<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YazBoz.org, Türkiye Güncesi &#187; Yazarlar</title>
	<atom:link href="http://www.yazboz.org/category/yazarlar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazboz.org</link>
	<description>Türkiye, Tarih, Kültür</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Oct 2009 06:55:22 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bilim fanatizmi</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-fanatizmi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-fanatizmi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:41:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nuray Mert]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=147</guid>
		<description><![CDATA[Geçen hafta yazdığım, &#8216;Bilim budalalığı&#8217; başlıklı yazıma, İsmet Berkan&#8217;dan cevap geldi. Yani konuyu bir kez daha ele almak vacip oldu. Haftada iki kez yazdığım için, ben cevapları daha kısa ve özet halde ifade etmek durumundayım.

Önce, ben okullarda bilimsel bilgiye dair eğitim verilmesin falan demiş değilim, dolayısıyla medreselerde bir tarihten sonra pozitif bilimlere dair derslerin kaldırılması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=1"></a>Geçen hafta yazdığım, &#8216;Bilim budalalığı&#8217; başlıklı yazıma, İsmet Berkan&#8217;dan cevap geldi. Yani konuyu bir kez daha ele almak vacip oldu. Haftada iki kez yazdığım için, ben cevapları daha kısa ve özet halde ifade etmek durumundayım.<br />
<span id="more-147"></span><br />
Önce, ben okullarda bilimsel bilgiye dair eğitim verilmesin falan demiş değilim, dolayısıyla medreselerde bir tarihten sonra pozitif bilimlere dair derslerin kaldırılması bu tartışmanın konusu değil. İkincisi, Berkan, &#8216;Din bilim değildir, inançtır&#8217; demiş, doğrudur. Ben &#8216;Din bilimdir&#8217; demedim, bilimin nefesinin tükendiği alanlara dair inanç veya spekülasyon alanıdır iddiasındayım. Bilimin nefesinin tükendiği konulara örnek de verdim. Berkan bunların konuyla alakası olmadığını söylüyor, oysa tabii ki var.</p>
<p>Bilim, teknolojiye indirgenemez &#8216;Evreni kavrama gayretidir&#8217; diyor. Evet, bilimsel bilgi temelli Aydınlanma felsefesinin iddiası, umudu buydu. Ben de diyorum ki, bu gayret bugüne kadar varoluşa dair temel soruları çözmekte işe yaramadı. Bazılarımız, bilimin hayatın ve evrenin sırrını bir gün mutlaka çözeceğine inanıyorlar. Olabilir, böyle bir umut taşıyabilirler, ama ben kendilerine katılmıyorum. Ortada geleceğe yönelik bir inançtan başka bir şey yok. Bu noktada inandığımız şeyler farklı.</p>
<p>Aydınlanma felsefesi, bilimsel düşünceyi temel alan dünya görüşünün, toplumsal siyasal meseleleri de halledeceğini iddia ediyor, umuyordu. Öyle olmadı. İnsanlar, ortaçağda da birbirlerinin gözünü oyuyordu, bugün de bu noktadan uzaklaşmış falan değiller. Hâlâ savaşıyorlar, hâlâ suç işliyorlar, hâlâ yaşama dair sıkıntılarla boğuşup duruyorlar. Tam da bu nedenle, iki büyük dünya savaşı, Avrupa&#8217;da Aydınlanma felsefesine olan inancı derinden sarstı.</p>
<p>Dahası, bilimsel bilginin gelişmesi, örneğin savaşlara engel olmadı, ama teknolojik gelişme savaşları daha fazla can alacak hale getirdi.</p>
<p>İletişim teknolojisinin gelişmesi, sıradan suçların yerine daha karmaşık şuç biçimleri doğurdu. Avrupa&#8217;da çok ciddi bir sıkıntı haline gelen çocuk pornosu endüstrisi bunun bir örneği. Kesip, yemek için internetten kurban arayıp, bulan ve planını gerçekleştiren bir Alman mühendis bunun diğer bir örneği. Diğer taraftan, bilim ve teknolojinin sınırsız tüketim ideolojisi ile birleşmesi, küresel ısınma gibi gezegenin sonunu getirecek tehlikelere yol açtı.</p>
<p>Demek ki neymiş? İnsana ve evrene dair felsefi bir telakki ile tartışılmayan bilimsel gelişme, yarar sağladığı kadar zararlı olabiliyormuş. Daha önemlisi, bilim insan hayatı konusundaki temel meseleleri çözmüyormuş, bu sorular hâlâ felsefi düzeyde tartılması gereken konularmış. Söylediğim özetle bu.</p>
<p>Nedense, fanatizm hep dine atfedilen bir şey, oysa çağımızda bilim fanatizmi de söz konusu ve bilim budalalığından kastettiğim bu. Bilimsel bilgi de, &#8216;Hayata dair bilgilenme çeşitlerinden biri ve sınırları var&#8217; dediğinizde kıyamet kopuyor. Dahası, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi gibi siyasal bir kurum, bu tartışmada taraf olmanın ötesinde bağlayıcı karar alabiliyor. Okullarda bilimsel bilgi öğretilmesin diyen yok, ama bilimsel bilgi mutlak gerçek yerine konulmasın deme hakkımız yok mu?</p>
<p>Bir dine mensup, inançlı insanların, insanlığın tüm kusur ve suçlarından sorumlu bir inancın temsilcileri olarak, hep alttan alması gerektiği yönünde muamele o kadar yaygınlaşmış ki, azıcık itiraz etseniz, olay Kanuni devrindeki Ebussud Efendi&#8217;ye kadar gidiyor. Dahası, dini düşünce o kadar türbe ziyareti, cenaze namazı, mahalle imamına indirgenmiş vaziyette ki, insanlığın yüzlerce yıl dünyayı algılama yolu olarak, zenginliği içinde kimsenin ilgisini çekmiyor, &#8216;İnanılması emredilen şeyler&#8217; deyip geçilebiliyor. Sanki inananların tümü &#8216;düşünce tembeli&#8217; olduğu için ve neredeyse matematikten sınıfta kaldığı için kolayından dindar olmaya karar vermiş gibi, bir düşünce hazinesini kolaylıkla rafa kaldırma cesareti gösterilebiliyor. Benim itirazım bu yaklaşıma.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235791">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235791</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-fanatizmi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim Budalalığı</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-budalaligi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-budalaligi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:40:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nuray Mert]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, &#8216;Eğitimde Yaratılışcılık Tehlikeleri&#8217; başlıklı 1580 No&#8217;lu bir karar almış, bizim gazete de pazar günü, bu haberi, &#8216;Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit&#8217; ve &#8216;Evrimin öğretimi demokrasi için şart&#8217; manşetleri ile verdi. 
Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı.
Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=1"></a>Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, &#8216;Eğitimde Yaratılışcılık Tehlikeleri&#8217; başlıklı 1580 No&#8217;lu bir karar almış, bizim gazete de pazar günü, bu haberi, &#8216;Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit&#8217; ve &#8216;Evrimin öğretimi demokrasi için şart&#8217; manşetleri ile verdi. <span id="more-145"></span></p>
<p>Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı.</p>
<p>Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir &#8216;teori&#8217;dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır.</p>
<p>Hele, insan hakları ve demokrasi gibi konuların, evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur. Modern tarihte evrim teorisiyle, toplumsal ve siyasal konuların örtüştürülmeye çalışıldığı anda, sosyal Darwinizm anlayışı gibi, faşizme arka plan oluşturan bir facia yaşanmıştır. Toplumsal ve siyasal alanda, doğa kanunlarını temel aldığınızda, cinayeti bile haklılaştırabilirsiniz. Nitekim, soykırım, insan türünün kalitesini artırmak için tedbir alma (öjenik), gibi savrulmalar bu yaklaşımın sonucudur.</p>
<p>Tam da bu nedenle, bilimsel gelişmeler, &#8216;insan&#8217; kavramına ilişkin eşiklerle karşılaştığında etik tartışmalar çıkıyor. İnsan kopyalama bilimsel olarak mümkün olabilse bile etik olup olmadığı tartışılıyor. Benzer şekilde, üreme teknolojilerindeki gelişmeler, hatta tıptaki birtakım tedavi usulleri etik kurallara göre sınırlandırılabiliyor. Hatırlarsanız, son olarak, sakat çocukların gelişimini belli bir noktada durdurma imkânı doğduğunda (&#8217;Ashley tedavisi&#8217;), bu usul, ateşli tartışmalara konu oldu. İtalya&#8217;da, Haziran 2005&#8242;te, üreme teknolojileri konusundaki mevcut sınırlamaların kaldırılmasına yönelik referandum<br />
olumsuz oyla sonuçlandı. Bebeklerin cinsiyetini doğmadan teşhis teknolojisi, Hindistan gibi ülkelerde, kız çocukların teşhis edilip, kürtajla yok edilmesini yaygınlaştırdığı için hâlâ tartışılıyor.</p>
<p>Pozitivist dar kafalılığın insanlığı ne tür sorunlarla karşı karşıya getirdiğini, güncel örneklerle çok iyi kavrayabileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Buna karşın, yeni dünya düzeninin kışkırttığı çatışma ortamının yeni bahanesi din ve medeniyet savaşı olduğu için, kültürel alanda 19. yüzyılın tartışmalarına geri döndük. Her şeyden dini inançları sorumlu tutma anlayışı, bazen doğrudan, bazen dolaylı yoldan bu yeni çatışma ortamını besliyor, dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya devam ediyor.</p>
<p>Daha ziyade ABD&#8217;de yaygınlaşan, evrimci teorilere karşı &#8216;akıllı tasarım&#8217; tezleri, ilahiyat, yani din felsefesi açısından son derece sığ yaklaşımlardır. Yaratılış tezi diyerek olayı genellemek, bu sığ tezler üzerinden, kadim dini düşünce geleneklerini yok saymak, bunlar üzerinden kolayca onları çürütmeye çalışmak gibi bir çabaya hizmet ediyor. Yaratılışa inanmak, insan haklarına ve demokrasiyle ters düşer demek, tüm inananları hedef alan ithamlardır. Dünyada ters giden her şeyden dini inançları sorumlu tutmak gibi bir şaşılığın pompalandığı bir dönemde, bu tür yaklaşımların sığlık ötesinde fazladan siyasi anlamlarını sorgulamak durumundayız.</p>
<p>Unutmayalım ki, Irak, ne orada köktendincilik tehlikesi olduğu için ne de Bush, Evanjelist olduğu için işgal edilmedi. Dünyanın yeniden paylaşımı savaşlarının alanı olduğu için işgal edildi. Evrimci düşünce, bilim, demokrasi diye ortalığı kasıp kavuran Avrupa da nihayetinde, olanları oturup seyretti.</p>
<p>Evrimci düşünce ile toplumsal-siyasal olaylar arasında bir bağ kurulacaksa, modern düşünce temelli medeniyetin bilim, teknoloji, evrim diye diye, siyasal alanda, hâlâ orman kanununa boyun eğmek noktasında kaldığını hatırlamakta fayda var.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235240">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235240</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/bilim-budalaligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asmalı Konak</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/asmali-konak/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/asmali-konak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:40:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nuray Mert]]></category>
		<category><![CDATA[asmalı konak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[Neyse, şimdilik de olsa bitti, çok seviliyormuş, ama bana sorarsanız  &#8216;Asmalı Konak&#8217; çirkin bir yerdi. Bu kadar sevilmesi başlı başına bir mesele, çünkü bu, hikâyesi iyi, akıcı bir TV dizisinin sıradan popülerliğinden fazla bir şeye işaret ediyor. Güce tapınmanın gündelikleşmesine, aşikârlaşmasına, romantize edilmesine ve nihayet aklanmasına. 
