<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YazBoz.org, Türkiye Güncesi &#187; Baskın Oran</title>
	<atom:link href="http://www.yazboz.org/category/yazarlar/baskin-oran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazboz.org</link>
	<description>Türkiye, Tarih, Kültür</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Oct 2009 06:55:22 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği 2</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi-2/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 11:33:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Baskın Oran]]></category>
		<category><![CDATA[dış politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=62</guid>
		<description><![CDATA[






1980-90: BATI BLOKU EKSENİNDE TÜRKİYE-2
 
Uluslararası Ortam
 
Bu dönem, daha önce sözünü ettiğimiz küreselleşme fırtınasının başladığı dönemdir. Bu, bir önceki dönemin temel verilerini baştan sonra değiştirir. Petrol şokunu tasarruf tedbirleriyle atlatan Batı, petrol şeyhlerinin elinde birikenleri de yatırıma sevk edince tekrar yükselmeye başlar. Paralel olarak, özellikle petrol üretmeyen azgelişmiş ülkeler çok zora girerler.
 
ABD Başkanı Carter, bu ortamda, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table border="0" cellspacing="1" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td><strong>1980-90: BATI BLOKU EKSENİNDE TÜRKİYE-2</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong></p>
<p> </p>
<p>Bu dönem, daha önce sözünü ettiğimiz küreselleşme fırtınasının başladığı dönemdir. Bu, bir önceki dönemin temel verilerini baştan sonra değiştirir. Petrol şokunu tasarruf tedbirleriyle atlatan Batı, petrol şeyhlerinin elinde birikenleri de yatırıma sevk edince tekrar yükselmeye başlar. Paralel olarak, özellikle petrol üretmeyen azgelişmiş ülkeler çok zora girerler.</p>
<p> <span id="more-62"></span></p>
<p>ABD Başkanı Carter, bu ortamda, bir yandan Sovyetlere karşı Müslüman ülkelerden oluşan bir “Yeşil Kuşak” inşa etmeye girişirken, bir yandan da SSCB’yi yumuşak karnından vurmak için bir insan hakları kampanyası başlatır. Ayrıca, Truman Doktrininin Basra Körfezi çeşitlemesini oluşturan Carter Doktrini, bu körfezdeki petrol alanlarına yapılacak bir saldırıyı Amerikan yaşamsal çıkarlarına yapılmış sayılacağını bildirir. Arkasından gelen Reagan Doktrini, anti-komünist hareketlere tüm dünyada tam destek vereceğini ilan eder. 79’daki Afganistan ve İran olaylarının rüzgarıyla güçlenen doktrin L.Amerika’dan G.D.Asya’ya kadar fiilen uygulanır.</p>
<p> </p>
<p>Nihayet, Reagan “Yıldız Savaşları”nın başlatıldığını ilan eder. Bu silahlanma projesi, sonunda SSCB’yi pes ettirecek, Gorbaçov reformlarının yapılamaması üzerine ülke 91’de dağılacak, bu süreç ABD’nin dünya jandarmalığına çarpıcı dönüşünü ilan ederek küçük ve orta boy ülkelerin göreli özerklik dönemini sona erdirecektir.<br />
<strong>İç Ortam</strong></p>
<p> </p>
<p>24 Ocak kararları ilk önce iyi sonuç verir. İç talebin kısılması ve ihracatın özendirilmesi üzerine ihracat başlar. Fakat aynı zamanda “vahşi kapitalizm” başlamış, büyük balığın küçük balığı yutması temeline dayanan düzen harekete geçmiştir. Emekliler başta olmak üzere on binlerce küçük tasarruf sahibi evlerini satarak, gündelik yaşam için bankerlere faize yatırmaya başlarlar. 81 sonunda bankerlerin batması ve kaçması üzerine bu insanlar artık perişandır. 83’e gelindiğinde ekonomide kırmızı ışıklar yanmaya başlar. 87’den itibaren de 24 Ocak kararlarının nefesi tamamen tükenir. Özal 93’te öldüğünde dolar 14.000 liraya çıkmıştır.</p>
<p> </p>
<p>Siyasal açıdan alındığında, dönem tam bir zifiri karanlık ifade eder. Askerî yönetim 650.000 kişiyi gözaltına alır, 230.000 kişiyi yargılar, 1.683.000 kişiyi fişler. Resmî açıklamalar bile, cezaevlerindeki ölüm sayısını 229 olarak bildirmektedir. Orgeneral Kenan Evren’in “Hainleri da besleyecek miyiz” sözü toplumsal belleğe yerleşir.</p>
<p> </p>
<p>12 Eylül yönetimi, ezdiği sol ideolojiye ve Kürt milliyetçiliğine alternatif olarak İslam’ı öne sürer. Desteklediği “Türk-İslam Sentezi” ideolojisinin temeli dinden başka bir şey değildir. İlk, orta ve liselerde din dersleri zorunlu kılınır ve durum 82 Anayasasına da yazılır. Ülkede 6 saatte 1 cami yapılmaya başlanmıştır. 1980-82 arasında 23 yeni ilahiyat fakültesi açılır. Yurt dışındaki imamların Suudi Arabistan’daki Rabıta kuruluşundan maaş almalarına izin çıkmıştır. Müsteşar Prof. Cemil Kıvanç zamanında okullardaki gayrimüslim Türk yurttaşları zorla din derslerine sokulur. ABD’nin Yeşil Kuşak politikasıyla aynı zamana gelmesi, din faktörünün bu öne çıkarılışının etkisini daha da artıracaktır.</p>
<p> </p>
<p>12 Eylül darbesinin Türkiye’ye yaptığı belki en büyük kötülük, Kürt silahlı milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına yol açması olur. PKK saldırıları 84’te başlar. Askerî cezaevlerinde yapılan mezalim üzerine çok sayıda Kürt kökenli gencin dağa çıkması ve güneydoğudaki halkın baskılardan (insan pisliği yedirmeler, vs.) bunalarak bunlara yardımcı olması üzerine, olay kısa zamanda başa çıkılamaz hale gelir. Askerî kuruluşlara saldıran, bu arada siviller üzerinde de terör uygulayan PKK, ancak 30.000 insan öldükten sonra, 15 yılda 100 milyar dolarlık bir harcamayla engellenebilecektir. Bu arada da, Türkiye’de demokrasi diye bir kavram kalmayacaktır.</p>
<p> </p>
<p><strong>Dış Politika</strong></p>
<p> </p>
<p>Türkiye’nin dünyada tek başına kaldığı, güçlü müzakere yürütebilmek için gerekli kamuoyu desteğinin yok edildiği, ekonominin tamamen dışa bağımlı kılındığı bir dönemde göreli özerk bir dış politikanın yürütülebilmesi şaşırtıcı olurdu. Nitekim, bu dönemde TDP, bir önceki göreli özerklik döneminde ABD’ye hangi konularda direnebilmişse, hepsinde teker teker geri adım atar.</p>
<p> </p>
<p>1980’de Kenan Evren, Amerika’nın Rogers Planını derhal kabul eder ve Yunanistan hiçbir ödün vermeden NATO askerî yapısına dönme olanağı bulur. 82’de ABD’nin Doğu Anadolu’ya havaalanları inşa etmesine izin verilir. 84’te ABD Çevik Kuvvetine geçiş kolaylıkları tanınır. 87’de SEİA beş yıllığına uzatıldığında, Kongre söz verilen yardımın yüzde 45’ini keser. 89’da ABD’nin Panama işgalini Türkiye BM’de desteklemiştir.</p>
<p> </p>
<p>Bunlara karşılık ABD 83’te KKTC’yi kınar, onu tanımak isteyen Pakistan ve Bangladeş’i vazgeçirir. 84’te 24 Nisan’ı “İnsanın İnsana Hunharlık Günü” ilan ederek Ermeni lobisine büyük avantaj sağlar. Fakat, İsrail ve Mısır’dan sonra en fazla yardımı 12 Eylülcülere verecektir.</p>
<p> </p>
<p>Bu dönemde Ermeni ve Kürt sorunlarının uluslararasılaşır. ASALA, Orly’deki bombasının Batı kamuoyunda yarattığı tepki üzerine terörü bırakır ve Ermeni Tasarıları gibi çok az maliyetli ve çok etkili bir yeni strateji başlatır. Kürt milliyetçiliği ise uluslararası gelişmelerin yanı sıra (Filistin intifadası, AGİK insan hakları süreci, Irak’taki Kürt özerkliği, vb.), bir konudan çok etkilenerek büyür: Bulgaristan’da Türk adlarının değiştirilmesine Türkiye’nin gösterdiği büyük tepki. Çünkü Türkiye’de Kürtlerin çocuklarına Kürt adı vermeleri yasaktır.</p>
<p> </p>
<p>12 Eylül döneminin dış politikaya yaptığı etki çok öğretici olur. Bir kere, arkasında kamuoyu olmayan bir rejimin dışta ödün vermesinin kolaylaşacağı hususu, 12 Mart’taki haşhaş ekimi yasağından sonra, bu dönemdeki Rogers Planında da doğrulanmıştır. İkincisi, kendi insanını tahrip eden bir rejimin, dışta da devletin ciddiyetini ve dış itibarını tahrip ettiği anlaşılır. TC damgalı pasaportlara aşağılayıcı muamele bu dönemde başlamıştır. Üçüncüsü, Türk-İslam Sentezi yalnızca Türkiye’yi AT’ye yabancılaştırmakla kalmamış, bir sonraki dönemde çok ciddi hasarlar verecek olan “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sloganının zeminini de hazırlamıştır.</p>
<p> </p>
<p>Özal döneminin dış politikadaki uygulaması da önemli dersler vermiştir. Bir kere, Dışişleri Bakanlığını devreden çıkarmak ve yalnızca ticareti artırarak dış politika sorunlarının çözüleceğini sanmak gibi “yenilik”lerin dış politika alanında çok tehlikeli olduğu anlaşılmıştır. “Aktif” dış politikanın başka, “doğru” dış politikanın başka olduğu ortaya çıkmıştır. İkincisi, Türkiye’nin savaşın eşiğine gelmesine ve savaştan sonra da büyük ekonomik zararlara uğramasına yol açan Körfez olayı, geleneksel statükoculuk, dengecilik ve meşruiyetçilik ilkelerinden vazgeçmenin gerçeklerle bağdaşmadığını göstermiştir.</p>
<p> </p>
<p>Dönemin dış politikası, 50-60 dönemindeki Menderes dönemine benzer biçimde çok aktif, fakat çok riskli ve ABD’ye ciddi ölçülerde bağımlı olarak gerçekleşmiştir.</p>
<p> </p>
<p><strong>1990-2001: KÜRESELLEŞME EKSENİNDE TÜRKİYE</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong></p>
<p> </p>
<p>Dönem, SSCB ve blokunun dağılmasıyla başlar. Bu durumda ABD Hegemon Güç olarak rakipsiz kalmıştır. Uluslararası güç dengesi kavramı sona ermiştir. Tamamen istikrarsız bir düzen gelir. Bölgesel çatışmalar yayılır.</p>
<p> </p>
<p>Bu ortamda, Başkan Bush (baba) “Yeni Dünya Düzeni” kavramını ortaya atar. Bunun iki temel taşını, yani insan haklarını ve piyasa ekonomisini (kapitalizmi) silahla müdahale edip koruyacağını Körfez savaşıyla kanıtlar. Bu, “müdahale hukuku”nun ilk temel taşıdır. Dönem içinde Somali, Bosna ve Kosova müdahaleleriyle devam edecek bu uygulama, NATO’nun “barışı koruma ve insani yardım” amaçlarıyla kendi alanı dışına müdahale edebileceğine karar verilmesine kadar varacaktır. Yani ABD, rakipsiz kalan gücünü NATO vasıtasıyla uygulamak kararındadır.</p>
