dinlemem</strong>” zihniyetinin mücessem, müşahhas temsilcileriydi.</p>
<p><strong>Proletarya diktatörlüğü genel, proleter hukuk özel teorisi, pratikte korkunç insan acılarına yol açtı</strong>. Sadece Stalin terörünün doruğunda, <strong>İçişleri Komiseri Nikolay Yezhov’</strong>a atfen <strong>Yezhovşçina </strong>denen 1937-38 yıllarında, Sovyet arşivlerinden yeni elde edilen rakamlara göre <strong>681,692 kişi idam edilirken, 634,820 kişi de kamplara gönderildi </strong>(<em>Overy, s. 195’teki tablo</em>). 1990’da Gorbaçov, 1930-53 arasında toplam 786,098 idam hükmü verildiğini açıkladı. Stalin’in ölümünden sonra politika yumuşatılsa da, Lenin’in gerek <strong>Devlet ve İhtilâl</strong>, gerek <strong>Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky</strong>’de, hiçbir kural ve yasayla sınırlı olmadığını defalarca vurguladığı <strong>diktatörlük teorisi, uygulamanın nihaî dayanağı olmaya devam etti</strong>. <strong>Kruşçev</strong>’in 1956’dan sonra “<strong>sosyalist legalite”</strong>yi onarma yönündeki cılız çabalarına karşın, parti ve devlet hep hukukun üzerinde kaldı.</p>
<p>Demokrasiyi ve hukuk devletini üretemeyişin sonuçları hayatın her alanına yansıdı. Halkı karşısına aldı. Ekonomiyi ve yaratıcılığı mahvetti. SSCB bu yüzden çöktü. Çin’de, tek-parti diktatörlüğü artık kapitalist bir ekonominin tepesinde oturuyor. Bunun adı, “<strong>sosyalist siyasî sistem</strong>.” Ve mahkemeler (<em>hâlâ</em>) özerk ve dokunulmaz değil. Uygulama çizgileri, kanunları nasıl yorumlayacakları, ne tür kararların arzu edilir olduğu, merkezden bildirilmeye devam ediyor.</p>
<p><strong>Weimar, Koestler, Joseph Brodsky</strong><strong></p>
<p></strong>Peki ne diyebiliriz, 1917-19’da kopan farklı Sol’ların demokrasi deneyimi için ? İkinci Enternasyonal’in emperyalist savaşa direnebilecekken direnmemesi, hâlâ en büyük günahı olarak gözüküyor. Ama şu da bir gerçek : Yasal ve parlamenter mücadeleye sadık kaldıkları için <strong>Bolşeviklerce</strong> lânetlenen <strong>Sosyal Demokratlardır </strong>ki, kendi hatâ ve lekelerine karşın, uzun vâdede demokrasiyi gerçekten özümseyebildiler. Özellikle 1945’ten sonra, ülkelerinin değişimine, sosyal adaletin gelişmesine büyük katkıda bulundular. Bugünkü Avrupa Birliği ve demokrasisini onlarsız düşünmek olanaksız.</p>
<p>Buna karşılık, <strong>devrimci Sol</strong>’un demokrasi performansı için çok iyi şeyler söylemek mümkün değil.</p>
<p>Birincisi, <strong>“burjuva demokrasisi = burjuvazinin diktatörlüğü</strong>” dendiği anda, demokrasiyi doyasıya savunmak çok zorlaştı komünistler için. Araya teoriden kaynaklanan içsel kısıtlar, tutukluklar girdi. İtalya’da Faşizmin zaferinin ardından Almanya’da Nazizm yükselirken, tam da <strong>Weimar</strong>’da her şey bıçak sırtındayken, Hobsbawm’ın deyimiyle <strong>“cinnet</strong>” geçirdi Komintern. 