Jipli ağalar mevzuu başlı başına bir konu ve popüler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Neyse, şimdilik de olsa bitti, çok seviliyormuş, ama bana sorarsanız  &#8216;Asmalı Konak&#8217; çirkin bir yerdi. Bu kadar sevilmesi başlı başına bir mesele, çünkü bu, hikâyesi iyi, akıcı bir TV dizisinin sıradan popülerliğinden fazla bir şeye işaret ediyor. Güce tapınmanın gündelikleşmesine, aşikârlaşmasına, romantize edilmesine ve nihayet aklanmasına. <span id="more-143"></span></p>
<p>Jipli ağalar mevzuu başlı başına bir konu ve popüler kültürün sosyolojik okuması ötesinde politik okumasının yapılmasını çok önemsiyorum. Beni Asmalı Konak üzerine yazmaya zorlayan neden bu. Dizi üzerine politik bir okuma denemesi, bir gazete köşesini fazlasıyla aşan, uzun bir tartışma konusu, ama zaten aslında bu Asmalı Konak üzerine üçüncü yazım(1), diğer ikisi daha önce yazıldılar, ama aylık dergilerde çıkacakları için bu bir ilk ve özet olmak durumunda oldu. Yine de bu köşede yazmadan edemedim.</p>
<p>Evet, Asmalı Konak çirkin bir yerdi, her şeyden önce sınıf ilişkilerinin altının fazlasıyla çizildiği ve üstelik bunun gönül rahatlığıyla, tatlı, sorunsuz bir şeymiş gibi yapıldığı bir yer olduğu için, benim için fazlasıyla rahatsız ediciydi. Dahası, zaten var olan sınıfsallıkların ötesinde, fazlasının üretildiği ve demek ki özlendiği bir kurguydu. Hizmet görenle hizmet eden arasında bir Anadolu eşraf ailesinde var olanın ötesinde bir aristokrasi özlemi çok sırıtıyordu. Yanlış anlaşılmasın, mesele bunun diziyi gerçeklikten uzaklaştırması değil, hayal ürünü olmasında hiçbir sakınca yok ve olamaz. Sorun, neyin özleminin duyulduğu!</p>
<p>Abarttığımı mı düşünüyorsunuz, hiç değil, uzatmadan en çarpıcı, en rencide edici olanlardan bir örnek vereyim; evin oğlunun/ağasının bir hizmetçi kızdan olan çocuğu konusu. Ortada böyle bir durum varken, bir romantik evlilik, bir-iki hezeyan krizine rağmen devam ediyor. Çocuk babasının evinde yanaşma olarak büyüyor. En fazla, ağanın şehirli-duyarlı-kişilikli ve hatta asi karısı büyük bir kadirşinaslık yaparak çocuğa biraz alan açmaya çalışıyor. O da olmuyor, Anadolu hanımefendisi diye yere göğe konamayan, büyükanne, durumu asaletine yakıştıramıyor, sonuçta çocuk aile sofrasında oturamıyor. Bırakın bunları, hizmetçilere kahve buyurmaktan ve göz süzmekten yorulmayan büyükanne, gönül indirip de torununu kucağına oturtmuyor. Doğru kadından çocuğuna modern babalık yapmayı vazife bilen ağa, oğlunu kucaklayıp öpmüyor.</p>
<p>Aslında işin burası sınıfsallık meselesinin ötesinde incitici. Her yaştan, kesimden, eğitimden kadının, kızın başlarını döndüren Seymen Ağa böyle bir adam. Gıptayla izlenen &#8216;tutkulu aşk&#8217; bu evde, bu adamla, bunlara fazla takılmayan bu kadınla, diğer kadına, diğer çocuğa ve her şeye rağmen yaşanıyor. Demek ki, bir çift, rol kesen esmer göz, &#8216;her kesimden&#8217; kadının gözünü gerçekten kör ediyor, bu da düşündürücü, ama belki işin aslı sadece esmer göz değil. Özcan Deniz&#8217;in tartışılmaz yakışıklılığı da değil, belki işin içinde jip, ağalık tantanası, Amerika&#8217;da okumuşluk, şarap markası bilirlik vardır, ne dersiniz?</p>
<p>Siz ne derseniz deyin, bana öyle geliyor ki, Asmalı Konak&#8217;ta karşılığını bulan, aslında sadece kadın-erkek ilişkilerine ilişkin bir şey veya bu ilişkilere ilk bakışta yaşanan değişim değil, hatta belki bu sadece bir sonuç. Kadınlar pısırık erkeklerden bezdikleri için Seyman Ağa&#8217;ya kilitlenmiş değiller, öyle olsaydı Tarzan filmleri de tekrar rağbet bulurdu. Bu hiç de o kadar &#8216;temel içgüdü&#8217; veya &#8216;incelmiş temel içgüdü&#8217; olayı değil. Bu, politik bir savruluşun yansımalarından biri; hayata, iktidar ilişkilerine bakışın değişmesinin cinselliğe, aşka bakıştaki dışavurumu, hiyerarşinin ve gücün sorgulanmaktan çıktığı bir dünya görüşünün hayata bakışımıza yansıması.</p>
<p>Kimse, &#8216;Ama o ağlayan ağa, hassas maço&#8217; demeye kalkmasın, karşılıksız bir aşkla hayatı ona kilitlenmiş bir kadına karşılık vermeden, aynı çatı altında yaşamaktan tedirgin olmayan, çocuğuna yanaşma muamelesi yapan adamın ağlaması, &#8216;kentli, eğitimli kadınlar&#8217;ı etkileyebilir. Çünkü onların asıl vurulduğu &#8216;iktidar&#8217;, çoğunun geçmişlerinde ve belki hala karşı durduğunu iddia veya vehmettikleri güç, iktidar, iktidarın her türü. Seymen Ağa üzerinden fark etmeden bunu itiraf ediyorlar. Hizmetçi mutsuz olmuş, çocuğu yanaşma gibi büyüyormuş kime ne?</p>
<p>(1) İlki önümüzdeki hafta, Post Express dergisinde, ikincisi farklı bir formatta ve imzasız yazdığım İstanbul Life dergisinin temmuz sayısında yayımlanacak.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=78776">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=78776</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/asmali-konak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Soyağacınız için vakit harcamayın çıkartamazsınız</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/soyagaciniz-icin-vakit-harcamayin-cikartamazsiniz/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/soyagaciniz-icin-vakit-harcamayin-cikartamazsiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:38:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=141</guid>
		<description><![CDATA[Okuyucularımdan her gün dünya kadar eposta alıyorum ve bunların bir kısmı, soy-sop araştırmaları konusunda oluyor.
Mesajlarda ortak bir merak ve şikâyet var: Soyağaçlarını çıkartmak istemişler, nüfus dairesinde araştırma yapmışlar, eski Türkçe kayıtları da okutmuşlar ama dört yahut beş nesilden geriye gidememişler. Arşivimde aile büyükleri hakkında belge olup olmadığını soruyor ve atalarını bulabilmek için yardımımı istiyorlar.