<p> </p>
<p><strong>İç Ortam</strong></p>
<p> </p>
<p>Ekonomiden başlarsak, geçen dönemdeki iktisat politikasının sonucu ortaya çıkmaya başlar. Kısa vadeli spekülatif sermayeye ve dış borca ek olarak, büyük oranda iç borçla döndürülmeye çalışılan çarklar üç kere durur.</p>
<p> </p>
<p>Ekonomik krizlerden birincisi 94’te patlar. Durmadan para basılınca insanlar dolara hücum etmiştir. Hazine borç bulamaz hale gelir. İkinci kriz, 1997-98 Doğu Asya bunalımından ürken sermayenin bir anda kaçmasıyla çıkar. Üçüncü kriz iki dalga halinde yaşanır. Birincide on bankanın içinin sahipleri tarafından boşaltılıp devlete devredilmesi üzerine iki hafta içinde 7 milyar dolar spekülatif sermaye kaçar. İkincide cumhurbaşkanı ile başbakanın tartıştıkları duyulunca piyasalar tekrar çöker ve bu sefer bir hafta içinde 6 milyar dolar ülkeyi terk eder. Bu krizler, Türkiye’nin en ufak bir işaretle felç edilebileceğini açıkça göstermiştir.</p>
<p> </p>
<p>Siyaset ise, ekonomiye paralel bir kaos içinde yürür. Türk-İslam Sentezi politikası kitlelerin fukaralaşmasıyla birleşince İslamcılık akımı çok güçlenir.</p>
<p> </p>
<p>Bir diğer güçlenen unsur da PKK’dır ve insan hakları ihlalleri yüzünden devlete yabancılaşan Güneydoğu halkından iyice destek almaya başlar. Bunun üzerine Türkiye’de bir parçalanma sendromu, “Sevr Sendromu” gelişir. İşin ilginç tarafı, Türkiye’de bazı şeyler çürüyüp dökülmeye başladıkça (faili meçhul cinayetler, Derin Devlet), buna paralel olarak emperyalist eğilimler artmaktadır. Sovyetlerin dağılmasından cesaretlenen ırkçı sağ “Misakı Milli bizim için bir cenderedir” demeye, “Yeni Osmanlıcılık” diye anılan bir akım Osmanlı’nın eski eyaletleri olan ülkelerde Türk etkisinin yeniden kurulması gerektiğini savunmaya başlar. Türk-İslam Sentezcilerinin eline geçen İstanbul ve Ankara belediyeleri cadde ve parklara “Dudayev” gibi adlar vermeye koyulmuşlardır.</p>
<p> </p>
<p><strong>Dış Politika</strong></p>
<p> </p>
<p>SSCB dağılınca, ilk kez <em>The Economist</em> dergisinin Eylül 91’de kullandığı “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sloganı, Başbakan Demirel’in Şubat 92’te tekrarlamasından sonra ağızlarda sakız, gönüllerde inanç olur. 91’de Cumhurbaşkanı Özal “Hacet kapıları Türkiye için açıldı; bu 300-500 senede bir olur” diye haber vermekte, “Biz bu politikayla büyük devlet olamayız. Her zaman küçük devlet kalırız” diye TDP’nin yetmiş yıllık geleneğini değiştirmek istemektedir. Ancak Rusya’nın bölgedeki varlığının güçlü biçimde devam ettiği anlaşıldıktan sonradır ki, Türkiye’nin aklı başına gelecektir.</p>
<p> </p>
<p>Dünya birbirine girerken, TDP sahipsiz kalır. 1920-1990 arasındaki 838 ay içinde yalnızca 28 dışişleri bakanı gelip gider ve bakan başına düşen görev süresi 29,9 ay olurken, 90-97 arasındaki 87 ay içinde 11 defa bakan değişir ve bakan başına düşen görev süresi 7,9 ay olur. Dahası, kimi dışişleri bakanları dil bile bilmemekte, kimileri bakanlığa “uğramamakta”dır.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye bu dönem içinde Batı’nın kendisine empoze ettiği altyapıyı (yapısal uyum programları, İMF denetimi, borç ödemek için borç aramak, vb.) itirazsız alır ve bu yüzden ekonomik bakımdan dışarıya tamamen bağımlı hale gelirken, Batı’nın empoze ettiği üstyapıyı (insan hakları, demokrasi) almamak için büyük direnç gösterir. Sonuçta, bir önceki dönemdeki insan hakları ihlallerine rağmen umutla bekleyen Avrupa tarafından bu dönemde iyice tecrit edilir. Bu durumda TDP tamamen ABD’ye yaslanmak zorunda kalacaktır.</p>
<p> </p>
<p>Bu sırada, ABD de Türkiye’ye yoğun ilgi göstermeye başlar. Bir kere, Avrasya’yı ve Hazar enerji kaynaklarını denetleyebilmek için ABD Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. İkincisi, Saddam’ın denetlenmesi için Çekiç Güç’ün (Keşif Güç) devam etmesi lazımdır. Türkiye’nin bu açıdan Kürt devleti kurulmasından korkusu, Öcalan’ın Şubat 1999’da yakalanıp Türk timine teslim edilmesiyle yatıştırılacaktır. Üçüncüsü, Türkiye’nin Orta Doğu Barış Sürecinde İsrail’e destek olması önemlidir. Nihayet, ekonomik bakımdan çok nazik duruma getirildiği için, Türkiye, çok yaşamsal çıkarları tehdit edilmedikçe ABD’ye karşı çıkması zor bir ülkedir.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye ise, stratejik önemine tekrar kavuşmaktan memnun, ABD’nin katıldığı bütün uluslararası müdahalelere Somali’den Afganistan’a destek verir. Politikasını ABD politikasına göre ayarlar. Orta Doğu’daki yoğun çatışmalar sırasında hiç adı anılmaz. Çok önemli olmasına rağmen, bir Ermenistan politikası da yoktur. Yunanistan’la sorun olmaması, bu ülkenin AB’ye girdikten sonra kendine güveni kazanmasının ve aradaki sorunları (Ege, Kıbrıs) 2004 yılına kadar çözümlenmek üzere AB’ye havale etmesinden ileri gelmektedir.</p>
<p>Açıp baktım, Türk Dış Politikası: Olgular, Belgeler, Yorumlar kitabının sonuna 2001 yılında şöyle yazmışız:<br />
“Bu, TDP için çok tehlikeli bir gidiştir. Birincisi, ABD bir hegemon güçtür ve bir müdahale hukuku inşa etmektedir. Türkiye ise temel politikasını dengeci statükoculuk üzerine inşa etmiş bir OBD’dir. Statükoyu ancak savunma amaçlı olarak ve uluslararası hukukun meşru saydığı biçimlerde zorlayabilir.</p>
<p>İkincisi, bu ‘insani müdahaleler’ zinciri bir model halini alırsa, Türkiye istese bile bundan kopamaz ve gitgide dış politikasını ABD’ye endekslemiş olur. Bu da, bir büyük devletle ittifak yapan bir OBD’yi uydu düzeyine indirgeme riski taşıyan, çok ciddi bir durumdur. Ekonomisinin dışa bağımlılığı fevkalade yükselmiş bir ülke için bu tehlike daha da ciddidir. Türkiye’nin, mevcut koşullarda, dış politikada ciddi bir tıkanma riskiyle karşı karşıya olduğu ve hiç yapmak istemeyeceği eylemlere zorlanabileceği rahatlıkla söylenebilir”.</p>
<p><strong><br />
</strong><strong>2001’DEN BUGÜNE: 11 EYLÜL GÖLGESİNDE DÜNYA VE TÜRKİYE</strong><strong><br />
</strong><br />
11 Eylül 2001’de iki yolcu uçağı, bugün bile anlaşılamayan biçimde New York’taki ikiz kulelere çarptı. Bu bir terör eylemiydi. Başka Amerika, bütün dünya ayağa kalktı.<br />
Bu ortamda Başkan Bush (oğul) uluslararası teröre karşı savaş ilan etti.<br />
Bunun ilk harekatı, eylemi yaptığı ileri sürülen terörist Bin Ladin’i sakladığı iddia edilen Afganistan’a karşı yapıldı. Ülkedeki Taliban rejimi yıkıldı. Bin Ladin’in izi bulunamadı.<br />
Bu aslında önemli değildi. Çünkü saldırı, ABD’nin hegemonluk süresini uzatmak için başlatılan bir stratejinin yalnızca ilk adımıydı. 11 Eylül bütün dünyayı etkilemiş ve ABD’ye sempati yaratmıştı, şimdi Bush yönetimi bundan yararlanarak bütün dünyaya askerî gücüyle korku salacak ve böylece kendisine rakiplerin çıkmasını önleyerek hegemonluk süresini uzatacaktı.<br />
Bu yeni bir politika değildi. ABD daha önce “şer cephesi” ve “serseri devletler” kavramlarını ortaya atarak bu ortamı hazırlamaya girişmişti. Ama ancak 11 Eylül gibi dramatik bir olaydır ki bu senaryonun oynanmasına olanak verecek sahneyi hazırladı.</p>
<p>Bilim adamları hemen yeni durumun teorisini yapmaya başladılar. İngiliz tarihçi Paul Johnson Wall Street Journal’da şöyle yazıyordu: “Terörizmi önlemek için koloniyalizm şarttır ve bu da ancak bu bölgelerde sürekli askerî varlık bulundurmakla mümkündür”. Yani küreselleşme artık klasik emperyalizme, yani askerî işgal aracılığıyla pazar kontrolüne dönüşüyordu.</p>
<p><strong>Afganistan Saldırısında TDP</strong><strong><br />
</strong><br />
Bu durumda Türk dış politikası çok dikkatli davrandı. Stratejik bir OBD’nin göreli özerk tutumunu anımsatacak biçimde ABD’ye yalnızca hava sahasını açtı ve lojistik hizmet sundu. Asker vermedi. Askeri, ancak, bütün çatışmalar olup bittikten sonra ve NATO şemsiyesi altında verecek ve böylece meşruiyet sorunu çıkmasına olanak tanımayacaktır.<br />
Afganistan’da bir yandan taş taş üstünde bırakmazken, Bush yönetimi bir yandan da terörizme karşı savaşın yıllarca süreceğini, sırada Irak’ın bulunduğunu, çünkü 11 Eylül olayıyla Irak’taki Saddam rejiminin ilgisinin saptandığını, üstelik Saddam’ın yasaklanmış kitle imha silahları sakladığını ilan etti. Oysa burada Bush ve Yahudilerden oluşan yakın çevresinin amacı, yine hegemonluk süresini uzatmak için dünyaya korku salmak ve ayrıca Irak petrolüne el koymaktı. Bu kargaşadan da en çok İsrail yararlanacaktır.</p>
<p><strong>Türkiye’de alt-emperyalizm çığlıkları</strong></p>
<p>İlginçtir, bu emperyalizmin bir alt biçimi o ortamda Türkiye’de de basında ifadesini buldu. Türkiye’nin Irak’tan Musul petrolleri alacağı olduğu ve bunun derhal istenmesi gerektiği söylenmeye başlandı. Gerçekten, böyle bir alacak vardı. Ama vermeyen Irak değildi; almayan Türkiye’ydi. Menderes, 1955’te Bağdat Paktını kurarken, Irak’a yakınlaşmak için bu alacakları takip etmeyi bırakmış, sonra da Özal başa gelince bu faslı bütçeden tamamen çıkartıp atmıştı. Herhalükârda, bu alacağın böyle bir zamanda istenmesi “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” deyişini hatırlattığı için son derece iticiydi.<br />
Nihayet, İngiltere’nin ve kimi daha küçük ülkelerin oluşturduğu koalisyonu arkasına alan Bush yönetimi Irak’a saldırmaya hazır hale geldi. Burada, Türkiye’ye ciddi baskı başladı. Çünkü Irak’a yalnızca Basra Körfezinden girmek zor olabilirdi; kuzeyden yani Türkiye’den de girmek istiyordu.</p>
<p><strong>1 Mart Tezkeresinin Reddi</strong><br />