1931-34 arasında Sosyal Demokrasiyi<strong> “sosyal faşizm</strong>” olarak tanımlayıp, Nazizmden de tehlikeli ve baş düşman ilân etti. Üstelik bu çizgiyi, Hitler iktidara geldikten sonra, komünistler dahil bütün muhalefet tutuklamalar, işkenceler, katliamlarla ezilirken, KPD mahvedilmiş ve <strong>Thaelmann</strong>’ın kendisi hapisteyken, daha iki yıl sürdürdü. “<strong>Faşizme karşı birleşik cephe</strong>” stratejisi ancak 1935’te, <strong>Komintern</strong>’in Yedinci Kongre’sinde &#8212; Mussolini başbakan olduktan tam 13 yıl sonra &#8212; kabul edildi. <strong>Dimitrov</strong>’un ünlü raporu tumturaklı ama hazindir. Tavsiyeleri birer haşiyedir maziye. Bu faciada, demokrasiyi küçümsemenin payı ölçülemez.</p>
<p>İkincisi, <strong>“burjuva demokrasisi = burjuva diktatörlüğü</strong>”nin karşısına dikilen <strong>“proletarya diktatörlüğü = proleter demokrasisi</strong>”, hâzâ diktatörlük oldu da, demokrasi olamadı hiçbir zaman. Olamadığı gibi, bir de kendi ülkelerinde muhalefetteki komünistleri ve sempatizanlarını, SSCB’nin, Doğu Avrupa’nın, Çin’in anti-demokratikliğini savunmanın, <strong>“siz asıl emekçi halkın durumuna bakın</strong>” ya da “<strong>bunlar emperyalist yalanlardır</strong>” demenin &#8212; birden “<strong>sözde soykırım yalanı</strong>” geliverdi aklıma; bu da nereden çıktı şimdi ? &#8212; ahlâki vebali ve zilletiyle yüzyüze bıraktı. Onyıllar boyu yozlaştık bu yüzden; çifte standartlılık içimize işledi.</p>
<p>Bırakalım, “<strong>halk demokrasi</strong>”lerindeki absürd tasfiye dalgalarını. (<em>İki yıl önce Sabancı’da Komünizmi Hatırlamak dersini birlikte verdiğimiz, 80’lik Janos Bak, merkez komitesi yedek üyesi olduğu Macar komünist gençlik örgütünden 1955-56’da ansızın atılışını, bir hafta sonra da kendisini atanın atılışını anlatmıştı. Arthur Koestler’in Darkness at Noon’unu okuyun, yeter.</em>) Joseph Brodsky’yi alalım. 1940’ta doğan Brodsky, giderek ünlenen şiirleri resmiyetin hoşuna gitmediğinden, 1963’te basında <strong>“asalaklık</strong>” ile suçlanması Şubat 1964’te yargılanmasına dönüştü. Kimlik tesbiti sırasında şu konuşma geçti :</p>
<p><strong>Hâkim :</strong> Mesleğin ?<br />
<strong>Brodsky :</strong> Çevirmen ve şair.<br />
<strong>Hâkim</strong> : Kim seni şair olarak tanıdı ? Seni şairlerin saflarına kim kaydetti ?<br />
<strong>Brodsky</strong> : Kimse. Beni insan ırkının saflarına kim kaydetti ?</p>
<p>Uydurmuyorum; Gogol veya Kafka’dan da almadım. 24 yaşındaki Brodsky suçlu bulundu ve beş yıla mahkûm edildi. Arhangelsk yakınlarındaki bir kampta 18 ay süreyle odun kesti, gübre taşıdı ve taş kırdı. 1972’de SSCB’den atıldı. Rusçanın en büyük şairi olarak tanındı. 1987’de Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1996’da öldü.</p>
<p>Ne zaman okusam tekrar utanıyorum.<strong> Bulgakov’un Usta </strong>ve Margarita’sındaki “<strong>Yazarlar Birliği</strong>” hicvini, ben bu diyalog sayesinde daha iyi anladım.</p>
<p>Sovyetleri mi Türkiye tecrübesine referans yoluyla tarif etmeli ? O zaman bu hâkim “<strong>Nevzat Tandoğan kafalı</strong>” diye nitelenebilir. Hani, “<strong>bu ülkeye sosyalizm gerekirse onu da biz yaparız, size ne oluyor ?”</strong> demiş ya. Ya da Türkiye’yi mi Sovyet tecrübesine oranlamalı ? Sanatçıları, düşünürleri resmiyetin kalıplarına sığdırmaya, olmazsa silmeye çalışanları; 301 yanlıları; alınterinin, göz nurunun karşılığını alan Orhan Pamuk’a Brodsky (<em>veya Pasternak</em>) muamelesi çekenleriyle.</p>