Hemen söyleyeyim: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=1"></a>Okuyucularımdan her gün dünya kadar eposta alıyorum ve bunların bir kısmı, soy-sop araştırmaları konusunda oluyor.</p>
<p>Mesajlarda ortak bir merak ve şikâyet var: Soyağaçlarını çıkartmak istemişler, nüfus dairesinde araştırma yapmışlar, eski Türkçe kayıtları da okutmuşlar ama dört yahut beş nesilden geriye gidememişler. Arşivimde aile büyükleri hakkında belge olup olmadığını soruyor ve atalarını bulabilmek için yardımımı istiyorlar.<span id="more-141"></span></p>
<p>Hemen söyleyeyim: Boş yere uğraşmayın, bulamazsınız! Eğer zengin ve faaliyetini hâlâ devam ettiren vakıfların sahibi olan bir aileye mensup değilseniz, şansınız varsa sadece dört, haydi bilemediniz beş nesil öncesine kadar gider ama orada kalırsınız. Sebep, Osmanlı Türkiyesi&#8217;nde bugünkü şekilde bir nüfus kayıt sisteminin bulunmamasıdır ve bu iş bütün doğu dünyasında böyledir.</p>
<p>Nüfus sayımları bizde gerçi 16. asırdan itibaren yapılmıştı ama sayımdan maksat imparatorlukta kaç kişinin yaşadığının değil, askerlik yapıp vergi verebilecek olan nüfusun belirlenmesiydi. Sayımlar <strong>isim</strong> yerine <strong>adet</strong> temelinde olur, meselâ herhangi bir köyde sakinlerin isimleri kaydedilmez, aile reisinin adının ve erkek nüfusun adedinin yazılmasıyla yetinilir, kadınlar zaten sayılmazlardı.</p>
<p><strong>Kayıtlı</strong> <strong>olan</strong> <strong>tek</strong> <strong>aile</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de, kayıtları asırlar boyunca itina ile tutulmuş olan tek bir aile vardır: Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kurucusu olan <strong>Osmanoğlu</strong> ailesi.</p>
<p><strong>Osmanoğulları</strong> devletin, yahut eski deyimiyle <strong>mülkün</strong> sahibi oldukları için, bu ailenin <strong>erkek</strong> <strong>soyundan</strong> gelenlerinin kayıtları bugün bütün ayrıntılarıyla elimizdedir. Ailenin erkekleri, yani şehzadeler taht üzerinde hak sahibi olmaları dolayısıyla en küçük detaya varıncaya kadar kaydedilir ama bu özen hanedan mensubu kadınların soyundan gelenlere gösterilmezdi. Kadınların taht üzerinde haklarının bulunmaması ve çocuklarından sonraki neslin hanedan üyesi değil sıradan kişi kabul edilmesi sebebiyle, bugün hükümdarların kız torunları hakkında bile doğru dürüst bir bilgimiz yoktur.<br />
Şimdi, bana hemen her gün <strong>&#8220;Ailemin</strong> <strong>köklerini</strong> <strong>nasıl</strong> <strong>bulabilirim?&#8221;</strong> diye soran okuyucularıma <strong>niçin</strong> <strong>bulamayacaklarını</strong><br />
maddeler halinde izah edeyim:</p>
<p>- Yeni doğmuş bir çocuğun kilisede vaftiz edilmesi Hristiyanlığın şartıdır. Kıt&#8217;a Avrupa&#8217;sında ve Amerika&#8217;da vaftizler mutlaka kayda geçirilir ve gayet iyi muhafaza edilen bu kayıtlar sayesinde isteyen hemen herkes soyağacını çıkartabilir. Batıda <strong>genealogy</strong> denilen <strong>soybilim</strong> araştırmalarının kaynağı bu kayıtlardır; bizde ise <strong>vaftiz</strong> yahut <strong>doğum</strong> <strong>kaydı</strong> gibisinden bir âdetin bulunmaması yüzünden soyağacı çıkartmak hemen hemen imkânsızdır.</p>
<p><strong>Vakıf</strong> <strong>malı</strong> <strong>vakfa</strong> <strong>aittir</strong></p>
<p>- Yukarıda da söyledim: Büyük dedelerinizden biri vakti zamanında zengin bir vakıf kurduysa ve bu vakıf bugün hâlâ faaliyette ise, eski ödeme kayıtları vasıtasıyla soyağacınızı çıkarmanız <strong>az</strong> <strong>da</strong> <strong>olsa</strong> imkân dahilindedir. Ama vakfı kuranın soyundan geldiğinizi kanıtlamak, size o vakfın mallarını talep etme hakkını vermez. Zira, mallar size veya ailenize değil, vakfa aittir; vakıf kavramının temelinde <strong>hayır</strong> <strong>işleme</strong> düşüncesi vardır ve eskilerin zengin gayrımenkullerini aile mensuplarına bırakmayıp vakfetmelerinin sebebi, bu <strong>hayır</strong> <strong>işleyip</strong> <strong>sevap</strong> <strong>kazanma</strong> arzusudur.</p>
<p>- Cedlerinizden birinin Osmanlı Devleti&#8217;nde <strong>paşa</strong> yahut <strong>bey</strong> unvanını taşıması, o kişinin aile kayıtlarının tutulmuş olmasını gerektirmez. <strong>Paşa</strong> unvanlı her görevlinin çok önemli bir devlet adamı olduğunu düşünmek hatadır. Unutmayalım: Osmanlı Tarihi binlerce <strong>paşa</strong> ve <strong>bey</strong> ile doludur.</p>
<p>- Arşivlerde, yani Osmanlı Arşivi&#8217;nde aile kayıtları bulunmaz! Burada soysop yahut malmülk belgeleri değil, devletin resmyazışmaları muhafaza edilir. Osmanlı Arşivi&#8217;ne gidip aile kayıtlarını sormakla kasaptan ayakkabı satın almaya kalkmak arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Sözün kısası: Soy-sop merakını bırakın, bugünü yaşayın. Şairin dediği gibi <strong>&#8220;İç</strong> <strong>bâde,</strong> <strong>güzel</strong> <strong>sev,</strong> <strong>vâr</strong> <strong>ise</strong> <strong>akl</strong> <strong>ü</strong> <strong>şuurun</strong> <strong>/</strong> <strong>Düyya</strong> <strong>var</strong> <strong>imiş</strong> <strong>yâ</strong> <strong>yoğ</strong> <strong>imiş</strong> <strong>hem</strong> <strong>ne</strong> <strong>umûrun!&#8221;</strong> yani &#8220;Dünya varmış yahut yokmuş sana ne? Aklın ve şuurun varsa şarabını iç, güzel sev&#8221; <strong>.</strong></p>
<p>Sabah, Nisan 2007.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/soyagaciniz-icin-vakit-harcamayin-cikartamazsiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Irakta günlerdir bombalanan Samarra Ortadoğuda kurulan ilk Türk şehridir</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/irakta-gunlerdir-bombalanan-samarra-ortadoguda-kurulan-ilk-turk-sehridir/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/irakta-gunlerdir-bombalanan-samarra-ortadoguda-kurulan-ilk-turk-sehridir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:37:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=139</guid>
		<description><![CDATA[Bağdat&#8217;ın 100 kilometre kuzeydoğusunda bulunan ve Amerikalılar tarafından günlerden bu yana bombalanan Samarra şehri, çoğumuz için uzak iklimlerdeki bir çölün ortasında var ile yok arası bir yerdir ama aslında gayet iyi bilmemiz ve hatırlamamız gereken bir beldedir.
Zira, İslamiyet&#8217;i kabul etmemizden sonra, Asya&#8217;dan Batı&#8217;ya doğru bundan 1100 yıl önce başladığımız büyük yürüyüşün ilk durağıdır, Ortadoğu&#8217;daki ilk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Bağdat&#8217;ın 100 kilometre kuzeydoğusunda bulunan ve Amerikalılar tarafından günlerden bu yana bombalanan Samarra şehri, çoğumuz için uzak iklimlerdeki bir çölün ortasında var ile yok arası bir yerdir ama aslında gayet iyi bilmemiz ve hatırlamamız gereken bir beldedir.</strong><strong></p>
<p></strong>Zira, İslamiyet&#8217;i kabul etmemizden sonra, Asya&#8217;dan Batı&#8217;ya doğru bundan 1100 yıl önce başladığımız büyük yürüyüşün ilk durağıdır, Ortadoğu&#8217;daki ilk Türk şehridir, Anadolu&#8217;nun Türkleşmesinden önceki ilk kalemizdir ve tarihimizde önemli bir hatırası vardır. İran, bugün UNESCO&#8217;ya başvurup Samarra&#8217;daki kültür varlıklarının koruma altına alınmasını istiyor, biz ise şehirde olup bitenleri televizyon haberlerinden ve umursamadan izlemekle yetiniyoruz.<br />
<span id="more-139"></span><br />
Irak&#8217;taki Amerikan kuvvetleri, Bağdat&#8217;ın 100 kilometre kuzeydoğusundaki Samarra şehrinde üslendiklerini iddia ettikleri El Kaide güçlerine karşı, 50 savaş uçağı ile binlerce askerin katıldığı bir operasyon başlattılar. &#8220;Arı Kovanı&#8221; kod adlı operasyonun, Irak&#8217;ın Amerikan işgaline uğradığı 2003&#8242;ten bu yana yapılan en büyük harekát olduğu söyleniyor.</p>
<p>Samarra&#8217;nın ismini şimdiye kadar çoğumuz işitmemiştik. Şehir, bazılarımız için uzak iklimlerdeki bir çölün ortasında var ile yok arası bir yerlerdeydi ve varlığından, <strong>Hazreti Muhammed&#8217;</strong>in soyundan gelen <strong>Hasanü&#8217;l-Askeri&#8217;</strong>nin buradaki türbesinin bombalanmasından sonra başlayan Amerikan operasyonu sayesinde haberdar olduk!</p>
<p>Ama, Samarra, gayet iyi bilmemiz ve hatırlamamız gereken bir beldedir, zira Ortadoğu&#8217;daki ilk Türk şehridir, Anadolu&#8217;nun Türkleşmesinden önceki ilk güçlü kalemizdir ve tarihimizde önemli bir hatırası vardır. Bizde asırlar boyunca <strong>&#8220;Sámrá&#8221;</strong> denmiştir ama ismi yabancı haber ajanslarında <strong>&#8220;Samarra&#8221;</strong> diye diye telaffuz edilince bu hali almıştır.</p>
<p><strong>PARALI TÜRK ASKERLER</strong></p>
<p>İşte, şimdi bombaların hedefi olan Samarra&#8217;nın kısa öyküsü:</p>