Bu sırada yeni seçim kazanıp tek başına başa gelen AKP, “güzel kararsızlık” denebilecek bir tutum içine girdi. Olayı durmadan erteledi. Çünkü “kararlı” davranmış olsaydı, tüm dünyayı askerî gücüyle titreten ABD’ye evet demesi gerekecekti. Bu arada binlerce ABD askeri, onlarca gemi ve uçak gemisine binmiş vaziyette Türkiye açıklarında beklemekteydiler.<br />
Nihayet, ABD’nin isteği bir hükümet tezkeresi biçiminde TBMM’ye 1 Mart 2003’te geldi. Sonuç “ret” oldu. Bunun üzerine ABD son bir ültimatom vererek Irak’a güneyden saldıracak, Şiilerin direnmesi sonucu çok güç ilerleyecek, fakat Kürtlerin kuzeyden harekete geçmeleri ve Saddam’ın kendilerinden çok şey beklenen birliklerinin ortada hiç gözükmemesi üzerine sonunda Bağdat’a gireceklerdir.</p>
<p>Fakat ABD’nin işi bundan sonra başlayacaktır. Çünkü, günümüze kadar haftada 3-6 koalisyon askeri öldürecek biçimde gerilla saldırıları başlayacak, ABD Irak’a girdiğine gireceğine pişman olacaktır.<br />
Bu ortamda ABD bütün dünyadan, bu arada Türkiye’den asker göndermesini isteyecektir. Oysa, 1 Mart tezkeresinin reddi üzerine Mayıs ayında AB yetkililerinden Türkiye’ye önce çekingen, sonra gitgide sivrileşen çok olumlu tepkiler gelmektedir:<br />
Genişlemeden sorumlu G.Verheugen: “Laik ve Müslüman bir ülkenin de AB’ye alınmasını, kriz bölgesindeki gelişmelerden dolayı faydalı görüyorum”.<br />
Genişleme Genel Direktörü E.Landaburu: “Dinsel farklılıkları özümsemiş ve sağlam bir demokrasiye dayalı güçlenmiş bir çokkültürlü yapı, sınırları İran’a kadar uzanacak olan AB’yi gerçek bir küresel güç haline getirecektir”.</p>
<p>İtalyan Başbakanı S.Berlusconi: “Daha fazla hesaba katılmak için aynı zamanda askerî güç de lazım. Avrupa buna, sınırlarını özellikle Türkiye ve Rusya’ya doğru genişleterek ulaşabilir”.<br />
Fransız Dışişleri Bakanı D. de Villepen, Türk Dışişleri’yle görüşmeler sırasında: “Irak’tan aldığımız ders şudur ki, Avrupa’ya birçok küçüğün değil, bir büyük ülkenin katılması lazım”.<br />
Fakat, AKP 1 Mart’taki sonuç karşısında ABD’nin gösterdiği tepkiden büyük bir korkuya kapılmış olacak ki, yetkilileri birdenbire tavır değiştirir. Durmadan demeçler vermeye ve Irak’a ABD’nin yanında asker göndermek için gerekenin yapılacağını ilan etmeye başlarlar. Nitekim, 7 Ekim 2003’te hükümete yetki veren tezkereyi TBMM onaylar. Buna göre, bir yıl içinde hükümet Irak’a asker gönderebilecektir.</p>
<p>Bunun için gösterilen temel gerekçeler şöyleydir: Irak’taki istikrarsızlık Türkiye’ye de zarar verecektir. Türkiye bunu kaynağında önlemelidir. Eğer Türkiye gitmezse, masaya oturamaz.<br />
Fakat esas olarak söylenmek istenen ancak örtülü biçimde söylenmektedir: “Gitmezsek, Kürt devletini önleyemeyiz”.<br />
Bu, ABD işgalinin hiçbir meşruiyet kırıntısına sahip olmadığı, üstelik ABD’nin aradığı kitle imha silahlarının Irak’ta bulunmadığının ortaya çıktığı ve bizzat ABD’nin Saddam’la 11 Eylül ilişkisinin bulunmadığını itiraf ettiği bir dönemde söylenmektedir.<br />
TDP’nin o zamana kadar gözü gibi koruduğu dengecilik ve meşruiyetçilik çizgisini bir kalemde silip atarak.<br />
Irak’ta ABD’den başka hiçbir unsurun Türk askerini istemediği, hatta gelmesin diye tehditler yağdırdığı bir sıra alınan bu karar Cumhuriyetin 80. yılına kadar uygulanamamıştır. Büyük olasılıkla, bundan sonra da uygulanacağı yoktur.<br />
Çünkü hükümet, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay gitmenin felaket olacağını henüz anlamamışlardır ama, bu sefer ABD Türk askerinin gelmesinin kendi işlerini daha da karıştıracağını anlamıştır.<br />
Böylece, şu anda şer’den hayır doğmuş bulunuyor. Yani, Türkiye’deki kimi unsurların Kürt devletini engellemek gibi tamamen imkansız ve anlamsız bir politika uygulamaları yüzünden asker Irak’a gidemiyor. Türk gençlerinin canları kurtuluyor, Türkiye işgalciye yandaşlık yapmamış oluyor, başını tarihinin en büyük belasına sokmamış oluyor.<br />
Fakat, Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu demokrasi kuralları içinde çözmemekte direndikçe, Türkiye’nin bu tür belalardan ancak böyle rastlantılar sonucu kurtulması olayı bitmeyecek. Korkunun, ecele faydası olmayacak.<br />
Cumhuriyetin 80. yılını, işte böyle bir “şer’den hayır” atmosferinde kutluyoruz. Kutlu olsun!</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.karakutu.com/">www.karakutu.com</a></p>
<p> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 14:22:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Baskın Oran]]></category>
		<category><![CDATA[dış politika]]></category>
		<category><![CDATA[stratejik obd]]></category>
		<category><![CDATA[türk dış politikası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=22</guid>
		<description><![CDATA[
I) TEORİ STRATEJİK OBD KAVRAMI
Eğer izin verirseniz, vermeseniz de buna teknik nedenlerle mecburum zaten, önceden bir-iki teorik şey söyleyeceğim. Yoksa, Türk dış politikası diye size Türkiye’nin seksen yıllık ikili ilişkilerini birbiri peşine özetlerim, saman gibi olur.
 Teori dediğim şunlar: 
 Eskiden ülkeler “büyük” ve “küçük” olarak sınıflandırılırdı. Son zamanlarda, bir de “orta boy devlet” (OBD) kavramı ortaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazboz.org/search.php?query=&amp;topic=14"></a></p>
<p><strong>I) TEORİ STRATEJİK OBD KAVRAMI</strong><br />
Eğer izin verirseniz, vermeseniz de buna teknik nedenlerle mecburum zaten, önceden bir-iki teorik şey söyleyeceğim. Yoksa, Türk dış politikası diye size Türkiye’nin seksen yıllık ikili ilişkilerini birbiri peşine özetlerim, saman gibi olur.</p>
<p> <strong>Teori dediğim şunlar: </strong></p>
<p> Eskiden ülkeler “büyük” ve “küçük” olarak sınıflandırılırdı. Son zamanlarda, bir de “orta boy devlet” (OBD) kavramı ortaya atıldı. Türkiye tipik bir OBD’dir. Dahası, bir <strong>Stratejik OBD</strong>. Seksen yıla bu kavram açısından bakarsanız çok ilginç şeyler görürsünüz.<span id="more-22"></span></p>
<p><!--more--></p>
<p>Stratejik OBD, dünyada işgal ettiği çok önemli coğrafyadan kaynaklanan kimi sivri özelliklere sahip bir devlettir.</p>
<p> Bir kere, kurulduğu yerin belalı olmasından gelen sıkıntılar içindedir. Örneğin Türkiye, Balkanlar/Kafkaslar/Ortadoğu tarafından oluşturulan bir “Bermuda Şeytan Üçgeni”nde kurulmuştur. Dünyada ne mazarrat çıkarsa burada çıkar. Bütün büyük ülkeler onu denetlemek ister. Komşuları ondan rahatsızdır. Her an diken üzerinde yaşar.</p>
<p>Diğer yandan, bu önemli yer sayesinde, büyük devletlerin bir anlamda kendisine muhtaç olmasının getirdiği bir öneme sahiptir. Komşuları ondan çekinir. Bu onu, sahip olduğu kaynakların vs. getirdiği önemle orantılı olmayan bir öneme sahip kılar ve aslında yapmaya gücünün yetmeyeceği şeyleri yapmasına olanak verir.</p>
<p>Bu iki ters özelliği yalnızca Türkiye açısından alırsanız bir şey ifade etmeyebilir. Bu nitelikler aynı coğrafyada daha önce kurulmuş benzer devletlerde de vardır. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı da aynı şeyleri yaşamıştır. Dünyanın bu bela bölgesinde kurulmuş olmanın dertlerini çekmiştir (“Şark Meselesi”). Aynı zamanda, uluslararası dengeleri iyi oynamak sayesinde yaşamını ciddi biçimde uzatmıştır. İngiltere’yi Fransa’ya, her ikisini Rusya’ya, sonra da Almanya’ya karşı kullanmak sayesinde ayakta kalmıştır. Daha önce de Bizans aynı şeyleri yapmıştı.</p>
<p>Stratejik OBD, kaynakları yetersiz, sorunlu bir ülkedir. Evrensel politikaya bu yüzden etki yapamaz ve ondan etkilenir. Ama, bölgesel politikayı etkileyebilir. Dünyaya egemen olan devletle (Hegemon Güç) uyum sağlamak şartıyla küçük komşularını sindirebilir (Türkiye, ABD’yle anlaşarak, 1998’de Suriye’ye baskı yaptı ve Apo’yu ülkeden attırdı), hatta kimi koşulları yerine getirmek şartıyla işgal bile edebilir (1930’da İran toprağını işgal etti). Hatta topraklarını kendine katabilir (1939’da Hatay’ı aldı. 1974’te çıktığı K.Kıbrıs’ta hâlâ 30.000 asker bulunduruyor).</p>
<p>Yine hatta, çok yaşamsal saydığı çıkarları masaya getirildiğinde Stratejik OBD büyük devletlere bile bir süre kafa tutabilir, “diş gösterebilir” (1 Mart 2003’te ABD askerlerinin gelmesini reddetti). Onların planlarını hızlandırabilir veya yavaşlatabilir (bu yüzden ABD uçak gemileri bir ay Türkiye açıklarında bekledi; ABD Irak’a kuzeyden saldıramadı).</p>
<p>Tabii, bunları bir anlığına yapmak marifet değildir; sonra adama fena fatura çıkartırlar. Tutarlı ve sürekli olarak yapabilmek marifettir. Bu da, ancak, Stratejik OBD’nin mümkün olduğunca güçlü bir “göreli dış özerklik”e sahip olmasıyla gerçekleşebilir. </p>
<p><strong>GÖRELİ DIŞ ÖZERKLİK </strong><br />
Zurnanın zırt dediği deliğe geldik. Kısaca şöyle anlatayım: Hele küreselleşmenin ortalığı toza dumana kattığı 2000’ler dünyasında bağımsızlık diye bir kavram yalnızca gönüllerde kalmıştır. (Küreselleşme, Batı’nın gerek altyapısıyla yani uluslararası kapitalizmle, gerekse üstyapısıyla yani kültürüyle tüm dünyayı denetimine almasıdır). Özerklikten bahsetmek bile zordur. Ama, belli koşullarda “göreli dış özerklik”ten söz edilebilir. Bir ülke, iki durumu arkasına alırsa buna sahip olabilir:</p>
<p> <br />
1) En önemlisi: Uluslararası ortamda büyük devletler birbirine düşmüşse ve bu yüzden seninle uğraşamıyorlarsa (iki savaş arası dönemde ve İkinci Dünya Savaşındaki gibi). Veya bir güç dengesi varsa (1960 ve 70’lerdeki gibi). Yani uluslararası arenada tek bir devletin (Hegemon Güç) borusu ötmüyorsa. Güç dengesi durumu, Türkiye gibi Stratejik OBD’ler için en ferah nefes alma ortamıdır.</p>
<p> <br />