<p>Kaynak: Ocak, Şubat 2008<br />
Kaynak: <a href="http://www.kuyerel.com/">www.kuyerel.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/09/sol-ve-demokrasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasal iyimserlik, kültürel kötümserlik</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/09/siyasal-iyimserlik-kulturel-kotumserlik/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/09/siyasal-iyimserlik-kulturel-kotumserlik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 11:53:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel kötümserlik]]></category>
		<category><![CDATA[siyasal iyimserlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Bir eleştiri aldım, yakın bir arkadaşımdan. “Karamsarlığın yazılarını ‘zevkle’ okumayı dışlıyor. Ben senin kadar karamsar değilim; zaten sen de karamsar değilsin de, faşizm üzerine yazdıkların uyarıcıdan öte korkutucu. Türkiye’de de, özlediğimiz karşılaştırmalı, geniş açılı bakışa yaklaşımlar oluyor zaman zaman. Kürt deyince İrlanda ya da Bask örnekleri konuşuluyor artık. Başka yerlerde benzer sorunlar olabileceği, bunların çeşitli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a>Bir eleştiri aldım, yakın bir arkadaşımdan. “<strong>Karamsarlığın yazılarını ‘zevkle’ okumayı dışlıyor. Ben senin kadar karamsar değilim; zaten sen de karamsar değilsin de, faşizm üzerine yazdıkların uyarıcıdan öte korkutucu. Türkiye’de de, özlediğimiz karşılaştırmalı, geniş açılı bakışa yaklaşımlar oluyor zaman zaman. Kürt deyince İrlanda ya da Bask örnekleri konuşuluyor artık. Başka yerlerde benzer sorunlar olabileceği, bunların çeşitli yollardan çözülebileceği, istediğimizden yavaş bile olsa konuşulabiliyor</strong>.”<br />
<span id="more-88"></span><br />
Galiba üç kademeli bir yanıtım var. <strong>İlki şu </strong>: belki karamsar değil kızgın demek<br />
daha doğru olur(du). Bunu daha kolay kabul ederim. Evet, <strong>son iki-üç yılın olayları karşısında, herhalde çok birikmiş, acı ve soğuk bir öfkenin içinden yazıyorum. [b]Uzun süre seyrettik, ulusalcılığın yükselişini.</strong> Asla spontanebir milliyetçi dalga değildi bu; son üç yılı bir bütün olarak gözden geçirdiğimizde, <strong>derin devletin psikolojik harekât birimlerinde tezgâhlanmış bir senaryonun adım adım sahneye konduğunu görebiliyoruz.</strong> Bu koreografi, en üst düzeyde, darbeci zihniyettekilerin anayasal sınırları da, parlamentonun üstünlüğünü de tanımaksızın, doğrudan siyaset arenasına inerek adetâ haftalık demeçlerle hükümetten farklı bir “<strong>millî çizgi”</strong> formüle etmesinden, sözümona cumhuriyetçilik ve laiklik kisvesi altında<strong> (a) </strong>diktatörlüğe yatkın, hukuk ve ahlâk normlarından kopmuş bir manevî evren;<strong> (b)</strong> neo-nasyonalist, faşizan bir kitle hareketi; <strong>(c) </strong>özellikle taşrada yeni fedai çevreleri yaratılmasına kadar