<p>İslamiyet&#8217;i kabul etmemizden sonra, dokuzuncu yüzyılda, Asya&#8217;dan batıya doğru yaptığımız uzun yürüyüş sırasında Anadolu&#8217;ya varmadan önce Abbasi Devleti&#8217;ne ait olan Irak taraflarına gittik ve şansımızı orada aradık. Abbasilerin başında Bağdat&#8217;ta oturan halifeler vardı ve dokuzuncu asırda hüküm süren Halife <strong>Me&#8217;mun,</strong> iktidarını gölgeleyen Arap ve İranlı güçlere karşı bölgeye yeni gelmiş olan Türkleri kullanmayı denedi. <strong>&#8220;Hakan&#8221;, &#8220;İnak&#8221;, &#8220;Afşin&#8221; </strong>ve <strong>&#8220;Aşnas&#8221;</strong> gibi isimler taşıyan kumandanların emri altında bulunan ve hepsi gayet iyi birer savaşçı olan Türkler, zamanla Halife&#8217;nin paralı askerleri oldular.</p>
<p>Önceleri 3 bin kişiden ibaret olan bu paralı askerlerin sayısı zamanla on binlere vardı. Türkler, Halife&#8217;nin tahtını gayet iyi koruyorlardı ama halk <strong>&#8220;illallah&#8221; </strong>diyordu, zira Bağdat büyük bir kışlayı andırır olmuştu. Türklerin şehirde doludizgin at sürmeleri yüzünden her gün birkaç kişi can veriyor ve halkla paralı askerler arasında çıkan tartışmalar kan dökülmesiyle neticeleniyordu.</p>
<p><strong>KáBE&#8217;NİN MAKETİ</strong></p>
<p>Halk, Halife <strong>Mu&#8217;tasım&#8217;</strong>a gidip Türklerden yakınmaya başlamıştı, fakat Halife için önemli olan halkın dertleri değil, tahtın güvenliğiydi. Türkler zamanla yerli halkla karışıp savaşçılıklarını kaybedebilirlerdi ve bunun önüne geçilmesi için ayrı bir yerde ikamet ettirilmeliydiler.</p>
<p>Bağdat&#8217;ın 100 kilometre kadar kuzeydoğusunda ve Dicle&#8217;nin kıyısında uzanan arazi bu iş için seçildi ve 836 yılında yoğun bir inşa faaliyeti başladı. İnşaatta Türk askerleri de çalışıyor ve kendi evlerini kendileri yapıyorlardı. Çöl ağaçlandırıldı, evler, camiler, hamamlar, alışveriş ve spor tesisleriyle beraber devásá saraylar inşa edildi, aynı anda 100 bin kişinin namaz kılabildiği ve 52 metre yüksekliğindeki konik minaresi hálá yükselen bir cami, hatta bir de kábe maketi bile yapıldı. Kurulan yeni şehre Arapça&#8217;da <strong>&#8220;göreni mutlu eder&#8221;</strong> anlamına gelen <strong>&#8220;surre men raa&#8221;</strong> adı verildi, bu isim halk arasında <strong>&#8220;Samarra&#8221;</strong> diye telaffuz edilir oldu. Bağdat&#8217;taki on binlerce Türk askeri Samarra&#8217;ya yerleştirilip, yerli halkla karışmamaları için Asya&#8217;dan getirilen Türk kızlarıyla evlendirildiler. Samarra&#8217;da inşa edilen <strong>&#8220;Hákani&#8221;</strong> isimli büyük sarayın şaşáası Halife&#8217;nin de başını döndürdü ve <strong>Mu&#8217;tasım,</strong> Bağdat&#8217;ı bırakıp Samarra&#8217;ya yerleşti, Türklerle beraber yaşamaya başladı.</p>
<p><strong>DARBE ÜSTÜNE DARBE</strong><strong><br />
</strong><br />
Ama, işler Halife&#8217;nin düşündüğü şekilde yürümedi ve Türkler yeni başkentin en güçlü grubu haline geldiler. Artık halifeleri tahtlarından indirebiliyor ve canlarının istedikleri kişiyi hükümdar yapabiliyorlardı. Meselá, Halife Vásık&#8217;ın 847&#8242;de ölmesinden sonra Türk askerleri hiláfet tahtına <strong>Mütevekkil&#8217;</strong>i geçirdiler. Türklerin etkisinden kurtulmaya kalkışan <strong>Mütevekkil </strong>hiláfet merkezini Şam&#8217;a taşıyınca hatasının bedelini 861&#8242;de canıyla ödedi. Boğa, Baglum ve Bagir isimli Türk komutanlar Halife&#8217;yi öldürüp yerine oğlu <strong>Mustansır&#8217;</strong>ı getirdiler ve hiláfet merkezini yeniden Samarra&#8217;ya naklettiler.</p>
<p>Samarra&#8217;daki Türk hakimiyeti 892&#8242;ye kadar, tam 56 yıl boyunca devam etti ve Türklerin gücü, Halife <strong>Mu&#8217;tez&#8217;</strong>in başkenti bir yolunu bulup Samarra&#8217;dan yeniden Bağdat&#8217;a nakletmesiyle son buldu. Türk hakimiyetinin Bağdat&#8217;ta tekrar kurulması için aradan asırlar geçmesi, Malazgirt sonrasında Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi ve nihayet <strong>Kanuni Sultan Süleyman&#8217;</strong>ın 1534&#8242;te Bağdat&#8217;a girmesi gerekecekti.</p>
<p><strong>İRAN&#8217;DAN ÖNCELİK</strong></p>
<p>Asya&#8217;dan Batı&#8217;ya doğru bundan 1100 yıl önce başladığımız büyük yürüyüşün ilk durağı olan ama bugün bizlere artık çok uzak iklimlerde kalmış gibi görünen Samarra&#8217;nın öyküsü, kısaca işte böyle. Ben, bu yazıdaki bilgilerin bir kısmını <strong>Cengiz Tomar&#8217;</strong>ın Hürriyet Tarih Dergisi&#8217;nde 2003 Şubat&#8217;ında yayınladığı araştırmadan naklettim.</p>
<p>Bundan birkaç sene öncesine kadar <strong>Saddam Hüseyin&#8217;</strong>in kimyasal silah tesisleriyle dolu olan ve ardından El Kaide&#8217;nin mekánı haline gelen Samarra&#8217;da şimdi sadece ateş, kan ve gözyaşı var. Dokuzuncu asırda inşa ettiğimiz Türk Kalesi ile kalenin hemen yanı başındaki meşhur minarenin ve o devrin güçlü Türk kumandanı <strong>Hakan Urtuç&#8217;</strong>un yaptırdığı <strong>&#8220;Hákani Sarayı&#8221;</strong>nın duvarlarındaki Türk resimlerinin hálá durup durmadıkları ise meçhul.</p>
<p>İran&#8217;ın UNESCO&#8217;ya başvurup Samarra&#8217;da yaşananların izlenmesini ve şehirdeki kültür varlıklarının koruma altına alınmasını talep ettiğini öğrenince, Samarra ile İran&#8217;dan önce bizim tarihimizin parçası olduğunu hatırlatmak istedim.</p>
<p>İntihalde son teknik: Bir kitabın adını değiştirip yeni bir esermiş gibi pazarlıyorlar</p>
<p><strong>&#8220;İntihal&#8221;</strong>, malum, bilimsel hırsızlığa verilen isimdir. Başkasına ait olan bir eseri, mesela bir kitabı, müziği yahut bir araştırmayı alıp kendi isminizle yayınlarsanız, yani o eserin üzerine hiç sıkılmadan kendi malınızmış gibi oturursanız, <strong>&#8220;intihal&#8221;</strong> yapmış olursunuz. İntihal, bir yerde, mürekkep yalamışlara mahsus akademik hırsızlığın kibarcasıdır.</p>
<p>Türkiye, intihal bakımından gayet zengin bir memlekettir. Adı-sanı işitilmemiş yazarından üniversite rektörüne, ressamına, hatta manevi lider olduğu iddia edilenlerine kadar hemen her seviyede ve çok sayıda kişi, bol bol intihalle meşguldür. Ama, bu intihalcilerin çoğu umursamazlık yahut nemelázımcılık yüzünden láyık oldukları cezayı görmez ve hiç sıkılmadan aramızda dolaşmaya devam ederler.</p>
<p>Böylesine yürütme zengini olan memleketimizde, bir eserin bazı bölümlerinin makaslanıp yapıştırılması gibisinden geleneksel intihal metotları artık bir yana bırakılmış vaziyette. Şimdi yepyeni bir teknik uygulanıyor: Bir kitap olduğu gibi alınıyor, esere bambaşka bir isim veriliyor ve bir başka kişinin adıyla yayınlanıyor!</p>
<p><strong>Enver Paşa&#8217;</strong>nın hanımı <strong>Naciye Sultan&#8217;</strong>ın hatıralarının başına gelenler gibi&#8230;</p>
<p>Hatıralar 1952&#8242;de <strong>&#8220;Acı Zamanlar&#8221;</strong> başlığıyla Vatan Gazetesi&#8217;nde yayınlanmış, aradan 38 sene geçtikten sonra, 1990&#8242;da yine aynı isimle kitap haline getirilmişti. Derken aradan 16 sene daha geçti ve hatıralar geçtiğimiz günlerde bir başka yayınevi tarafından tekrar yayınlandı. Ama kitabın ismi değişmiş, <strong>&#8220;Naciye Sultan&#8221;</strong> yapılmış ve üzerine <strong>&#8220;Hayrünnisa Alp&#8221;</strong> diye bir de yazar adı iláve edilmişti. Eseri bilmeyenler, kitabı <strong>Hayrünnisa Hanım&#8217;</strong>ın <strong>Naciye Sultan </strong>hakkında yaptığı bir araştırma olduğunu zannederek alacaklardı ama metin birkaç sayfalık bir önsözle son kısma iláve edilen bazı resimler haricinde, 1952&#8242;de yayınlanan <strong>&#8220;Acı Zamanlar&#8221;</strong> ile aynıydı. Yani, eski metinden başka bir kitap, üstelik bir başka yazar yaratılmıştı!</p>
<p>İşte, intihal sahasında vardığımız son noktadan küçük bir örnek&#8230;</p>
<p>kaynak: Sabah, Mart 2006.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/irakta-gunlerdir-bombalanan-samarra-ortadoguda-kurulan-ilk-turk-sehridir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Galler Prensini biliriz, Darfur Prensinden ise haberimiz yoktur</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/galler-prensini-biliriz-darfur-prensinden-ise-haberimiz-yoktur/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/galler-prensini-biliriz-darfur-prensinden-ise-haberimiz-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:35:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>
		<category><![CDATA[Darfur Prensi]]></category>
		<category><![CDATA[Galler Prensi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=137</guid>
		<description><![CDATA[ Sudan&#8217;ın batısında senelerden buyana kan ve gözyaşı dolu bir iç savaşa sahne olan Darfur, Başbakan Tayyip Erdoğan sayesinde hafta içerisinde Türkiye&#8217;nin gündemine girdi ve birçok kişi Başbakan&#8217;ın Darfur&#8217;a gitmesini &#8220;gereksiz&#8221; buldu.