2) İçteki yapı, ülkeyi birbirine düşüren ve dışarıya avuç açtıran zayıflıkta bir yapı değilse. Bir dış politikanın arkasındaki yapı a) Ekonomik, b) Askerî, c) Siyasal-Toplumsal çemberlerin iç içe geçmesiyle oluşur. Bir ülkede bu yapı ne kadar güçlüyse, o ülke o kadar göreli özerklik sahibi olur.</p>
<p><strong><br />
</strong><strong>DIŞ POLİTİKANIN ÜÇLÜ ARKA PLANI </strong><br />
Ekonomik yapıyı ele alırsanız, önce şunu bilmek lazım: Ülke ekonomisi, çok güçlü olması gerekmez ama, “kalkış”ını yapmış mı. Yaptıktan sonra hazırlıklı olarak dış dünyaya açılabilmiş mi. Yoksa, içine kapanık yaşamaya çabalıyor veya dışarıya pat diye açılıp çokuluslu şirketlerin oyuncağı mı olmuş. Bunlar, dış politikanın özerkliği açısından çok önemli.</p>
<p> </p>
<p>İlk “kalkınan” İngiltere hariç, dünyanın istisnasız bütün ülkeleri “kalkış”ı gümrük duvarlarıyla yaptılar. Yani, dıştaki burjuvazilere karşı gümrük duvarlarını yükseltip, ithalatı yasaklayıp, milli burjuvazinin milli sınırlar içinde üretmesini ve ülkeyi kalkındırmasını sağlamaya çalıştılar (1930’larda ve 1960’larda Türkiye de buna, yani “ithal ikameci sınaileşme”ye -İİS- girişti).</p>
<p> <br />
Fakat, 60’larda biz üniversitedeyken bunu pek anlamamıştık ve “milli burjuvazi” diye geveleyip duruyorduk. O duvarlar içine kapanıp kalmanın mümkün olmadığını bilmiyorduk. Burjuvazinin millisinin kompradorunun olmadığından; sadece kârını maksimize etmek isteyeninin olduğundan haberimiz yoktu. Çok sonraları anladık ki, gümrükleri yükseltip kukumav kuşu gibi oturursan milli burjuvazi kalitesiz malı sana pahalıya sokuşturur durur, hem de bu malları üretmek için yaptığın ara malı ithalatı seni döviz darlığından perişan eder (1970’lerin sonunda “70 sente muhtaç”lığın sebebi buydu). Çünkü ürettiğin mallar dünyada satılamaz ki döviz kazanasın.</p>
<p> <br />
Bilmiyorduk ki, bu yüzden, bir süre sonra çok dikkatli ve aşamalı biçimde uluslararası ekonomiye açılman gerekir. Bunu yapmazsan, ya biri gelir yüzme öğren diye denize ittirir (bunu Özal 24 Ocak 1980 kararlarıyla yaptı), veya beş parasız kalır borca batarsın (bugün Türkiye, İMF yeni borca “yeşil ışık” yakmadığı anda çok zorlanacak bir duruma geldi). Ondan sonra gel de dış politika yönet.</p>
<p> <br />
Siyasal-Toplumsal yapıyı ele alırsanız, iç politikada toplum birbirini yiyorsa dış politikada allame-i cihan diplomatlara sahip olmak hiçbir şey fark etmez.</p>
<p> </p>
<p>Askerî boyutu ele alırsanız, o Stratejik OBD için belki de diğer ikisinden de önemlidir. Ülkeyi bir miktar vezir, bir miktar rezil edebilir.</p>
<p> <br />
OBD, coğrafyanın zorlamasıyla güçlü bir orduya sahiptir ve bu sayede uluslararası arenada kendisine önem verilir.</p>
<p> </p>
<p>Ama, bu orduyu güçlü tutmak için tahsis edilecek büyük kaynaklar ekonomiyi kısırlaştırıp dış politikayı zorlaştırabilir. Büyük ordu beslemek, başta komşuları olmak üzere birçok ülkenin tehdit algılayıp alarma geçmesine ve karşılıklı silahlanma kısırdöngüsünün başlamasına yol açabilir (Türk-Yunan ilişkileri). Bu atmosfer bir başladı mı, ülke içinde cadı avına girişilir (6-7 Eylül rezaleti Komünistlere yüklenmişti!).</p>
<p> <br />
Bu ortamda, mevcut tehlikeler olağanüstü boyutlarda abartılır. Bunun kaçınılmaz sonucu, ülkede demokrasinin güme gitmesidir. Çünkü “ülkenin parçalanması” söz konusuyken demokrasi ve insan hakları “lüks” addedilir. Demokrasinin olmadığı ülkelerde kamuoyu yoktur, olmayan şey dış politikanın arkasında yer alamaz, diplomatlar da ondan kuvvet bulamaz (anti-Amerikan kamuoyu sayesinde 1960 ve 70’lerde Dişişleri ABD’ye çok şey kabul ettirdi).</p>
<p> </p>
<p>Diğer yandan OBD bu stratejik durumunu para kazanma vesilesi yapabilir (Türkiye, 1950-80 arasında, dış ticaret açığının yüzde 42’sini yalnızca dış yardım ve borçlanmayla kapattı –A.S.Akat). Böylece hem borçlanmaya, hem de kazanılmamış dövizi harcamaya fena alışır. Alıştırılır ve sonra da borç bulamayınca iş kötüye gider. Aynı şey 1854’ten sonra Osmanlı için de geçerli olmuştur.</p>
<p> <br />
Dahası, OBD’nin ekonomisi kötüye gittikçe bu ülke stratejik önemini tek ürün olarak pazarlamaya, döviz bulmak için başkalarının ileri karakolu olmaya soyunabilir (Menderes dönemi bunun örnekleriyle dolu. Osmanlı bu kapana ancak İttihat ve Terakki’yle düştü). Hele bir de, uluslararası ortamın değişmesi sonucu bu stratejik önem azalırsa (Sputnik’in 1957’de atılmasından sonra, SSCB’nin 1991’de dağılmasından hemen sonra Türkiye’nin durumu), bizzat bir güvenlik krizi çıkarmaya bile soyunabilir (Menderes 1957’de Suriye’ye saldırmaya kalktı, ABD-SSCB zor önlediler).</p>
<p> <br />
Herhalükârda, böyle bir krizi bizzat yaratmaya girişmese bile, dış borç bulabilmek için, Hegemon Güç’ün yaratacağı krizlere “paralı asker” gibi katılmaya kalkabilir (Eylül-Ekim 2003’te Irak işgaline asker göndermek için AKP’nin kendini oradan oraya atması büyük ölçüde bundandı).</p>
<p> <br />
Özet olarak, bir Stratejik OBD’nin göreli özerk olabilmesi için uluslararası ortamın uygun olması şarttır ve bu nitelik iç yapının (özellikle ekonominin) kronik sorunlu olup olmadığına göre azalır veya artar. Ama bu tür OBD, yine de çok yaşamsal konularda boyundan büyük işleri hiç olmazsa bir süreliğine (ve faturasını göze alarak) yapabilir.</p>
<p><strong><br />
</strong><strong>TÜRK DIŞ POLİTİKASININ (TDP) ÜÇ TEMEL İLKESİ </strong><br />
Önce Osmanlı sonra Türkiye, burnunun dibindeki Batı’yla daima çok yakın ilişki içinde olmuştur; onu tek örnek ve hedef almıştır. Ayrıca, Batı da, 15. yüzyıl sonundan beri dünyaya gittikçe artan biçimde egemen olduğundan, TDP’nin birinci ilkesinin <strong>Batıcılık</strong> olması kadar doğal bir şey olamaz. Türkiye herhalde doğusundaki istikrarsız rejim ve devletlere yönelecek değildir.</p>
<p> <br />
Bunun dışında, zamanında Osmanlı için de olduğu gibi, bu iki devletin tarih boyunca gözettiği iki ilke daha vardır:<br />
<strong><br />
</strong><strong>Statükoculuk </strong>ve<strong> Meşruiyetçilik</strong>. Batıcılık kadar önemli; çünkü bu ilkelere dikkat gösterildiği zaman göreli dış özerklik artar, gözardı edildiği oranda da azalır.</p>
<p> <br />
Statükoculuk, yani mevcut durumu koruma ilkesi Türkiye’nin jeostratejik konumunun dikte ettiği bir ilkedir. İki parçası vardır:</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>1) Mevcut sınırları sürdürme: </strong></p>
<p> <br />
Dünyanın bu kadar nazik bir yerinde kurulmuş ve toprakları kendine yeterli olan bir devletin mevcut sınırları değiştirmek istememesi kadar mantıklı hiçbir şey olamaz, çünkü alayım derken vermek zorunda kalması ve başına büyük belalar açması çok olasıdır. M.Kemal Misak-ı Milli’yi bu yüzdendir ki alabildiğine dar yorumlamıştır. Türkiye, Hatay hariç, 80 yıldır hiçbir toprak kazanımında bulunmamıştır. O da, Misak-ı Milli’yi ancak kimi hedefleri (Batum, İskenderun, Musul) dışarıda bırakmak zorunda kalarak gerçekleştirebilen M.Kemal’in kendi deyimiyle “şahsî mesele”sidir. Tamamen, ölüm döşeğinde güçlenen psikolojik (ve istisnai) bir durumdan kaynaklanmıştır. Hatay’ın ne ekonomik ve stratejik önemle herhangi bir ilişkisi vardır, ne de dış politika ilkesiyle. Tersine, TDP’de büyük bir istisnadır.</p>
<p> <br />
Türkiye’nin, böylesine netameli bir bölgede bugüne kadar savaşlar da geçirdiği halde yaşamsal hiçbir sorun yaşamadan bugüne gelebilmesi, her şeyden önce bu ilkeyi titizlikle gözetmesi, özellikle de dış azınlıklarının bulunduğu topraklara göz dikmemesi sayesindedir. Maceracılık, Türkiye gibi bir ülkenin göze alabileceği şey değildir.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>2) Mevcut Dengeleri Sürdürme:</strong></p>
<p> <br />
Stratejik bir OBD, daha önce de gördüğümüz gibi, ancak denge ortamında nefes alabilir; herhangi bir büyük devletin bölgede tek başına boru öttürebilmesi halinde, göreli dış özerkliği çok zorlaşır.</p>
<p> </p>
<p>Gerek Osmanlı gerek Türkiye, bu dengeleri iki açıdan korumaya özen göstermiştir: a) Batı ile Batı karşıtları arasındaki denge (Avrupa’ya karşı Sovyetler); b) Batı’nın kendi kanatları arasındaki denge (İngiltere’ye karşı Almanya, vs.). Söylemek lazım ki, bu açıdan Osmanlı, Türkiye’ye oranla daha başarılıdır. Türkiye, kimi dönemlerde (Menderes, 12 Eylül, Özal) bu iki denge konusunda ipin ucunu kaçırmıştır. Gerek ABD ile Sovyetler, gerekse Avrupa ile ABD arasındaki dengeyi kuramamıştır. Kuramadığı ölçüde de göreli dış özerkliği azalmıştır.</p>
<p> <br />
Meşruiyetçiliğe, yani dış politika kararlarının meşruluğa (hukuka) dayanmasına gelince, o da Türkiye’nin gücünün sınırlı olmasının dikte ettiği bir ilkedir. Unutulmamalı ki, şiddet nasıl güçlülerin silahıysa, hukuk da zayıfların silahıdır.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye’nin, Lozan’ı değiştirecek veya sınırları ötesine geçecek eylemlerde bulunduğu, yani bir anlamda statükoculuk ilkesinin sınırlarını zorladığı (hatta, aştığı) durumlar olmuştur. 1930’da İran’daki K.Ağrı işgal edilmiştir. Lozan’da yapılan Boğazlar Sözleşmesi 1936 Montreux’de değiştirilmiştir. 39’da Hatay Türkiye’ye katılmıştır. Bunların yanı sıra 1950-53’te Kore’de savaşa girilmiştir; 74’te Kıbrıs’a çıkartma yapılmıştır; 1980-90’larda K.Irak’a harekatlar gerçekleştirilmiştir; 93’te Somali, 94’te Bosna, 99’da Kosova, 2001’e Makedonya, 2003’de de Afganistan’a asker gönderilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>Fakat, 1988 sonrası K.Irak harekatları dışında (ki bu harekatlar 88’e kadar antlaşmaya dayanmıştır), bütün diğerlerinde Türkiye eylemlerini “kara kaplı kitap”a yani uluslararası hukukun meşruluk kalıplarına şu veya bu biçimde uydurmaya büyük özen göstermiştir.</p>