uzandı. Hrant Dink’in canını aldı; Anayasa Mahkemesini dahi göz göre göre siyasete âlet etti; ancak 22 Temmuz seçimlerine toslayıp biraz duraladı. Ne ki, şimdi bile hem <strong>Kürt sorununu yeniden militarize etme çabasını, hem Şemdinli üzerinden toplumsal vicdana meydan okumayı sürdürüyor</strong>. Ne kadar korkunç bir dönem yaşadığımızın tam farkında mıyız acaba ? Ben de bunun karşısında, ulusalcılığın evrensel çerçeve ve parametrelerini: Faşizm ve Nazizm ile ne kadar örtüştüğünü hatırlatmak; Türkiye’yi nereye getirmek istediğini (<em>kısmen de getirdiğini)</em> sergilemek istiyorum.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> “<strong>Weimar Türkiyesi</strong>” metaforu, zaten bir kaderi değil, iki olasılığı ifade ediyor.</p>
<p>Bir bıçak sırtı : <strong>demokrasi gelişebilir, ama tersyüz de olabilir</strong>. Bence tersyüz olması tehlikesi ciddi. Geçen iki yılda daha ciddiydi belki, ama hâlâ ciddi. Zira örneğin AB olumsuz; Sarkozy’nin, Merkel’in, Papadopulos’un benmerkezci dargörüşlülüğü, demokratikleşmenin Avrupa özendiricisini yokediyor. Diyeceksiniz ki, AB’yi yazmıyorsun. Doğru, ama Avrupa faktörü de dahil, Türkiye&#8217;nin kültürel hallerini yazıyorum.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> ve bence en önemlisi de bu zaten : <strong>kültür, siyasal kültür, kamusal kültür, medya kültürü sorunları.</strong> Salt siyasal kertede, evet, bazı olumlu belirtiler var. <strong>Cumhurbaşkanı ile AKP ve hükümet önderleri, DTP’nin kapatılması dâvâsına karşı çıktı</strong>. Keza, son Kuzey Irak krizinin çok üzerinde durulmayan bir paradoksu, hükümetin ilginç manevralarla Kürt meselesini askerlerin elinden alması oldu. Başka örnekler de, AKP’nin bir ara Menderes’i ve Demokrat Parti’yi andıran zafer sarhoşluğundan kısmen ayıldığına, 2002-2004 yıllarının reform atılımının sürebileceğine işaret ediyor.</p>
<p>Ne ki, bir de kültür diye muazzam bir sorun var. <strong>Son otuz yılın eğitim felâketi, </strong><strong><br />
<strong>Milliyetçi Cephe ile başladı, 12 Eylül rejimiyle derinleşti. Son iki-üç yılın ulusalcı tırmanışı, bunun üzerine bindi ve çok kötü bir siyasal kültür yarattı</strong></strong>. Açıkçası, kentli orta ve yukarı-orta sınıfları ifsâd etti, evrensel insanlık değerlerinden kopardı, faşistleştirdi, (<em>Etyen Mahcupyan’ın deyimiyle</em>) “<strong>ulusal cinnet”</strong>e itti. Bir düşünün : bu ülke, biricik Nobel’ini bile kutlayamadı; Orhan Pamuk’un değersiz, İsveç’in ise güya soykırımcı olduğuna<strong> “ikna</strong>” edildi. Ben sıkıldım, onyıllar boyu siyasal iyimser olmaktan. <strong>“Diktatörlüğün manevî evreni</strong>” dediğim bu kültür değişmedikçe, siyasî olumluluklar hep çok sınırlı kalacak. Onun için, yeni bir demokratik kültür birikimi uğruna, siyasetin kültürel arkaplanlarını deşmeye çalışıyorum.</p>
<p>Kaynaj: Taraf, Aralık 2007<br />
Kaynak: <a href="http://www.kuyerel.com/">www.kuyerel.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/09/siyasal-iyimserlik-kulturel-kotumserlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