Tayyip Erdoğan&#8217;ın, danışmanlarının yahut Darfur ziyaretini eleştirenlerin Darfur hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarından haberdar değilim ama, biz şimdi çoğumuzun pek hatırlamadığı Darfur&#8217;a eskiden gayet áşina [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Sudan&#8217;ın batısında senelerden buyana kan ve gözyaşı dolu bir iç savaşa sahne olan Darfur, Başbakan Tayyip Erdoğan sayesinde hafta içerisinde Türkiye&#8217;nin gündemine girdi ve birçok kişi Başbakan&#8217;ın Darfur&#8217;a gitmesini &#8220;gereksiz&#8221; buldu.</strong><strong></p>
<p></strong>Tayyip Erdoğan&#8217;ın, danışmanlarının yahut Darfur ziyaretini eleştirenlerin Darfur hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarından haberdar değilim ama, biz şimdi çoğumuzun pek hatırlamadığı Darfur&#8217;a eskiden gayet áşina idik, hattá Darfur meselesiyle son defa tam tamına 90 sene önce, 1916 Mart&#8217;ında meşgul olmuş ve bölgeye bayrak ve siláh bile göndermiştik. Üstelik, &#8220;Darfur Pensi&#8221; unvanını taşıyan son kişinin Türkiye ile yakın bir ilişkisi vardı, bir Türk prensesiyle, son padişah Sultan Vahideddin&#8217;in torunu Neslişah Sultan ile evliydi ve hayatını 1979&#8242;da İstanbul&#8217;da noktalamıştı.<span id="more-137"></span></p>
<p><strong>ÇOK </strong>uzak diyarlarda, Afrika&#8217;nın ortalarında bir yerlerde olan Darfur, Başbakan <strong>Tayyip Erdoğan </strong>sayesinde, hafta içerisinde Türkiye&#8217;nin gündemine girdi.</p>
<p>Önce, Darfur&#8217;un nerede olduğunu ve bu uzak diyarda neler yaşandığını kısaca söyleyeyim: Sudan&#8217;ın batı tarafındaki geniş bir eyalettir, <strong>&#8220;Müslüman Araplar&#8221;</strong> ile <strong>&#8220;Müslüman Afrikalılar&#8221;</strong> arasında senelerden buyana devam eden bir iç savaşa sahnedir, bu savaş 400 bin kişinin canına, 2.5 milyon kişinin yersiz ve 3.5 milyon kişinin de aç kalmasına sebep olmuştur. Sudan hükümeti, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok uluslararası kuruluş tarafından Müslüman Araplar&#8217;ı elaltından destekleyip soykırıma göz yummakla suçlanmaktadır.</p>
<p>Sudan&#8217;ın başkenti Hartum&#8217;da hafta içerisinde toplanan Arap Zirvesi&#8217;ne <strong>&#8220;gözlemci&#8221;</strong> olarak katılan Başbakan <strong>Tayyip Erdoğan,</strong> zirveden sonra Hartum&#8217;dan Darfur&#8217;a geçti ve Birleşmiş Milletler&#8217;in açıklamalarını yalanlarcasına <strong>&#8220;Darfur&#8217;da soykırım veya asimilasyon yapıldığı görüşünde olmadığını&#8221; </strong>söyledi.</p>
<p><strong>90 YIL SONRA</strong></p>
<p>Başbakan&#8217;ın sözleri, <strong>&#8220;Tayyip Erdoğan gerçi Sudanlılar&#8217;ın duymak istedikleri ifadeleri kullandı ama BM&#8217;yi gözardı edip böyle konuşmamalıydı&#8221;</strong> diye eleştirilirken Darfur ile ilgili bir husus, hiçbirimizin dikkatini çekmedi: Sudan&#8217;ın bu sıcak, kuru, fakir ve maalesef son derece kanlı olan bölgesi, Türkiye&#8217;nin gündemine tam 90 yıl aradan sonra, ilk defa geçtiğimiz hafta, Başbakan&#8217;ın bu ziyareti sayesinde yeniden giriyordu.</p>
<p><strong>Tayyip Erdoğan&#8217;</strong>ın, danışmanlarının yahut Darfur ziyaretini eleştirenlerin Darfur hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarından haberdar değilim ama, şimdi çoğumuzun pek hatırlamadığı Darfur&#8217;a eskiden gayet áşina idik, hattá Darfur meselesiyle son defa tam tamına 90 sene önce, 1916 Mart&#8217;ında meşgul olmuş ve bir zamanlar bayrak ve siláh bile göndermiştik. Üstelik, <strong>&#8220;Darfur Pensi&#8221;</strong> unvanını taşıyan son kişinin, <strong>Kavalalı Mehmed Ali Paşa&#8217;</strong>nın soyundan gelen <strong>Prens Muhammed Abdülmünim&#8217;</strong>in Türkiye ile yakın bir ilişkisi vardı, bir Türk prensesi ile, son padişah <strong>Sultan Vahideddin&#8217;</strong>in torunu <strong>Neslişah Sultan </strong>ile evliydi ve hayatını 1979&#8242;da İstanbul&#8217;da noktalamıştı.</p>
<p><strong>İşte, Darfur ile münasebetimizin kısa öyküsü:</strong></p>
<p>Afrika&#8217;daki köle ticaretinin önemli merkezlerinden olan Darfur&#8217;da, asırlar boyunca bağımsız krallıklar hüküm sürdü. Derken, káğıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğu&#8217;na bağlı görünen ama Mısır&#8217;ın hakiki sahibi olan <strong>Kavalalı Mehmed Ali Paşa&#8217;</strong>nın torunu Mısır Hıdivi <strong>İsmail Paşa&#8217;</strong>nın 19. asırda Sudan&#8217;ı kendi topraklarına katması üzerine Darfur&#8217;daki vaziyet de değişti. Darfur Sultanları unvanlarını muhafaza ettiler ama Darfur&#8217;da fiilen Kahire&#8217;deki Mısır Hıdivi, resmen de İstanbul söz sahibi oldu.</p>
<p>18. yüzyıldan itibaren Osmanlı hükümdarları ile münasebete giren Darfur Sultanları, İstanbul&#8217;a devamlı olarak elçiler gönderip padişahı kendi üzerlerindeki bir otorite olarak tanımışlardı ama Darfur ile asıl temasımız, 20. yüzyılın ilk yıllarında kuruldu.</p>
<p>Darfur&#8217;un son hükümdarı olan Ali Dinar, 1909&#8242;da <strong>Sultan Reşad&#8217;</strong>dan Sudan&#8217;ı işgal altında tutan İngilizler&#8217;e karşı kullanmak için siláh ve Osmanlı bayrağı istedi, biz ise bir madalya göndermekle yetindik. Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın başlangıcında ilán ettiğimiz cihada karşı Arap dünyasının neredeyse tamamı İngilizler tarafından ve bize karşı siláhla cevap verirken, <strong>Ali Dinar,</strong> İngilizler&#8217;i Sudan&#8217;dan çıkarmak maksadıyla bizim gibi cihad ilán etti. Sonra, 1916&#8242;nın 13 Mart&#8217;ında Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun o zamanki güçlü adamı <strong>Enver Paşa&#8217;</strong>ya bir mektup gönderdi. Mektubunda <strong>&#8220;Darfur ve Sudan Müslümanları&#8217;nın durumunun gittikçe kötüleşmesine rağmen, káfir bir köpek olan İngiliz vali ile cihad yolunda mücadeleye devam edeceğim&#8221; </strong>diyordu.</p>
<p><strong>BAYRAKTAKİ YILDIZ</strong><strong></p>
<p><strong>Sultan Ali Dinar,</strong></strong> üzerine sevkedilen İngiliz birliklerine karşı daha fazla direnemedi, 1916&#8242;nın 22 Mayıs&#8217;ında bozguna uğradı ve aynı senenin 6 Kasım&#8217;ında da Kulme kasabasında uğradığı bir baskında İngiliz askerleri tarafından öldürüldü. İngilizler, Darfur&#8217;daki hákimiyetlerini engelleyen Sultan&#8217;ı bu şekilde ortadan kaldırdıktan sonra, bölgeyi Sudan&#8217;a bağladılar.</p>
<p>Sudan&#8217;da bütün bunlar olup biterken, <strong>Kavalalı Mehmed Ali Paşa&#8217;</strong>nın soyundan gelen Mısır Hıdivleri sadece Sudan&#8217;ın değil, Darfur ve Kordofan bölgesinin de hükümdarı olduklarını söylüyorlardı. Mısır Hıdivleri ile daha sonra iktidara gelen iki kralın, <strong>Fuad </strong>ile <strong>Faruk&#8217;</strong>un unvanı <strong>&#8220;Mısır ve Sudan Kralı, Darfur ile Kordofan&#8217;ın hákimi&#8221;</strong> şeklindeydi ve Mısır&#8217;ın o dönemdeki bayrağında bulunan yıldızlardan biri Darfur&#8217;u, diğeri de Kordofan&#8217;ı temsil ediyordu. Hıdiv&#8217;in veliahdı <strong>&#8220;Darfur&#8221;,</strong> kralın veliahdı ise <strong>&#8220;Said Ülkesinin Prensi&#8221;</strong> unvanını taşıyordu, üstelik Darfur&#8217;un son prensi de, Osmanoğulları&#8217;nın damadıydı.</p>
<p>Bir zamanlar sembolik şekilde de olsa bize bağlı bulunan Darfur&#8217;un öyküsü, işte böyle&#8230;</p>
<p><strong>Darfur&#8217;un son prensinin ataları Erzincanlıdır</strong></p>
<p><strong>PRENS Muhammed Abdülmünim,</strong> Mısır&#8217;ın son Hıdiv&#8217;i <strong>Abbas Hilmi Paşa&#8217;</strong>nın oğluydu. 20 Şubat 1899&#8242;da İskenderiye&#8217;deki Montaza Sarayı&#8217;nda doğdu ve hayata 1979&#8242;un 12 Aralık&#8217;ında İstanbul&#8217;da veda etti. Babası <strong>Abbas Hilmi Paşa&#8217;</strong>nın Mısır hükümdarı olduğu sırada, <strong>Prens Abdülmünim&#8217;</strong>in unvanı <strong>&#8220;Darfur ve Kordofan Prensi&#8221;</strong> idi. İsviçre&#8217;deki Freeburg Üniversitesi&#8217;ni bitirdi, babasının Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra tahtını kaybetmesi üzerine 20 sene boyunca Avrupa&#8217;da sürgünde kaldı ve Kahire&#8217;ye ancak 1936&#8242;da, <strong>Abbas Hilmi Paşa&#8217;</strong>nın tahttan feragat etmesi üzerine dönebildi.</p>
<p><strong>Kral Faruk </strong>tarafından diplomatik işlerle görevlendirilen Prens, İkinci Dünya Savaşı sonrasında toplanan Filistin Konferansı&#8217;na Mısır&#8217;ı temsilen katıldı ve Mısır ile Amerikalılar arasındaki görüşmeleri yürüttü. Kahire&#8217;de, 1940&#8242;ın 26 Eylül&#8217;ünde Osmanlılar&#8217;ın son hükümdarı <strong>Sultan Vahideddin </strong>ile Son Halife <strong>Abdülmecid Efendi&#8217;</strong>nin torunu <strong>Neslişah Sultan </strong>ile evlendi ve Osmanlı Hanedanı&#8217;na <strong>&#8220;damad&#8221;</strong> oldu. Mısır Kralı <strong>Faruk&#8217;</strong>un 1952&#8242;de bir askeri darbe ile devrilmesinden sonra <strong>&#8220;kral náibi&#8221;</strong> olan <strong>Prens Abdülmünim,</strong> daha sonra ailesiyle beraber Avrupa&#8217;ya geçti, sonra da İstanbul&#8217;a yerleşti. 1979 yılında Ortaköy&#8217;deki köşkünde vefat eden <strong>Prens Muhammed Abdülmünim&#8217;</strong>in Mısır&#8217;a götürülen cenazesi, Kahire&#8217;de devlet töreni ile kaldırıldı.</p>
<p>Küçük bir hatırlatma: <strong>&#8220;Kavalalı Hanedanı&#8221;, &#8220;Mısır Hıdivi&#8221;</strong> yahut <strong>&#8220;Darfur Prensi&#8221;</strong> unvanlarına bakıp da bu kişilerin Afrikalı yahut Arap olduklarını zannetmeyin. Mısır&#8217;a 250 sene boyunca idare eden Kavalalı hanedanı aslında Erzincanlıdır; hanedanın kurucusu olan <strong>Mehmed Ali Paşa,</strong> Kavala&#8217;ya Erzincan&#8217;ın İliç İlçesi&#8217;nden gitmiş ve Mısır&#8217;a da Kavala&#8217;dan geçmiştir.</p>
<p><strong>Kültür emperyalizmi denen şey, işte budur!</strong></p>
<p><strong>SENELERDEN </strong>buyana, yeri geldikçe söylüyorum: Bugün okuyup yazmış bir Fransız, Afrika&#8217;nın kuş uçmaz, kervan geçmez köşesindeki Ubangişari&#8217;yi; bir İngiliz, Hindistan&#8217;ın Bangalor&#8217;unu yahut Burma&#8217;nın Tayetmo&#8217;sunu gayet iyi bilir, memleketinin oradaki tarihini iyi hatırlar. Zira, emperyal geçmişinin verdiği kültürel sorumluluğunun farkındadır. Paris ve Londra, eski topraklarında bir kriz çıktığı anda hemen devrededir ve sözleri de mutlaka dinlenir.</p>
<p>Biz ise herşeyi, hattá bir zamanlar toprağımız olan yerleri bile unuttuk, hatırlamıyoruz bile! Çok değil, bundan sadece 90 sene öncesine kadar İstanbul&#8217;dan yollanan genç Mülkiye mezunlarının idare ettikleri şehirlerin, artık çok uzak iklimlerde, hattá Kafdağı&#8217;nın arkasında olduklarını zannediyoruz.</p>
<p>Etrafınızı şöyle bir yoklayın bakalım: Omdurman&#8217;ı, Tlemsen&#8217;i, Sfaks&#8217;ı, Necd&#8217;i, Demirkapı&#8217;yı bilen kaç kişiye rastlayacaksınız?</p>
<p><strong>&#8220;Kültür emperyalizmi&#8221;</strong> denilen şey, işte budur: Galler Prensi&#8217;nin hayatını gönül maceralarına kadar ezbere bilmemize rağmen Darfur Prensi&#8217;nden haberdar olmamamız; Gence&#8217;yi, Kardofan&#8217;ı yahut Gadames&#8217;i hiç işitmememiz&#8230;</p>
<p>Böylesine bir habersizlik içerisinde bulunduğumuz halde <strong>&#8220;Türkiye, bölgede söz sahibidir&#8221;</strong> şeklinde sözler etmemiz ise buruk bir şakadan ibarettir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/galler-prensini-biliriz-darfur-prensinden-ise-haberimiz-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Film şarkısını hicret ilâhisi zannediyoruz</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/film-sarkisini-hicret-ilahisi-zannediyoruz/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/film-sarkisini-hicret-ilahisi-zannediyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:33:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=135</guid>
		<description><![CDATA[Hafta başında muhtıranın asıl muhatabının Türkiye&#8217;deki Nakşibendi hareket olduğunu yazmış, İslami davranış biçimlerinin Türkiye&#8217;de son senelerde giderek değiştiğini, dini hayatla birarada yürüyen yerel âdetlerin Türk ve Anadolu kimliğinden uzaklaşarak Araplaştığını söylemiştim.