<p> <br />
K.Ağrı karşılığında İran’a toprak verilerek 1932’de anlaşmaya varılmıştır. Montreux, bütün tarafların onayıyla yapılmıştır. Hatay, o zamanki mandater Fransa’yla ve Milletler Cemiyetiyle yapılan işbirliği sonucu gerçekleşmiştir. Kore bir BM operasyonudur. Kıbrıs, Garanti Antlaşması sonucudur. Somali ve Bosna BM operasyonudur. Kosova NATO harekatıdır. Makedonya ve Afganistan BM operasyonudur.</p>
<p> <br />
Türkiye’nin meşruiyetçiliğe verdiği önem, Eylül-Ekim’de AKP hükümeti Irak işgaline yardımcı olmak için asker göndermeye kalkıncaya kadar devam edecektir. Bu yüzden, bu olayın TDP’de bir “kırılma noktası” olduğu bir gerçektir. Allahtan, şu ana kadar gerçekleşmemiştir. Çünkü gerçekleşirse hem statükoculuk ilkesinin kesin ihlali olacaktır (Avrupa’ya hiç aldırmadan ABD’ye yardım), hem de meşruiyetçilik ilkesinin.</p>
<p> </p>
<p><strong><br />
</strong><strong>II) PRATİK</strong></p>
<p> <br />
Umarım teori dediğim şeyden sıkılmadınız; bu bir alet çantası. Şimdi, elimizdeki bu kavramları kullanarak TDP’nin niteliğini tahlil edelim. Yani, bir miktar iç düzene, ama esas olarak uluslararası sistemin niteliğine bağlı bulunan göreli dış özerklik açısından TDP’nin çeşitli evrelerini tablo halinde inceleyelim.</p>
<p> </p>
<p><strong>DÖNEMLER</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>GÖRELİ DIŞ ÖZERKLİK</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi, kimi dönemlerde göreli dış özerklik var, kimilerinde yoktur. Yani, kimi dönemlerde Türkiye bir Stratejik OBD olma olanaklarını kullanabilmiş, kimi dönemlerde bunu pek yapamamıştır.</p>
<p> </p>
<p>Bu incelemeyi şöyle yürüteceğiz: Dış politika denilen şey gökten zembille inmediği için, olağanüstü bir dönem olan 1919-23 dönemi hariç, diğer dönemlerin önce uluslararası ortamını, sonra iç politikasını (ekonomi ve siyaset), sonra da bunların bileşkesi ve sonucu demek olan dış politikayı göreceğiz.</p>
<p> </p>
<p><strong>1919-23: KURTULUŞ YILLARI</strong><br />
Bu dönem, Türkiye’nin işgalden kurtarılması yıllarıdır. Onun için, göreli dış özerklik açısından ele alınması için erkendir. Bununla birlikte, Ankara bu dönemde bütün olanakları kullanarak özerk hareket etmeyi başaracaktır.</p>
<p> <br />
<strong>Uluslararası Ortam</strong><br />
Kurtuluş Savaşı başlarken Anadolu’nun hali haraptır; ama Osmanlı’ya Sevr’i kabul ettiren Müttefiklerin Anadolu’yu daha fazla sıkıştıracak durumları da yoktur.<br />
Bir kere, kendi içlerinde sorunludurlar. İngiltere’nin İrlanda, Fransa’nın sendika grevleri, İtalya’nın Faşizm sorunları vardır. Aralarında kavgalıdırlar. İngiltere, İtalya’ya söz verdiği İzmir’i Yunanistan’a vermiş, Fransa’ya söz verdiği Musul’u ise petrol çıkınca kendine alıkoymuştur. Her üçünde de kamuoyu savaştan bıkmıştır; çocuklarının terhisini istemektedir. Sevr’i hazırlarken hiç hesaba katmadıkları Sovyetler Rusya’ya egemen olmuş, SSCB Kafkasya’ya geri dönmüştür. ABD Başkanı Wilson’ın ilan ettiği ilkeler arasında sömürgelerin bağımsız olmasına elverişli öğeler taşıyanlar vardır ve bu İngiltere ile Fransa’yı çok rahatsız etmektedir. Nitekim M.Kemal, yabancı misyonların geçeceği yerlere “Yaşasın Wilson İlkelerinin 12. Maddesi” diye Fransızca pankartlar astıracaktır.</p>
<p><strong>İç Ortam</strong></p>
<p>Anadolu İhtilalinin maddi olanaklar sıfıra yakındır. Ankara-Eskişehir arası, tren işlediği zaman 22 saattır. Ülkede çivi bile üretilememekte, eğrilmişler düzeltilerek kullanılmaktadır. Her yerde iç isyanlar çıkar; o kadar ki bunlar Ankara’yı Yunanistan’dan fazla hırpalar. M.Kemal ve arkadaşları İstanbul’da gıyaplarında idam almışlardır. Anadolu köylüsü 1911’den beri savaşmaktan bıkmış usanmış; kaçmaktadır. Çoğu eşrafın derdi, işgalciyle arayı iyi tutmaktır. Düşmana direnme yanlıları da vatan’ı yalnızca kendi bölgesi olarak düşünür.<br />
Bu durumda Ankara’nın bağımsızlık için savaşabilmesi, iki önemli olayın kamçılayıcı etkisi sayesinde mümkün olacaktır:<br />
1) Batıda, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali. Bu, Anadolu’nun ihraç kapısının tıkanması demektir. Üstelik işgalci de “eski tebaa”dır.<br />
2) Doğuda, Karadeniz’e çıkışı olan bir Ermenistan’ın kuruluyor olması. Buna bir yandan Lazlar, diğer yandan Kürtler büyük tepki gösterir. Çünkü Ermeniler geri dönerlerse, bunların üzerine oturduğu mallar geri verilecektir. Bu sayede Kürtler Kurtuluş Savaşına Ankara’nın yanında can ve gönülden katılırlar.</p>
<p> </p>
<p><strong>Dış Politika</strong></p>
<p>M.Kemal, diğerlerinin aksine, kimi bölgelerin değil tüm ülkenin bağımsızlığını amaçlamaktadır. Çünkü makro bakmasını bilir.</p>
<p> </p>
<p>Yalnız, bakarken, amacına da son derece gerçekçi ve dengeci yaklaşır.<br />
Realist yaklaşmaktadır, yani büyük devletlerle mümkün olduğu kadar az sürtüşmeye ve mücadeleyi Yunanistan’a direniş olarak yansıtmaya özen göstermektedir.<br />
M.Kemal Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzeni Anadolu’da yıkmaya soyunmuştur ama, başka soyunacaklardan (Hitler, Mussolini) çok farklı hareket eder. Bir kere, durmasını bilecektir. Varmak istediği sınırlar başkalarını rahatsız etmeyecektir. Zaten bütün savaş sonrası antlaşmaların yıkılmış, bir tek Lozan’ın ayakta kalmış olmasının sebebi de bundan başka birşey değildir. İkincisi, Kurtuluş Savaşı biter bitmez Batı’yla arayı düzeltip iç reformlara eğilir; yani zıtlarına gitmez. Üçüncüsü ve en önemlisi, “anti-sistem” değildir. Oysa Naziler demokrasi, Sovyetler de kapitalizm açısından Batı düzenine büyük tehdit oluşturmaktadır.<br />
M.Kemal’in realizminden doğan bu statükoculuğu, yeni devletin bağımsızlık bildirisi niteliğindeki Misak-ı Milli’ye bile yansır. 6 (aslında, 7) maddelik belgenin yalnızca 1. ve 6. maddeleri ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünden söz etmekte, diğerleri ise mevcut uluslararası sistemin temel ilkelerine karşı çıkmamaya büyük özen göstermektedir.<br />
Madde 2 ve 3, sözünü ettiği bölgelerde dönemin moda yöntemine uygun olarak halk oylaması yapılmasını ister. Madde 4, uluslararası kapitalizmin çok önemli bir öğesi olan denizlerin serbestliğini simgeleyen Boğazların açıklığını, madde 5 de yine dönemin en önem verdiği husus olan azınlık haklarını garanti eder. Hatta, Lozan’da Ankara’nın başına iş açacak biçimde, bu konuda Batı’nın üçlü ölçütüne (soy, dil, din azınlıkları) aynen saygı gösterir. Çünkü Önder, koskoca bir devrim yaparken bile, alabildiğine statükocu ve meşruiyetçi davranmak zorunda olduğunu bilmektedir.<br />
M.Kemal, bir de, olaya muazzam dengeci yaklaşır. Bir kere, Batı’ya karşı Batı’yı çıkarır. Müttefikler arasında yukarıda sözünü ettiğimiz çatlakları kullanır. Fransa ve İtalya çekip gider. Yunanistan sonuçta yalnız kalır. Ayrıca, Batı Avrupalılara karşı ABD’yi kullanmak için Amerikalılara imtiyaz verir.<br />
İkincisi, tamamen Batıcı olduğu halde Batı’ya karşı Sovyetleri çıkarır. Oradan para ve silah alır, onların Misak-ı Milli’yi ilk kez tanımalarını sağlar. Komünizme hayır der ama, Sovyetlere evet der. Hatta, M.Kemal, doğulu ülkelerin büyükelçiliklerinde verilen ziyafetlerde Sovyetleri çok memnun edecek şeyler söyler: “Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir”. “Türkiye’nin müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark’ın davasıdır”. Hükümetin resmî organı Hakimiyet-i Milliye şöyle yazmaktadır: “En büyük düşman, bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir”.</p>
<p>Stratejik OBD kavramı o zamanlar bulunmadığı için Önder bu kavramı bilmez ama, Türkiye’nin ancak denge ortamında nefes alabileceğini bilir.<br />
Savaş kazanılıp da Lozan’a gidilince de yine aynı ilkeleri uygulatacaktır. Hem konferansa Sovyetlerin de davet edilmesini isteyecek, hem de iki konu yani Ermeni Yurdu ve kapitülasyonlar konuları dışında Batı’yla uzlaşacaktır. Sistem’e itirazı olmadığını ortaya koyacak, ama kendisi için yaşamsal konularda da dişini göstermekten çekinmeyecektir.</p>
<p><strong>1923-39: GÖRELİ ÖZERKLİK-1</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong><br />
Modern tarihte eşine az rastlanır bir durum ortaya çıkmış, iki önemli gelişme kıtayı kilitlemiştir. Birincisi, Versay antlaşmasının çok katı oluşu barışı önlemiş, yenenler (İngiltere-Fransa) ile yenilenler (başta Almanya) arasında mücadele kaldığı yerden başlamıştır. İkincisi, dünyanın hiç tanımadığı felakette bir ekonomik bunalım (1929) herkesi vurur.</p>
<p> </p>
<p>Genç Türkiye için bu ortam üç açıdan “nimet”tir: 1) Dış göreli özerklik kazanır; 2) İki taraf da, jeopolitik önemi büyük Türkiye’ye yaklaşmak için yarışmaya başlarlar; 3) Tarihsel düşman Rusya, artık düşman olmaktan çıkıp çok değerli dost olmuştur.<br />
<strong>İç Ortam</strong></p>
<p>1923-30 dönemindeki ekonomik liberalizmin ve onun kaçınılmaz parçası olan Aferizm’in (hortumlama’nın o tarihteki adı), 1929 bunalımının da yardımıyla aşılması üzerine devletçilik politikası başlar. Yani, Türkiye İthal İkameci Sınaileşme (İİS) yoluyla kalkınmaktadır. Bunun sonucu, M.Kemal tarafından yönetilen aydınların mevcut sınıf yapısına karşı “göreli iç özerkliği” de artar. Yani aydınlar hem iktisatta hem politikada “yukarıdan devrim”i daha rahat uygulamaya ve dışa bağımlığı asgariye indirmeye başlarlar.<br />