Bu farklılaşmanın tek bir sebebi vardı: Türkiye&#8217;de 12 Eylül sonrasında yaşanan sosyal değişikliklerin ve özellikle de şehirlere olan göçün sosyal hayatın yanısıra yerel kültürleri de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=1"></a>Hafta başında muhtıranın asıl muhatabının Türkiye&#8217;deki Nakşibendi hareket olduğunu yazmış, İslami davranış biçimlerinin Türkiye&#8217;de son senelerde giderek değiştiğini, dini hayatla birarada yürüyen yerel âdetlerin Türk ve Anadolu kimliğinden uzaklaşarak Araplaştığını söylemiştim.<span id="more-135"></span></p>
<p>Bu farklılaşmanın tek bir sebebi vardı: Türkiye&#8217;de 12 Eylül sonrasında yaşanan sosyal değişikliklerin ve özellikle de şehirlere olan göçün sosyal hayatın yanısıra yerel kültürleri de etkilemesi; kültürümüzde asırlar boyunca vârolan <strong>emperyal</strong> İslami uygulamaların <strong>köy İslamı</strong> halini alması ve Araplar&#8217;ın, özellikle de kıt&#8217;a Arabistanı&#8217;nın âdetlerinin bizde de hâkim olmaya başlaması&#8230;</p>
<p>Bir benzetme: 12 Eylül sonrasındaki sosyal değişmelerin etkisiyle büyük şehirlerin müziğinde artık nasıl <strong>arabesk</strong> hakimiyeti varsa, aynı yerlere şimdi <strong>köy İslamı</strong> hâkimdir. İsimlerin Araplaşması, bize mahsus başörtüsünün yerini 1970&#8242;lerde Lübnan&#8217;da ortaya çıkan <strong>türban </strong>dediğimiz modelin alması ve ezan ile Kur&#8217;an&#8217;ın Arap üslûbu ile okunur olması, hep bu değişmenin neticeleridir. Hattâ, <strong>Kutlu Doğum Haftası&#8217;</strong>na katılan ve muhtırada da bahsi geçen küçük yaşlardaki kız çocukların ellerinde tuttukları ve <strong>bendir</strong> adı verilen büyük boydaki zilsiz defler bile, <strong>Arap hayranlığına</strong> bağlıdır. Zira, Arap dünyasında halkın kullandığı ama bizde sadece bazı tarikatlerin zikirlerinde vurulan <strong>bendir</strong>, artık ilâhi okuyan küçük kızların ellerindedir.</p>
<p><strong>BİR ŞARKI MACERASI</strong><strong><br />
</strong><br />
<strong>&#8220;Talaa&#8217;l-bedru aleynâ&#8221;</strong> sözleriyle başlayan, Türkiye&#8217;de birkaç seneden buyana gayet rağbette olan ve müziğini işitince hemen hatırlayacağınız Arapça bir şarkının öyküsü, İslami kültürün bizde nasıl Araplaşmaya başladığını tam olarak gösterir mahiyettedir:</p>
<p>Mısırlı meşhur besteci <strong>Riyad el Sunbâti, </strong>yine Mısır&#8217;ın yetiştirdiği en büyük kadın sesi olan <strong>Ümmügülsüm&#8217;</strong>ün 1972&#8242;deki son konserlerinden biri için <strong>&#8220;Es-Sulasiyeti&#8217;l-Mukaddese&#8221;</strong>, yani <strong>&#8220;Kutsal Üçlü&#8221; </strong>isminde, yarım saatten fazla süren bir beste yapmıştı.</p>
<p>Eserin ortalarında, <strong>&#8220;Talâa&#8217;l-bedru aleynâ min seniyyâti&#8217;l-vedâ&#8221;</strong>, yani <strong>&#8220;Dolunay ayrılık vadisinde üzerimize yükseldi; Allah&#8217;a şükretmemiz artık vâcib oldu&#8221; </strong>sözleriyle başlayan ve üç-dört dakika devam eden bir bölüm vardı.<br />
<strong>Ümmügülsüm&#8217;</strong>ün konser kasetleri satış rekorları kırdı, hâlâ da satıyor.<br />
<strong>&#8220;Talâa&#8217;l-bedru aleynâ&#8221;, </strong>sonraki senelerde Suriyeli rejisör <strong>Mustafa Akkad&#8217;</strong>ın çevirdiği ve başrolünü <strong>Anthony Quinn&#8217;</strong>in oynadığı <strong>&#8220;Çağrı&#8221;</strong> isimli filmin jeneriği oldu. Film, İslam&#8217;ın ilk senelerini anlatıyordu ve şarkı filmden sonra daha da tanındı.<br />
Birkaç yıl sonra, bizim neslin <strong>&#8220;Cat Stevens&#8221;</strong> diye tanıdığı ve ilerki senelerde Müslüman olup <strong>&#8220;Yusuf İslam&#8221;</strong> adını alan pop şarkıcısı, <strong>&#8220;Son Peygamberin Hayatı&#8221;</strong> diye bir albüm çıkardı. Albümde <strong>&#8220;Talâa&#8217;lbedru aleynâ&#8221;</strong>yı da okumuştu.</p>
<p><strong>GÜZEL ESERDİR, AMA&#8230;</strong><strong><br />
</strong><br />
Eser, bu albümden sonra İslam dünyasında en fazla dinlenen parça oldu ve albüm sadece Türkiye&#8217;de 200 binin üzerinde sattı. Ama, bu arada <strong>&#8220;Talâa&#8217;l-bedru aleynâ&#8221;</strong>ya yepyeni bir pâye verildi ve Mısırlı besteci <strong>Riyad el Sunbâti&#8217;</strong>nin şarkısı bir anda <strong>&#8220;Hicret ilâhisi&#8221;</strong> hâlini alıverdi! Gûya, <strong>Hazreti Muhammed, </strong>Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret ederken Medineliler şehrin kapısında O&#8217;nu bu ilâhiyle karşılamışlardı; nağmeler 1400 küsur senedir dilden dile dolaşmış, bugünlere kadar gelmiş ve <strong>Yusuf İslam&#8217;</strong>ın sesiyle yeniden hayat bulmuştu.</p>
<p>İşin aslı, bambaşkaydı: Şiir eskiydi ama bestesi 1972&#8242;de yapılmıştı. <strong>Sunbâti&#8217;</strong>nin <strong>Ümmügülsüm </strong>için hazırladığı <strong>&#8220;Es-Sulasiyeti&#8217;l-Mukaddese&#8221;</strong>nin sözlerini <strong>Salih Cevdet </strong>adında bir şair yazmış, arada bir yere bu eski şiiri de koymuş, <strong>Riyad el Sunbâti </strong>de bestelemişti. Hakikaten çok güzel bir parçaydı ama hicretle falan alâkası yoktu, bir konser için yapılmış hoş bir eserdi, o kadar.</p>
<p>Bu film şarkısı bizde şimdi <strong>&#8220;peygamber ilâhisi&#8221;</strong> zannediliyor ve öyle dinleniyor! Köy İslamı&#8217;nın Arap kültürüne hayranlığını bundan daha iyi gösterecek bir örnek olabilir mi?</p>
<p>Sabah, Mayıs 2007.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/film-sarkisini-hicret-ilahisi-zannediyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Askerin siyasete yerleşmesi 31 Mart isyanıyla başladı</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/askerin-siyasete-yerlesmesi-31-mart-isyaniyla-basladi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/askerin-siyasete-yerlesmesi-31-mart-isyaniyla-basladi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:31:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[asker]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=132</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul&#8217;da, 1909&#8242;un 13 Nisan&#8217;ında patlayan ve tarihlere &#8220;31 Mart isyanı&#8221; diye geçen ayaklanma, Türkiye&#8217;nin siyasi ve sosyal yapısında çok önemli değişiklikler yarattı. İsyanı bastıran Hareket Ordusu ile beraber İstanbul&#8217;a gelenler, daha sonra Türkiye&#8217;nin kaderinde çok önemli roller aldılar. Bugünün CHP&#8217;si ile de, 31 Mart&#8217;tan sonra güçlenen İttihad ve Terakki Partisi arasında çok yakın bir ilişki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul&#8217;da, 1909&#8242;un 13 Nisan&#8217;ında patlayan ve tarihlere &#8220;31 Mart isyanı&#8221; diye geçen ayaklanma, Türkiye&#8217;nin siyasi ve sosyal yapısında çok önemli değişiklikler yarattı. İsyanı bastıran Hareket Ordusu ile beraber İstanbul&#8217;a gelenler, daha sonra Türkiye&#8217;nin kaderinde çok önemli roller aldılar. Bugünün CHP&#8217;si ile de, 31 Mart&#8217;tan sonra güçlenen İttihad ve Terakki Partisi arasında çok yakın bir ilişki vardır..</p>
<p> <span id="more-132"></span></p>
<p>31Mart isyanı, Türkiye&#8217;nin siyasi ve sosyal yapısında çok önemli değişiklikler yarattı. Yönetici kadrolar farklı sınıflardan gelenlerin eline geçti. Ülkenin kaderinde o zamana kadar tek söz sahibi olan saray ve Bâbıâlyerini birkaç sene içerisinde siyasi bir parti, <strong>İttihad ve Terakki </strong>aldı. Ordu, politikanın tam içerisine girdi ve bütün bu değişiklikler Türkiye&#8217;nin geleceğini baştan aşağı etkiledi.<br />
<strong><br />
</strong><strong>HÜKÜMETİ BASTILAR </strong><br />
Birkaç örnek vereyim: ayaklanmanın bastırılmasından ve <strong>Abdülhamid&#8217;</strong>in tahttan indirilmesinden sonra iktidara birbiri ardınca zayıf kabineler geldi ama asıl güç resmen değilse bile fiilen <strong>İttihad ve Terakki&#8217;</strong>nin elinde, ordu ve polis de partinin kontrolündeydi. Asker herşeyiyle politikanın içine girmişti fakat cephelerde durum tam tersiydi. Libya İtalyan işgaline uğramış, Balkan Savaşı Rumeli&#8217;nin tamamını götürmüş, Edirne bile Bulgarların olmuş, Ege Adaları Avrupa devletlerinin idaresine bırakılmıştı. Hayat pahalılığı dayanılmaz haldeydi. İmparatorluk başkentindeki bu tatsız tablo, 1913&#8242;ün 23 Ocak günü tarihlere <strong>Babıali baskını </strong>diye geçen olayla baştanbaşa değişti. Ama değişiklik kanlı oldu, akan kan sonraları daha da arttı, devletin dünya savaşına sürüklenip savaşın milyonların canına mâlolmasıyla neticelendi. Hükümet 23 Ocak günü Babıali&#8217;de her zamanki gibi gene toplantı halindeydi ve Edirne&#8217;nin geleceği tartışılıyordu. Beyaz ata binmiş genç bir subayın, sonraları <strong>Enver Paşa </strong>diye tanınacak olan <strong>Enver Bey&#8217;</strong>in, 200 kişilik bir grupla binaya yaklaşmakta olduğunu kimseler farkedemedi. Babıali&#8217;yi korumakla görevli olan muhafız bölüğü önceden elde edilmiş ve binadan çoktan uzaklaşmıştı. Etrafı bir anda <strong>&#8220;Yaşasın millet! Yaşasın Enver&#8221; </strong>sadâları kapladı.<br />
<strong><br />
</strong><strong>TABANCAYI DAYADI </strong><strong><br />
</strong><strong>Enver Bey, </strong>arkadaşlarıyla binaya girdi. Dış sofada kendilerini durdurmak isteyenlerle aralarında çatışma çıktı ve on kişi can verdi. Silâh seslerini duyan zamanın <strong>Harbiye Nazırı Nâzım Paşa </strong>toplantı salonundan çıktı, baskıncıların üzerine yürüyüp <strong>&#8220;P&#8230;ler&#8221; </strong>diye bir söz etti ve o da üç kurşun yiyip yere yıkıldı. <strong>Enver </strong>ve <strong>Talât Beyler, Sadrazam Kâmil Paşa&#8217;</strong>nın odasına girip istifasını istediler. 84 yaşındaki sadrazam bin dereden su getirip direnmeye çalıştı ama <strong>Enver Bey&#8217;</strong>in alnına tabancasını dayaması üzerine yazı masasının çekmecesinden bir kâğıt çekip istifasını yazdı.</p>
<p><strong>ASKERLER İKTİDARDA </strong><br />
İstifayı hemen Dolmabahçe Sarayı&#8217;na, <strong>Sultan Reşad&#8217;</strong>a götüren <strong>Enver Bey, &#8220;Hayırlı olsun&#8221; </strong>demekle yetinen yaşlı padişahın elinden yeni sadrazamın <strong>Mahmud Şevket Paşa </strong>olduğuna dair bir ferman alıp Babıali&#8217;ye döndü. Ama, <strong>Mahmud Şevket Paşa </strong>da birkaç ay sonra suikaste kurban gitti devlet herşeyiyle <strong>İttihad ve Terakki&#8217;</strong>nin eline geçti, iki sene sonra patlayan dünya savaşı da imparatorluğu aldı, götürdü&#8230; Türkiye&#8217;nin geleceğinde çok önemli roller alan bu kişilerin tamamı, İstanbul&#8217;a 31 Mart isyanından sonra Hareket Ordusu ile gelmişlerdi ve bu ordunun ilk kumandanının o zaman yüzbaşı rütbesini taşıyan ve gelecekte ülkenin kaderine tek başına hâkim olacak bir kurmay başkanı vardı: <strong>Mustafa Kemal.</strong></p>
<p>Sabah, Ekim 2007.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/askerin-siyasete-yerlesmesi-31-mart-isyaniyla-basladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Albert Einstein Türkiyeye iş başvusurunda bulunmuştu</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/albert-einstein-turkiyeye-is-basvusurunda-bulunmustu/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/albert-einstein-turkiyeye-is-basvusurunda-bulunmustu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:30:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Einstein]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet&#8217;in 83. yıldönümünü sadece kadınlara mahsus parkları, tarikat mensuplarının cüppelerini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak kutluyoruz.
İşte, Cumhuriyet rejiminin henüz on yaşında olduğu günlerdeki Türkiye ile 83 yaşındaki Cumhuriyet Türkiyesi&#8217;nin farkı: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden olan Alman fizikçi Albert Einstein, 17 Eylül 1933&#8242;te Ankara&#8217;ya, başbakanlığa gönderdiği ve &#8220;Sadık hizmetkárınız olmaktan şeref [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a><strong>Cumhuriyet&#8217;in 83. yıldönümünü sadece kadınlara mahsus parkları, tarikat mensuplarının cüppelerini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak kutluyoruz.</strong></p>
<p>İşte, Cumhuriyet rejiminin henüz on yaşında olduğu günlerdeki Türkiye ile 83 yaşındaki Cumhuriyet Türkiyesi&#8217;nin farkı: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden olan Alman fizikçi Albert Einstein, 17 Eylül 1933&#8242;te Ankara&#8217;ya, başbakanlığa gönderdiği ve &#8220;Sadık hizmetkárınız olmaktan şeref duyuyorum&#8221; sözlerinin yeraldığı mektubunda, Hitler&#8217;in iktidara gelmesinden sonra Almanya&#8217;da çalışmalarına imkán kalmayan değişik meslek gruplarından 40 bilim adamı için, Türkiye&#8217;den iş talebinde bulunuyor. Einstein&#8217;ın ricası Atatürk tarafından kabul edilmiş ve bu bilim adamlarının tamamı Türkiye&#8217;ye gelerek Üniversite Reformu&#8217;nda görev almışlardı.<span id="more-130"></span></p>
<p><strong>TÜRKİYE,</strong> Cumhuriyet&#8217;in ilánının 83. yıldönümünü Bağcılar Belediye Başkanı&#8217;nın sadece kadınlara mahsus bir park açmaya kalkışmasını, namazı cüppesiz kılan erkeğin secde ánında arkasındaki safta namaz kılan erkeği tahrik edip etmediğini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak idrak ediyor. Kutlu olsun!</p>
<p>Bugün, Türkiye&#8217;nin Cumhuriyet&#8217;in ilánından buyana geçen seneler boyunca nereye gitmesi gerekirken nerelere getirildiğini göstermesi bakımından son derece önemli olan bir belgeyi yayınlıyorum: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden kabul edilen Alman fizikçi <strong>Albert Einstein&#8217;</strong>ın, bundan 73 yıl önce Türk Hükümeti&#8217;ne gönderdiği ve önde gelen 40 Alman bilim adamına iş imkánı sağlanması için yazdığı bir rica mektubunu&#8230;</p>
<p>Einstein&#8217;ın kim olduğunu burada anlatmama gerek yok, zira hemen herkes bilir; dolayısıyla hemen konuya, yani dáhi bilim adamının mektubuna giriyorum. Almanya&#8217;da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, <strong>Adolf Hitler&#8217;</strong>in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve <strong>Hitler,</strong> 1933&#8242;ün 30 Ocak günü başbakanlığa getirildi.</p>
<p>Naziler&#8217;in hedeflerinden biri, Yahudiler&#8217;in, öncelikle de Almanya&#8217;daki Yahudiler&#8217;in köklerinin kazınmasıydı. O tarihten birkaç sene önce başlamış olan Yahudi karşıtı hareketler Naziler&#8217;in iktidarı elde etmelerinden sonra daha da arttı ve çok sayıda Yahudi, Almanya&#8217;yı terketti. Ayrılma hazırlığı yapan Yahudiler arasında dünyanın önde gelen bilim adamları da vardı ve <strong>Albert Einstein </strong>da onlardan biriydi.</p>
<p>Berlin Üniversitesi&#8217;nde hocalık yapan ama kısa bir müddet sonra artık ders veremeyeceğini farkeden <strong>Einstein, </strong>1933 ilkbaharında Almanya&#8217;dan ayrıldı, Fransa&#8217;ya geçti ve Paris&#8217;teki <strong>&#8220;College de France&#8221;</strong>da hocalık etmeye başladı. Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan Museviler&#8217;in himayesi maksadıyla <strong>&#8220;Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği&#8221;</strong> ismini taşıyan ve kısa adı <strong>&#8220;OSE&#8221;</strong> olan bir kurum oluşturulmuştu. Birliğin merkezi Paris&#8217;te idi ve şeref başkanlığına da <strong>Albert Einstein </strong>getirilmişti.</p>
<p><strong>ELÇİYE ZEVAL OLMAZ</strong><strong></p>
<p></strong><strong>Albert Einstein,</strong> 1933&#8242;ün 17 Eylül&#8217;ünde Ankara&#8217;ya işte bu sıfatla, yani <strong>&#8220;OSE&#8217;nin şeref başkanı&#8221;</strong> olarak bir mektup gönderdi. <strong>Einstein, &#8220;Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Başkanlığı&#8221;</strong>na, yani Başbakanlığa hitaben son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya&#8217;daki bazı kanunlar dolayısıyla çok sayıda Alman bilim adamının mesleklerini icra edemez hále geldiklerini söylüyordu. Bilim adamlarının çalışabilecekleri bir ülke aradıklarını da anlatan <strong>Einstein, </strong>40 kişilik bir uzman listesi hazırladıklarını yazıyor, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini anlatıyor ve Türk Hükümeti&#8217;nin sözkonusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye&#8217;nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.</p>
<p><strong>Einstein,</strong> şimdi Başbakanlığa bağlı olan <strong>&#8220;Cumhuriyet Arşivi&#8221;</strong>nde muhafaza edilen 17 Eylül 1933 tarihli mektubunu yazdığı sırada, başbakanlık makamında <strong>İsmet Bey </strong>(İnönü) vardı. Belgenin üzerinde yeralan ve <strong>İsmet İnönü&#8217;</strong>nün elyazısıyla olan nottan anlaşıldığına göre, <strong>İnönü,</strong> 9 Ekim günü mektubu <strong>&#8220;Maarif Vekáleti&#8217;ne&#8221;, </strong>yani Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;na havale etti. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte <strong>Reşid Galip Bey </strong>idi.</p>
<p><strong>Albert Einstein&#8217;</strong>ın mektubunun alt kısmında ve yan tarafında elyazısıyla üç madde halinde yazılmış bazı notlar bulunuyor. <strong>Reşit Galip Bey&#8217;</strong>e ait olduğunu zannettiğim ve işlek olması dolayısıyla güçlükle okuyabildiğim bu notlarda geçen <strong>&#8220;Teklif, mevzuat-ı kanuniyemizle &#8230;değildir&#8221;, &#8220;Bunları bugünkü şeráite (şartlara) göre kabule imkán yoktur&#8221;</strong> şeklindeki ifadelerden, teklifin bakanlık tarafından ilk aşamada kabul edilmediği anlaşılıyor.</p>