Öyle ki, kliring (mal takası) sistemi yüzünden dış ticarette Almanya’nın yüzde 48,1’lik, İngiltere’nin ise ancak yüzde 6’lık bir yer işgal ettiği 1936 yılında, üstelik Almanya’nın totaliterliğini Türkiye en azından otoriterlik olarak kopyalamışken (Tek Parti, Ebedi Şef, Tek Millet, vs.), dış denge’nin Türkiye gibi bir ülke için nefes almanın tek şartı olduğunu bilen yöneticiler dev Karabük Demir Çelik tesisini bir İngiliz firmaya ihale ederler. Kontrolörlüğünü ise bir Alman firmasına vereceklerdir. Bunun ardından iki ülke Türkiye’ye en uygun koşullarda kredi yağdırmak için gerçek bir yarışa gireceklerdir.<br />
<strong>Dış Politika</strong><strong><br />
</strong><br />
Dış politikanın doğudaki uygulamasında tek bir endişe egemen olur: Kürt isyanlarının önlenmesi. Bu amaçla, o dönemde bölgeyle yapılan tüm anlaşmalar, isyan eden aşiretlerin komşu ülkelerden yardım görmesini önlemeye yöneliktir. Bunun doruğu, 1937 Sadabad Paktının 7. maddesidir.</p>
<p>Asıl önemli politika, batıya ilişkin olandır. Burada mevcut üç grup devlete Türkiye şöyle yaklaşır:</p>
<p> </p>
<p>İngiltere ve Fransa’yla mevcut sorunları hemen çözümlenmiştir. Örneğin, zaten Lozan md. 3/2’yle üzerinde hiçbir iddiası kalmamış olan Musul’un Irak’a (yani İngiltere’ye) devrini Ankara 1926’da onaylayarak sorunların en büyüğünü halleder.</p>
<p> </p>
<p>Almanya-İtalya’ya ise uzak durur. Kendi rejimi bunlardan esinlendiği halde bu konuda hiç tereddüt göstermez. Onu, birinci gruba karşıt ağırlık olarak algılar.<br />
SSCB’yle sıkı bir dostluk kurarak, bu devleti ilk ikisine karşı karşıt ağırlık olarak kullanır.</p>
<p> </p>
<p>Türkiye ilk önce bir güç dengesi yaratmaya çalışmıştır. Ama 1936’dan sonra savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılınca, Balkan Paktı gibi girişimlerin yararsız olduğunu görür ve İngiliz tarafına yakınlaşır. Ama bu yakınlaşma, İngiltere’nin yanında savaşa girmeye kadar asla gitmeyecektir.<br />
Üstelik, İngiltere ve Fransa’yla 1939’da Üçlü İttifak imzalamak için müzakereler sürerken, Dışişleri Bakanı Saracoğlu Moskova’da Sovyetlerle anlaşmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Bu dönem için, Türkiye’de “haysiyetli dış politika” deyimi kullanılagelmiştir. TDP bunu gerçekten hak etmektedir. Bu başarının temel nedenini, Türkiye’ye büyük göreli dış özerklik sağlayan uluslararası ortamda aramak lazımdır. Ama, Türkiye’nin bu ortamdan enfes biçimde yararlanarak dengeleri fevkalade dikkatli biçimde gözetmesi ve grupları birbirine karşıt ağırlık olarak kullanabilmesi de, en az bu unsur kadar önemli olmuştur.</p>
<p> </p>
<p>Zamanın astığı atık kestiği kesik olan yöneticileri, “bir koyup on almak için” iki taraftan birine meyledip Türkiye’yi savaşa sokabilir, bunu da büyük rahatlıkla “Türkiye’nin ulusal çıkarı” olarak rahatça takdim edebilirlerdi. Akıllarının ucuna bile getirmemişlerdir.<br />
<strong>1939-45: GÖRELİ ÖZERKLİK-2</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong><br />
Savaşı anlatmak lüzumsuzdur. Yalnızca, Türkiye’yi en yakından ilgilendiren iki özelliğini söyleyip geçeceğim.</p>
<p> </p>
<p>Bir kere, savaş çok sık ve çok keskin biçimde dalgalanmaktadır. Fransa’nın derhal yenilmesi bütün hesapları alt-üst etmiştir. Arkasından Almanya hiç beklenmedik biçimde SSCB’ye saldırır. Arkasından, hiç beklenmedik biçimde 43’te Stalingrad’da bozguna uğrar. Bütün bunlara uyum sağlamak, en basit deyişle, Türkiye’nin başını döndürmüştür.</p>
<p> </p>
<p>İkincisi, savaş Türkiye’nin hiç istemediği biçimde, çok katı bir iki kutuplu düzen kurularak sona erer. Böyle bir durum bir Stratejik OBD için çok tehlikelidir, çünkü güç dengesine oynaması çok güçleşir. Bunu ileride göreceğiz.<br />
<strong>İç Ortam</strong><br />
Savaş, katılmadığı halde Türkiye için yıkıcı olur.</p>
<p> </p>
<p>Bir defa, bir milyon erkek askere alınınca üretim çok olumsuz etkilenir. İthal ikameci sınaileşme çabası da mecburen sekteye uğrar. Fiyatlar alabora olmuştur. Üstelik bütün bu olumsuzluklar içinde devlet, dışa karşı özerkliğini korumanın başlıca öğesi saydığı Duyun-ı Umumiye borç ödemelerini aksatmaz; hatta, dönemin ihracat gelirinin yüzde 64,18’ü bu Osmanlı borçlarının ödenmesine tahsis edilmiştir.</p>
<p>İkincisi, toplumsal yaşam alabora olur. Malını karaborsaya veren toprak ağası, Cemal Nadir karikatürlerinin meşhur ettiği “Hacıağa” tipiyle ekonomiye egemen hale gelir. “Lahmacunla viski”nin ilk başlaması o devirdedir.</p>
<p> </p>
<p>Bu yeni sınıf savaşın sonunda, savaş sayesinde sermaye biriktirmiş yeni burjuvazi sıfatıyla siyaset sahnesine atılacak, Demokrat Parti’yi destekleyecek, bu sermayenin önemli bir bölümünü de ırkçı uygulanan 1942 Varlık Vergisi’nin haraç mezat sattırdığı gayrimüslim yurttaş mallarını kapatmak suretiyle oluşturacaktır.<br />
<strong>Dış Politika</strong></p>
<p>Temel amaç, savaş dışı kalmaktır. Bu amaçla, savaşın gidişine göre strateji seçilir. En başta amaç, İngiliz ve Sovyet dostluklarını bağdaştırmaktır. Alman-Sovyet ittifakı üzerine bu suya düşüp, bir de 1941’de Türkiye doğuda Sovyet batıda Alman orduları arasına sıkışınca, “sandviç” olmaktan kurtulma çareleri aranmak gerekir. Hitler 41’de SSCB’ye saldırınca bu korku biter, ama Türkiye bu sefer de 43’deki Stalingrad’dan sonra bu ülke tarafından “kurtarılma” korkusu yaşamaya başlayacaktır.<br />
Endişenin her an tepede durduğu bu ortamda Türkiye mümkün olan her taktiği piyasaya sürer. 1939’daki Üçlü İttifak yüzünden İngiltere’nin yanında savaşa girmemek için Fransa’nın yenilgisini gündeme getirir; eğer girersem bu beni SSCB ile savaşa sokar oysa İttifak’ta buna karşı madde var, der; aynı antlaşmaya göre bana vermen gereken yeterli silahı hâlâ vermiş değilsin diye sızlanır.<br />
Diğer yandan, her çelişki kırıntısından yararlanmaktadır. Bizzat kendi zayıflığı da bunlara dahildir. İngiliz dışişleri bakanlığı ile genelkurmayı arasında Türkiye’nin savaşa girmesi konusundaki fikir ayrılığını çok kullanır. Savaşa girersem işgale uğrarım, ondan sonra bir de benim kurtarılmam için ordular tahsis etmek zorunda kalırsınız, diye hatırlatır. Bu arada da Almanya’yı, bugün film yapılsa olay yaratacak taktiklerle oyalar. Savaşa kendi yanında girmesi için Türkiye’ye rüşvet olarak Ege adalarını teklif eden Almanya’ya çok hevesliymiş gibi davranır. Aynı taktiği, SSCB’deki Türkler konusunda Türkiye’yi kışkırtabileceğinden emin olan Alman dışişleri bakanına karşı da uygular; o kadar ki, von Ribbentrop sonunda sinirlenerek bu konuda bir yıldır sürmekte olan görüşmelerin derhal kesilmesi talimatını verecektir.<br />
Bu arada, Almanların önemli kişilere altın markla rüşvet verdiklerinin bilindiği bir dönemde; enfes bir oyunun sahneye konabildiğini de eklemek gerek: İnönü ile Saracoğlu’nun “İngilizci”, Çakmak ile Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun ise “Almancı” rolü oynayışı, taraflardan gelen baskı artınca suçu birbirlerinin üzerine atarak zaman kazanışları&#8230; Oysa, en azından Saracoğlu, faşizm sınırlarını zorlayan bir ideolojiye sahiptir. Ama bu yöneticiler kişisel ideolojik tercihlerini asla Türkiye’nin çıkarlarına karıştırmazlar.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı, “stratejik” olmanın bir OBD’nin başına açabileceği belaları en somut biçimde gösteren bir dönemdir. Ama Türkiye bütün çelişkileri ustaca kullanarak ayakta kalabilmenin ve göreli dış özerkliğin en mümtaz örneğini de bu savaşta verir. Bunda en büyük pay, kuşkusuz, İnönü’nündür. Savaştan sonra muhalefete düştüğü zaman, kendisini millete çayı şeker yerine kuru üzümle içirmekle suçlayanlara şu cevabı verecektir: “Ama, çocuğunu babasız bırakmadım”.</p>
<p> <br />
<strong>1945-60: BATI BLOKU EKSENİNDE TÜRKİYE</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong><br />
Savaştan sonra, yukarıda da gördüğümüz gibi, çok katı bir iki kutuplu sistem kurulur. Bu, ilk bakışta Türkiye’nin lehine gibi dursa da, zararlıdır.Bir defa, çok katı iki kutuplu sistemlerde blok liderleri tam bir diktatör gibi hareket eder. Yani bu sistem, göreli dış özerliğini korumak açısından Stratejik bir OBD için son derece olumsuzdur.<br />
İkincisi, iki liderden daha güçlüsü olan ABD, SSCB’ye karşı muazzam bir taarruz başlatmıştır ve Türkiye de bunun çok önemli bir parçası haline gelmiştir. Psikolojik olarak, ABD herkese komünist yaftası yapıştıran McCarthyciliği cepheye sürer. x</p>
<p> </p>
<p>Askerî olarak, Truman Doktrinini devreye sokar (burada doktrin, ABD başkanlarının sivri politika açıklamalarına verilen isimdir). Türkiye buradan 100 milyon dolarlık kullanılmış askerî malzeme alacak, bundan sonra ordusu Amerikan standartlarına göre düzenlenecek, Türkiye bundan sonra Amerikan askerî blokuna girecektir.<br />
Ekonomik olarak, ABD Marshall Planını uygulayacaktır. Bu yardımı kabul eden ülkeler, ithalatı ABD’den yapmanın ve bunu Amerikan gemileriyle taşıtmanın yanı sıra, bu yardımı hangi alanlarda kullanacaklarına ABD’ye danışarak karar verebilirler. Bu koşul, Türkiye ekonomisinin “yapısal uyum” önerileri aracılığıyla Washington’ın güdümüne girmesinde esas rolü oynayacaktır.</p>
<p> </p>
<p>Sovyetlerin Doğu Anadolu’da toprak almaktan söz ettikleri, Boğazlarda da üstü kapalı üs isteklerinde bulundukları bir ortamda 1947 Truman Doktrini ve 48 Marshall Planı güvenlik açısından bürokrasi tarafından, ilerisi için sağlam kredi bulmak açısından da yeni burjuvazi tarafından büyük memnuniyetle karşılanacaktır.<br />
<strong>İç Ortam</strong><br />