<p>Ancak, Türkiye&#8217;nin bu tarihten hemen sonra 40&#8242;tan fazla Alman bilim adamını davet edip üniversitelerde görevlendirmesi ve Üniversite Reformu&#8217;nun da bu sırada yapılması, Milli Eğitim&#8217;in karşı çıktığı teklifin kabulünde çok daha yüksek bir makamın, yani bizzat <strong>Reisicumhur Mustafa Kemal&#8217;</strong>in devreye girmesinin etkili olduğunu düşündürüyor. Bu konudaki bir diğer kanıt da, Princeton Üniversitesi&#8217;nde 1949 yılında <strong>Einstein </strong>ile görüşen İstanbul Teknik Üniversitesi&#8217;nin emekli hocalarından <strong>Prof. Dr. Münir Ülgür&#8217;</strong>ün geçtiğimiz hafta Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin Bilim Teknoloji Dergisi&#8217;ne yaptığı açıklama. <strong>Prof. Ülgür,</strong> açıklamasında <strong>Einstein&#8217;</strong>ın görüşme sırasında <strong>&#8220;Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz. 1933&#8242;teki üniversite reformunuz sırasında beni de ülkenize davet etmişti&#8221; </strong>dediğini naklediyor. Bu ifadeler, Alman bilim adamlarının Türkiye&#8217;ye doğrudan doğruya <strong>Atatürk&#8217;</strong>ün talimatıyla gelmiş olduklarını gösterir zannediyorum.</p>
<p><strong>MESUT BEY BULDU</strong><strong></p>
<p></strong><strong>Albert Einstein&#8217;</strong>ın 73 seneden buyana arşivimizde durmasına rağmen kimselerin farketmediği bu mektubunu bulma şerefi, dostum <strong>Mesut Ilgım&#8217;</strong>a ait. Uzun seneler devam eden profesyonel yöneticilik faaliyetinden sonra emeklilik günlerini araştırmacılıkla geçiren <strong>Mesut Bey,</strong> şimdi <strong>Hitler&#8217;</strong>den kaçarak İstanbul&#8217;a gelen profesörlerden olan maliyeci <strong>Fritz Neumark&#8217;</strong>ın Türkiye günlerini anlattığı <strong>&#8220;Boğaziçi&#8217;ne Sığınanlar&#8221;</strong> isimli eserini Almanca&#8217;dan Türkçe&#8217;ye çevirmekle meşgul. <strong>Mesut Ilgım, Einstein&#8217;</strong>ın mektubunu daha önce de yayınlanan ama az sayıda basılan bu hatıralardan hareketle, geniş bir araştırma yapmaya başladığı sırada bulmuş. Mektubu ilk defa yayınlamama izin verdiği için kendisine çok teşekkür ediyorum.</p>
<p>İşte, Cumhuriyet rejiminin henüz on yaşında olduğu günlerdeki Türkiye ile 83 yaşındaki Cumhuriyet Türkiyesi&#8217;nin arasındaki fark&#8230; İlki, <strong>Einstein&#8217;</strong>ın dostları için iş talebinde bulunduğu, büyük gelecek vaadeden genç bir devlet; diğeri ise gündemini sadece kadınlara mahsus parkların, cüppeli namazların yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığının tartışılır hále getirildiği bir ülke&#8230;</p>
<p><strong>Einstein, Atatürk&#8217;ün davetini bir Türk bilim adamına açıklamıştı</strong></p>
<p><strong>ALBERT Einstein </strong>ile görüşen az sayıdaki Türk bilim adamlarından biri, İstanbul Teknik Üniversitesi&#8217;nin elektrik-elektronik bölümünün emekli hocalarından olan <strong>Prof. Dr. Münir Ülgür </strong>idi. Profesör <strong>Ülgür, Einstein </strong>ile 1949 yılında, Birleşik Amerika&#8217;daki Princeton Üniversitesi&#8217;nde biraraya gelmişti.</p>
<p><strong>Prof. Münir Ülgür,</strong> Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin Bilim Teknoloji Dergisi&#8217;ne geçtiğimiz günlerde verdiği mülákatta, <strong>Einstein&#8217;</strong>ın 1933 yılındaki Üniversite Reformu sırasında <strong>Atatürk </strong>tarafından Türkiye&#8217;ye davet edildiğini söylediğini anlatmıştı. <strong>Einstein,</strong> bundan 57 sene önceki görüşme sırasında <strong>Ülgür&#8217;</strong>e <strong>&#8220;Biliyor musunuz, dünyanın en büyük liderine sahipsiniz&#8221;</strong> demiş ve daveti kabul etmemesinin sebebini de <strong>&#8220;İmkánlar çok fazla olduğu için burayı tercih ettim&#8221; </strong>sözleriyle açıklamıştı.</p>
<p>&#8216;Ben, sadık hizmetkárınız</p>
<p>Prof. Albert Einstein&#8217;</p>
<p>&#8220;Ekselánsları,</p>
<p>&#8216;OSE&#8217; Dünya Birliği&#8217;nin şeref başkanı olarak, Almanya&#8217;dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye&#8217;de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselánslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya&#8217;da hálen yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.</p>
<p>Ekselánslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda başvuru arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, bir yıl müddetle, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.</p>
<p>Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etme cüretini buluyorum.</p>
<p>Ekselánslarının sadık hizmetkárı olmaktan şeref duyan,</p>
<p>Prof. Albert Einstein&#8221;</p>
<p>kaynak: Sabah, Ekim 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/albert-einstein-turkiyeye-is-basvusurunda-bulunmustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Millî mutabakat mı, milletçe intibak mı?</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/10/milli-mutabakat-mi-milletce-intibak-mi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/10/milli-mutabakat-mi-milletce-intibak-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 08:22:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[Altmışlı yılların başlarındaki en büyük tartışma Türkiye&#8217;nin dış ticaret açığını kapatmak, bütçesini denkleştirmek ve ekonomik hayatını başka ülkelerin gölgesinde sürdürmekten kurtarmak için öncelikle sanayii ürünleri imalatına mı yoksa turizme mi yatırım yapılması gerektiği üzerinde yürütülen tartışmaydı. 
Sanayii lehine bir millî mutabakat sağlanmak üzere olduğu (O günlerin basınında yer alan haberlere göre Dünya Bankası cıvata imaline [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Altmışlı yılların başlarındaki en büyük tartışma Türkiye&#8217;nin dış ticaret açığını kapatmak, bütçesini denkleştirmek ve ekonomik hayatını başka ülkelerin gölgesinde sürdürmekten kurtarmak için öncelikle sanayii ürünleri imalatına mı yoksa turizme mi yatırım yapılması gerektiği üzerinde yürütülen tartışmaydı. <span id="more-127"></span></p>
<p>Sanayii lehine bir millî mutabakat sağlanmak üzere olduğu (O günlerin basınında yer alan haberlere göre Dünya Bankası cıvata imaline hasredilmek üzere kredi vermeyi reddediyor, lüks bir otelde kullanılmak üzere pahalı porselenlerin ithaline yarayacak krediyi seve seve Türkiye&#8217;ye takdim ediyordu.) fark edildiğinden olsa gerek, nasıl olduysa oldu, el çabukluğuyla turizm lehine milletçe intibak sağlanmış gibi bir durumla karşılaşıldı. Bu durumu husule getiren kimdi? Parmakla gösterilir gibi değil. Aradan kırk yıl geçti. Sonuçta Türkiye&#8217;nin dış ödemeler dengesine ağırlıklı olarak tesir eden meşru (!) kalemler ikiye indirgendi: Tekstil ve turizm. Bu iki kalem hem işleyiş süreçleri ve hem de etki uyandırma potansiyeli itibariyle tamamen dışardan, Türkiye&#8217;nin dışından kontrol edilebilir özellikteydi.</p>
<p>Geçmişte ne olmuşsa olmuş. Hepsi geride kaldı. Bu cümleleri sarf etmekte serbestsiniz. Ne var ki hiç olmazsa bugünden söz ederken kelimeleri, ifadeleri, ibareleri yerli yerince kullanmaya gayret gösterin. Geçmişi tamir etmek diye bir şey yok; ama ebeliğiyle görevli olunan bir doğumda çocuğun sakat doğmasına meydan vermeme sorumluluğu diye bir şey var. Kemal Derviş hitama erdirmek istediği işlerin yoluna girmesi için millî mutabakat gerektiğini söylüyor.</p>
<p>Kelime seçiminde ciddi bir hata yapıldığı kanaatindeyim. Kemal Derviş ve onun görevini başarıyla sona erdirmesini arzulayan herkes iktisadi tedbirlerin toplum yararına sonuç vermesi hususuna milletçe intibak etmemizi istiyorlar. Milletçe intibak vakıasına itiraz etmeyebiliriz; ama &#8220;millî mutabakat&#8221; hem maddesi, hem mânâsı büyük bir iş. Onu tarihimizde sadece bir kez, İstiklâl Harbi sırasında yaptık. İstiklâl Marşı erdiğimiz mutabakatın senedi olarak bugünlere kalmıştır. Nelerde mutabakat sağlandığı o metne bakılarak anlaşılabilir.</p>
<p>İstiklâl harbimizin öncesinde ve sonrasında millî mutabakat sağlamadığımız halde milletçe intibak ettiğimiz çok sayıda, yığınlarca iş var. Sözgelimi kısa bir süre sonra internete milletçe intibak ettiğimiz zaman bu alanda bir milli mutabakat hasıl olduğunu söyleyenler abesle iştigal etmiş sayılacaklar.<br />
Kemal Derviş tam da bir Dünya Bankası yetkilisinin ağzına yakışan dille Brezilya&#8217;nın millî mutabakat sayesinde krizden sağ salim (?) çıktığını ve Endonezya&#8217;nın millî mutabakat sağlayamamak yüzünden hâlâ bocaladığını söylüyor. Daha sağlıklı ve aklı selime uygun ifade şöyle olabilirdi: Brezilya&#8217;nın kültürel yapısı milletçe dünya sisteminin isterlerine intibakı sağlamaya elverişlidir; Endonezya ise dünya sisteminin isterlerine milletçe intibak temin etmeye elverişli bir kültür donanımına sahip değildir.</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.karakutu.com/">www.karakutu.com</a></p>
<p><strong>Yeni Şafak</strong><br />
3 Nisan 2001</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/10/milli-mutabakat-mi-milletce-intibak-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