Türkiye artık Batı blokundadır. 1946’daki ilk devalüasyonun ardından İMF’ye üye olunur ve hesapsız dışa açılma yılları başlar. Aynı tarihten itibaren, kimi Amerikan raporları gelir. 2000’leri yaşayan bir Türkiyeli için bunlar çok tanıdıktır: Thornburg Raporu devletçiliğin terk edilmesini, Karabük’ün satılmasını, lokomotifi bırakıp çelik sapan yapılmasını, yapay gübre fabrikası dahi kurulmamasını tavsiye etmektedir. Rapor yazarından basında “Büyük Türk Dostu” olarak söz edilir. Barker Raporu, daha ağırbaşlı bir dille, sanayie öncelik tanınmamasını, planlamaya gidilmemesini, ağırlığın tarıma verilmesini, enflasyon olmasın diye kalkınma hızının düşük tutulmasını önermektedir. 48’de uygulanmaya başlanan Marshall Planı aynen bu raporların önerdiği yönde gelişecektir.<br />
Bu ortamda, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu Amerikalı uzmanlar tarafından hazırlanır. Bu ikinci kanun, devleti petrol aramaktan ve üretmekten men edecek, bu alanı yalnızca özel girişime açacaktır. Zaten, TPAO bu yüzden mecburen anonim şirket olarak kurulur.<br />
Tarıma yapılan yatırım, yağışların çok iyi gitmesi ve bu arada başlayan Kore savaşının pamuk talebini yükseltmesi sonucu, köylünün cebine para girmeye başlamıştır. Buna bir de eski iktidarın devrettiği 245 milyon dolarlık altın ve dövizin piyasaya çıkarılması da eklenince, kişi başına gelir 50-53 döneminde yüzde 28 artış gösterir. Bu olgu ve bir de “jandarma dayağı”nın sona ermesi, tarımsal bölgelerin artık ömür billah Demokrat Parti ve ardıllarına oy vermesi sonucunu doğuracaktır.</p>
<p> </p>
<p>Fakat bu hesapsız açılmanın bir sonu gelir. 53’ten sonra yağışlar durmuştur. Kore savaşı bitince talep kalır. Plansız ekonomi sonucu, altın ve döviz tükenmiştir. Bu durumda, zaten tarımda makineleşme yüzünden kentlere hücum eden köylüler, kendilerine iş verecek bir sınaileşme olmadığı için işsiz bir vaziyette gecekondulara doluşurlar.</p>
<p> </p>
<p>Truman Doktriniyle alınan 100 milyon dolarlık kullanılmış askerî malzemenin yıllık onarım parası olarak bütçeye her yıl 400 milyon TL, yani o zamanki kurdan 143 milyon dolar konmaktadır.<br />
Artık, bundan sonrası, bugünün temelidir. 1958’de, aynen Osmanlı’da olduğu gibi, ilk defa “borç ödemek için borç” alınmış, sonradan “İMF reçetesi” diye klasikleşecek bir borçlanma türü başlatılmıştır. Aynı yılki devalüasyonda dolar 2,8 liradan 9 liraya çıkar.<br />
Bu ekonomik çöküş olduğu gibi siyasete de yansır. Zaten McCarthyciliğin kol gezdiği ülkede özgürlükler Menderes yönetimince gitgide kısıtlanır. Sonuç, 27 Mayıs darbesi olacaktır.<br />
<strong>Dış Politika</strong></p>
<p>Daha önce bloklara girmeyen Türkiye bu dönemde “SSCB tehlikesine karşı” NATO’ya girecektir.</p>
<p> </p>
<p>Bunun sonuçları dış politikaya hemen yansır. Daha önce Arapların yanında yer alan Türkiye 48’de Filistin konusunda tutum değiştirir. Yine 48’de Amerikan vatandaşı Athinagoras’ı Fener Patriği olarak getirtir. 49’da Asya Devletleri Kongresine katılmayı reddeder. 50’den itibaren Kıbrıs’ta İngiliz tezlerini destekler. Yine 50’de Kore’ye ABD komutasında çarpışacak 4.500 kişilik birlik yollar. 54’ten itibaren Cezayir sorununun BM gündemine alınmaması için oy verir. 55’te Bağdat Paktını kurarak Arap ülkelerinin çoğunu kendine düşman eder. Yine 55’te Bandung’a ABD’nin ısrarıyla gidip azgelişmiş ülkeleri küstürür. 56 Süveyş bunalımında saldırgan İngiltere ile Fransa’nın yanında yer alır. 57’de Amerika’nın ilgisini çekmek ve kredi almak için Suriye’ye savaş açmaya kalkar. 58’de Beyrut’a durup dururken asker çıkarması için ABD’ye İncirlik NATO üssünü kullandırır. 60’ta U-2 casus uçağı olayı yüzünden Sovyetlerin büyük tepkisini ve tehdidini çeker. 62’de Küba füzeler krizinde ise nükleer saldırıya uğrama tehlikesi atlatacaktır.<br />
Oysa, Türkiye’yi SSCB tehlikesinden kurtaran, NATO’ya girmesi değildir. Sovyet tehditlerini taşıyan notalardan sonuncusunun tarihi Ekim 46’dır. Oysa Truman Doktrini bu tarihten 5 ay sonra ilan edilmiş (Mart 47), 9 ay sonra da uygulanmıştır.</p>
<p> </p>
<p>O katı iki kutuplu sistemde bloklardan bağımsız dış politika mümkün değildir. Ama işin ilginç yanı şudur ki, Türkiye’nin girmesi için NATO zorlamamıştır, aksine Türkiye’nin giriş talebini iki kez reddetmiştir. Girmek için kendini paralayan, bu uğurda bir de Kore’de 1000 kadar şehit veren, Türkiye’dir. Çünkü, olayı bitiren, uluslararası sistemin yapısından çok, Türkiye’deki sosyo-psikolojik durumu ve o durumu kullanan yeni sınıfsal yapıdır. Bizzat eski dışişleri bakanlarından Necmettin Sadak’ın o zamanlar yazdığı gibi, Türkiye’den Sovyet taleplerinin Batı basınında büyük gürültü koparması Türkiye’de bir korku ortamı yaratmıştır. Sonra da bu ortam, savaş içinde doğan ve büyüyen yeni burjuvazinin yarattığı iç ortamla birleşince, Amerikan blokuna girmek en doğal ulusal eylem olarak görülmüştür.<br />
Artık bundan sonra Başbakan Menderes “Amerikan Dışişleri Bakanı Dulles’tan daha Dulles’cı bir komünizm fobisi sahibi” olacaktır (W.Hale). Çünkü Amerika’dan borç almaya dayanan bir ekonominin ABD gözünde stratejik öneme sahip olmaya devam etmesi gerekmektedir.<br />
Sonuçta, bu dönem, kendisinden önceki iki dönemin bir antitezi niteliğinde olur. Göreli dış özerklik sahibi olan bu dönemlerin tam zıddı olarak ortaya çıkar.<br />
Menderes dönemi TDP’nin geleneksel Batıcılık çizgisini izlemiş, ama en az onun kadar geleneksel olan dengecilik ve meşruiyetçilik çizgisinden sapmıştır. Üstelik, gerek Doğu-Batı arasındaki, gerekse Batı içindeki dengeleri hiç gözetmemiştir. “Aktif” bir dış politika yürütmüş, ama risklerle dolu olduğuna hiç aldırmamıştır. Oysa, Stratejik bir OBD için ihtiyatlı politikanın önemi çok büyüktür.</p>
<p>Bu açılardan Menderes dönemi, ileride benzer niteliklerle ortaya çıkacak Özal döneminin bir öncülü olacaktır.<br />
<strong>1960-80: GÖRELİ ÖZERKLİK-3</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Uluslararası Ortam</strong><br />
60 ve 70’lerin uluslararası ortamı, Türkiye gibi ülkelere ciddi bir göreli dış özerklik atmosferi getirir.</p>
<p> </p>
<p>Soğuk Savaş yumuşamıştır. İki blok içinde gittikçe güçlenen merkezkaç eğilimler ortaya çıkmıştır. Blok liderlerinin gücü kırılmıştır. Küçük ve orta boy devletler bundan çok yararlanırlar.<br />
Batı bloku lideri ABD gücünden çok şey yitirmiştir. Vietnam’da ciddi bir yenilgiye uğrar. Vietnam’da harcadığı dolarlar Nixon’u devalüasyon yapmasına kadar götürür ve ABD dolarına olan uluslararası güveni sarsar. Watergate gibi skandaller ABD’yi içinden zayıflatır. Nihayet ABD, 79’da Afganistan’ı Sovyetlere , İran’ı da Humeyni’ye kaptırarak irkilir. Batı’da Almanya ve Japonya gibi yeni ekonomik güç odakları belirmiştir.<br />
Buna karşılık Sovyetler ve Üçüncü Dünya yükselmeye başlar. Batı petrol şokunun darbesini yiyip sersemler. Bağlantısızlık hareketi Doğu Blokunu güçlendirirken Batı Blokunu zayıflatır. Uluslararası ilişkiler ortamına o güne kadar görülmemiş bir eşitlik ve demokrasi atmosferi gelmiştir. Bu sırada Mayıs 68’de Paris’te patlayan olaylar “yasaklamak yasaktır”ı düstur yapmakta, 1950’lerde McCarthy’cilikten baş alamayan dünya Beatles müziği ve cinsel devrimle sallanıp yuvarlanmaktadır.<br />
<strong>İç Ortam</strong><br />
Bu ortamın çok benzeri Türkiye’de de görülür. 27 Mayısçıların getirdiği 61 Anayasası ülkede yalnız o güne kadar değil, bu güne kadar da görülmemiş bir özgürlük havası yaratmıştır. Yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı, beş yıllık planlar yaparak, Menderes’in kaldırıp attığı sonra da dövizsizliğin geri getirdiği gümrük duvarları ardında bir planlı kalkınma dönemi başlatır. Bu tabloya, bir de, o zamana kadar akla dahi gelmemiş muazzam bir olanak eklenir: yurt dışındaki işçilerin yolladığı dövizler. Tabii, fabrikaların ürettiği malları satın almaları için işçi ve memurların ücretleri de yükseltilir. Refah başlamıştır.</p>
<p> </p>
<p>Fakat bu kısa sürecektir. 73’ten sonra birbiri ardına şoklar başlar. Önce, petrol fiyatları yükselir. Buna bağlı olarak işçi dövizleri de azalır. Sonra, 74’deki Kıbrıs çıkartmasının ekonomik faturası gelir. Arkasından, Kıbrıs yüzünden ABD silah ambargosu.<br />
Bunlar, bozulmanın dış etkenleridir. Bir de Türkiye’nin iç çelişkisi katkıda bulunur. Korunan iç pazarda rakipsiz çalışan burjuvazi rahatını bozup ihracat seferberliğine yönelmeyince, ara malları için harcanan döviz bulunamamaya başlar.</p>
<p> </p>
<p>Bunun sonucu, borç sarmalının başlamasıdır. Borç yapısını tamamen değiştiren kısa vadeli bir borçlanmadır bu. O sırada sol akımları engellemek için gelen Milliyetçi Cephe iktidarı döneminde Türkiye “70 sente muhtaç” hale düşer. Demirel hükümeti adına Turgut Özal ünlü 24 Ocak 1980 kararlarını yürürlüğe sokar. Dolar 47 liradan 70 liraya çıkartılmış, bütün ürünlere muazzam zamlar gelmiş, ücretler kısılmış, faizler serbest bırakılmıştır. Bu, 1950’lerde ABD uzmanlarının önerdiği “yapısal uyum” programının geri dönmesidir. Türkiye, hiçbir hazırlık yapmaksızın, kendini uluslararası kapitalizme atmaktadır.</p>
<p> </p>
<p>Özgürlüğe ve işçi haklarına alışmış bir toplumda bunların uygulanması mümkün değildir. Sonuç, anarşinin de alıp başını gittiği bir ortamda 12 Eylül 1980 askerî darbesi olur. Formülün adına da 24+12 denecektir.</p>
<p><strong>Dış Politika</strong></p>
<p>Gerek uluslararası ortamın gerekse iç ortamın özgürlüklerle dolup taştığı bu dönemde dış politika da alabildiğine göreli özerk olur. Türkiye, iradesini çok sayıdaki dış olayda kabul ettirir.</p>
<p>Türkiye, bugün insana şaka gibi gelecek şeyler başarır. BM’de Cezayir’in bağımsızlığını destekler. 64’teki Johnson Mektubuna kararlı bir cevap verir. 65’te ABD’nin Vietnam politikasına karşı çıkar. Yine 65’te ABD’nin istediği Çok Taraflı Nükleer Güç’e katılmayı reddeder. 67 savaşında ilk defa Arapları destekler. 68’de, ABD’yle yapılmış Kuvvetler Statüsü Anlaşmasını (SOFA) kendi lehine değiştirir. 69’da, Savunma ve İşbirliği Anlaşmasıyla (OSİA) ikili anlaşmaları tek çatıda toplayarak denetime alır ve ABD üslerinin amaç dışı kullanılmasını yasaklar. 71’de Üçüncü Dünya’ya yardım programı başlatır. 71’deki 12 Mart rejimi sırasında ABD’nin koydurduğu haşhaş ekimini 74’te tekrar serbest bırakır. Kıbrıs’taki Yunan darbesi üzerine adaya çıkartma yapar. ABD’nin koyduğu silah ambargosu kaldırılmadığı için OSİA’yı 75’te fesheden Türkiye aynı tarihte üslerin kullanımını durdurur. 76’da tek taraflı bir kararla AET’yle ilişkileri askıya alır.<br />
Bağlantısızlarla ciddi bir yakınlaşma başlatılmıştır. Bu ortamda ABD, silah ambargosunu 78’de tamamen kaldırmak zorunda kalır. Ankara 79’da Yunanistan’ın NATO askerî kanadına ödün vermeden dönmesini reddeder. 80’de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasıyla (SEİA) yerli savunma sanayiinin temelini atar, NATO üslerine malzeme giriş-çıkışını denetime alır, bu üslerin statüsünü olağanüstü durumlarda askıya alma hükmünü getirir. NATO’nun alan dışına müdahalesini yasaklar. ABD’ye dönem boyunca U-2 casus uçuşu yaptırılmaz.</p>
<p>Dış politikadaki bu durum, dış ekonomik politikaya da yansır. Batı’ya karşı ekonomik bağımlılığı azaltacak girişimler başlatılır. Türkiye, ABD ve Batı tarafından reddedilen sanayi yatırımları için, 67’den itibaren SSCB’ye yanaşacak ve buradan aldığı çok uygun koşullu krediyle sanayi tesisleri kuracaktır.<br />
Bütün bunlar, bir yandan uluslararası sistemin yeni yapısının izin vermesi, bir yandan da ülke içinde oluşan özgürlük atmosferi sayesinde mümkündür. Çünkü anti-Amerikan duyguların kamuoyunda yoğunlaşması, Türk diplomatlarının ABD politikasına ve baskılarına karşı koymalarını kolaylaştırmıştır.<br />
Sonuçta, bu dönemde, İkinci Dünya Savaşından beri ilk defa ideolojik gözlük kullanmayan, dış göreli özerkliği çok yüksek bir dış politika üretilir. Fakat bir sonraki dönemin karanlığı, bu kazanımların birer birer geri verilmesine yol açacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/09/seksen-yillik-turk-dis-politikasinin-teori-ve-pratigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulusalcı Şehir Efsanelerimiz</title>
		<link>http://www.yazboz.org/2009/09/ulusalci-sehir-efsanelerimiz/</link>
		<comments>http://www.yazboz.org/2009/09/ulusalci-sehir-efsanelerimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2009 13:28:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>pinar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Baskın Oran]]></category>
		<category><![CDATA[ulus]]></category>
		<category><![CDATA[ulusalcı şehir efsaneleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazboz.org/?p=10</guid>
		<description><![CDATA[Bir ara, “Sinema koltuklarına AİDS’li iğne sokuyorlar, oturana battı mı AİDS oluyor” meşhurdu. Sinemaya gitmekten vazgeçen oldu, dalga geçen çok oldu. Şimdi dolaşan haberler farklı. Çünkü bunlar ülkemizin bölünmez bütünlüğüyle ilgili. İki tanesini aşağıda vereyim de tüyleriniz diken diken olsun. Mülkiyeli sınıf arkadaşım büyük harflerle “ÇOK ÖNEMLİ LÜTFEN OKUYUN VE DAĞITIN” demiş:
“Diyarbakır’da bir resmî bina [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ara, “Sinema koltuklarına AİDS’li iğne sokuyorlar, oturana battı mı AİDS oluyor” meşhurdu. Sinemaya gitmekten vazgeçen oldu, dalga geçen çok oldu. Şimdi dolaşan haberler farklı. Çünkü bunlar ülkemizin bölünmez bütünlüğüyle ilgili. İki tanesini aşağıda vereyim de tüyleriniz diken diken olsun. Mülkiyeli sınıf arkadaşım büyük harflerle “ÇOK ÖNEMLİ LÜTFEN OKUYUN VE DAĞITIN” demiş:<span id="more-10"></span></p>
<p>“Diyarbakır’da bir resmî bina inşaatı. Önündeki tabelada şunlar yazıyor:</p>
<p>Diyarbakır İstinaf Mahkemesi Binası İnşaatı. Construction of Appeal Building Diyarbakır.</p>
<p>Hibe Sözleşme bedeli: 7 milyon 284 bin Euro.</p>
<p>Financed by (Parayı veren): European Union (Avrupa Birliği)</p>
<p>Faydalanıcı: T.C. Adalet Bakanlığı (Republic of Turkey, Ministry of Justice)</p>
<p><!--more-->Şu anda ülkemizde istinaf mahkemeleri yoktur. AKP hükümeti bu mahkemeleri kurmak için yasa tasarısı hazırlamaktadır. Tesadüf bu ya; bu mahkemelerin kurulmasını AB de ısrarlı bir şekilde istemektedir. AB’nin projesi ülkemizin bölünmesi sonrası, bu mahkemelerin eyalet mahkemeleri olarak kullanılmasıdır. AB bunu açık açık dile getirmektedir. AB sonuçtan o kadar emindir ki, 7 milyon euroyu bir çırpıda bağışlamış, mahkeme binasının inşaatına bile başlamıştır. Üstelik nerede? Tesadüf bu ya; yine Diyarbakır’da. Özgür ülkemin, özgür meclisinin, özgür insanları. Özgür ülkemde özgür meclisimin kararı bile olmadan, yasası bile olmadan, özgür ülkem daha bölünmeden, AB bu mahkeme inşaatını nasıl yaptırabilmektedir? Lütfen, gönderebileceğiniz herkese gönderin, lütfen.</p>
<p>Artık son şanslarımız…”</p>
<p>Bu canhıraş çığlığa bir diğer sınıf arkadaşım başka bir uyarıyla katılıyor: “Uzağa gitmeyin arkadaşlar. Aynı inşaat ve tabela Ankara-Söğütözü’nde.”</p>
<p>Bu habere Hürriyet&#8217;ten de ulaşabilirsiniz. Sanırım ilk defa, Yeniçağ gazetesinden naklen Emin Çölaşan yazmıştı (01.04.07).</p>
<p>İşte tam “şehir efsanesi” denen şey. Gerçek durumsa şöyle:</p>
<p>1) Çoktan kuruldu bu mahkemeler. 26.09.2004’te kabul edilen ve Resmî Gazete’nin 07.10.2004 tarih ve 25606 sayılı nüshasında yayınlanan 5234 sayılı yasayla: “Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adli Mahkemeleri Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun”. Bütün Avrupa ve KKTC’de vardı, bizde de oldu. Gerekçesi, Yargıtay’ı boğan iş yoğunluğunu azaltmak. Kimi nispeten önemsiz (örneğin, 1000 YTL’nin altındaki) davalar Yargıtay yerine buraya gidecek. Aynen, artık Danıştay yerine Bölge İdare Mahkemeleri’ne gittiği gibi.</p>
<p>Geçici Md. 2 Adalet Bakanlığı’na bu iş için 2 yıl süre vermişti. Oysa AB’ye verilen projeler hemen sonuçlanmadı, biraz da lâgarlık oldu, binalar vs. yapılamadı, bunun üzerine uygulama 2010’a ertelendi. Olay bu.</p>
<p>2) Eyaletle ilgisi yok. Bütün önemli merkezler gibi Diyarbakır’da da yapılıyor. Ankara-Söğütözü’nde de. İstanbul’da da. Diyarbakır deyince, demek ki Kürtler Ankara’yı da almaya kararlı! Ağzımdan yel alsın yarabbi, şu mübarek Ramazan gününde…</p>
<p>Hatay Suriye’ye, GAP İsrail’e</p>
<p>Ortalıkta fıldır fıldır dolaşan ikinci şehir efsanesi, yabancılara mülk satışı konusunda. Burada da ülkemizin bölünmez bütünlüğü söz konusu olduğu için ulusalcılarımız bizi en çok iki konuda uyarıyor:</p>
<p>1) Ata yadigârı Hatay elden gidiyor. Hatay’da toplam 120 milyon metre kare Suriyelilere satıldı.”</p>
<p>Maalesef burada da ulusalcılarımızda birazcık bilgi eksikliği mevcut: Hatay’ın Türkiye’ye iltihak ettiği 1939’dan beri Suriyelilere tek bir santimetre kare satılmadı. Bu mülkiyet tablosu o tarihte Suriye vatandaşlığını seçenler nedeniyle.</p>
<p>2) GAP elden gidiyor. İsrail GAP’tan sürekli toprak satın alıyor. Bunlar yarın buralarda egemenlik iddiasında bulunurlar. Yahudiler vaktiyle Filistin’de öyle yapmıştı.</p>
<p>Burada da bir tuhaflık var. Tapu-Kadastro Gn. Md. M.Z. Adlı’nın açıklamalarına göre Gn. Kur., MİT ve MSB araştırma sonuçları hiçbir İsraillinin GAP’tan taşınmaz almadığını gösteriyor. Bunlar 82’si İstanbul’da olmak üzere Türkiye’de toplam 133 taşınmaz almışlar (T.Işık, Radikal, 11.12.2004). “Efendim, Yahudiler kurnaz. Türk vatandaşları adına alıyorlar”. Eh, birader, yapıyorlardır köftehorlar. Ne Yahudi’dir onlar. Ne Sabetaycıdır onlar. Her şey beklenir onlardan…</p>
<p>Sonuç: Yine paranoya</p>
<p>Sıcak döviz girişi durduğu an allakbullak olacak bir ekonomiyle yaşıyoruz. Bu yolla son dört yılda giren döviz 7.1 milyar dolar (Y.Törüner, Milliyet, 11.08.07).</p>
<p>Ve bu kalıcı döviz. Gidici değil. Yabancıların spekülatif sermayeyle geldiğini, deve yüküyle faiz götürdüğünü, üstelik de bir kriz anında hemen alıp götürerek ekonomiyi batırdığını söylüyoruz, ki tastamam doğru. Ama öbür yandan da yabancıların, alıp götürmesi en zor olan taşınmaz mülkiyeti edinmesini “ülkeyi satmak” sayıyoruz.</p>
<p>Acaba kimi insanlarımız “mülkiyet” ile “ulusal egemenlik” kavramlarını karıştırıyor olmasın? Böyle bir endişe varsa, onun da çaresi var: Dikkat ederiz ki yabancılar topraklarını bavula koyup götürmesinler. Veya, sayfiye evlerinde Bağımsız Cumhuriyet ilan etmesinler.</p>
<p>Bu şehir efsanelerinin özeti: Kürtler ülkeyi bölmeye gidiyor, AB buna yardımcı oluyor, ülkemiz parça parça satılıyor, bu parçalar üzerinde yeni ülkeler kurulacak.</p>
<p>Ben de Prof. Şerif Mardin gibi ihtiyatlı olayım: Ülkenin elden gitmesinden korkanlar haklı da olabilir. Çünkü 28.07.07 tarihli Radikal’de çıkan bir habere göre topraklarımız üzerinde “İlk İrlanda Kolonisi” kuruldu bile. Kuşadası’nda “eski çöplük mevkiinde” toprak almışlar, tapuları dağıtmışlar. İki havuz, bar, restoran, spor merkezi ve futbol sahası da yapmışlar. Nasılsa denize kıyıları da var; bunlar yakında elektriklerini de kendileri üretir, kuyularını açar, sonra da bağımsız cumhuriyet ilan ederler. Bakın, açık havada sigara içmeyi bile yasaklamışlar. Küstahlığa bak.</p>
<p>kaynak: www.karakutu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazboz.org/2009/09/ulusalci-sehir-efsanelerimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
