Küçük Lübnan, OrtadoÄŸu tarihinin en ÅŸiddetli dini çekiÅŸmelerine sahne olmuÅŸ ama insanlar bir arada yaÅŸamıştır. Tarih boyu Lübnan’ın siyasi birliÄŸi ve bağımsızlığı söz konusu deÄŸildi
BenzeÅŸen diller olmalarına raÄŸmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki “leban”dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediÄŸi ülke; OrtadoÄŸu’da karlı daÄŸlara sahip tek yer yani Lübnan’dır.
Lübnan’ın muhteÅŸem ve dayanıklı sedir aÄŸaçları Romalı ÅŸair Virgilius’un tabiriyle “daÄŸlardan Akdeniz’e indiklerinde”, bu koca dünyanın kıyıları birbirini tanıdı.
Lübnan’ın sedir ormanları gümrahtır. Meyvesi, sütü, balı bereketli ülkenin güzelliÄŸi iÅŸtah açıcıydı. Çok erkenden zenginleÅŸip denizlere açılan bu ülkenin insanları tarih boyunca genelde hep müşterek bir dil konuÅŸsalar da ayrı dinlere mensup olup zıt davranışları benimsemeyi sevmiÅŸlerdir.
Din bilgini kadınları da var
Yazı burada gelişmiştir; Biblos yazıya kaynak olan bir şehirdir. Adı üzerinde kitap kelimesi de oradan geliyor. Mazide Sami dinlerin ve tanrıların buluştuğu yerde Hıristiyanlıktan sonra Müslümanlık da beraber olmuştur. Ama bir müddet sonra Müslüman denince de Sünnisi ve Şiisi, Hıristiyan deyince de Katolik ve Ortodoksuyla adeta kilisedeki ayrılıkların tarihini yaşayan ve muhafaza eden küçük bir ülkeye dönüştü.
Ya Dürzilere ne demeli? OrtadoÄŸu’nun en zekice nüktelerini üreten bu güzel ırkın kökenlerini kimse bilmiyor ama en azından kendilerini Arap saymadıkları açık.
Cemal PaÅŸa’nın Birinci Harp’te Araplara dehÅŸet veren yargılamaları yaptığı Divan-ı Harb, Âliye denen Dürzi ÅŸehrindeydi. Dürzilerin görünüşte hukuku ve diÄŸer toplumla iliÅŸkileri Sünni Müslümanlık gibidir. İç dünyası çok özgün olan bu renkli toplum Arapçayı çok iyi kullanır.
Bir ilginç yanları daha var; din bilginleri ve önderleri arasında kadınlara da rastlanır. Klasik Osmanlı devri dediÄŸimiz 16-18′inci asırlarda Cebel’deki Dürzi emirleri adeta Lübnan’ı idare ederdi. Bunlardan MaanoÄŸlu Fahreddin Bey 17′nci asırda çıkardığı isyanla Devlet-i Aliyye’yi bir hayli uÄŸraÅŸtırmıştır.
Lübnan’ın yakın tarihi bu üç unsurun birbiriyle çatışmalarıyla doludur. Aslında uzak tarihi de öyledir. ÇaÄŸdaÅŸ Lübnan’ın çok önemli bir unsuru olan Ermeniler buraya daha çok 19′uncu ve bilhassa 20′nci yüzyıl başında yerleÅŸmiÅŸtir. İlginç olan, Lübnan’da Türkçenin halen üçüncü bir dil olarak yaÅŸaması Ermeni cemaat sayesindedir. Lübnan halkı çok erkenden dış dünya ile ticaret, eÄŸitim iliÅŸkileri içine girdiÄŸi gibi ta Amerikalara kadar göç de vermiÅŸtir.
20′nci yüzyıl başında hukuk fakültesi
Bugünkü Lübnan tarihteki kıyı halkı olan Fenikelilerin yurdudur. Akdeniz’de ticareti kimse onlar kadar baÅŸarıyla örgütlememiÅŸtir. Milletlere gemiciliÄŸi, cam üretimini, kumaşın âlâsını öğretenler onlardır. Asıl önemlisi, bugünkü Yunan ve Latin alfabesinin kökeni kolay okunup yazılan Fenike alfabesidir.
Küçük Lübnan, OrtadoÄŸu tarihinin en ÅŸiddetli dini çekiÅŸmelerine sahne olmuÅŸ ama insanlar bir arada yaÅŸamıştır. Tarih boyu Lübnan’ın siyasi bakımdan bir birliÄŸi ve bağımsızlığı söz konusu deÄŸildi. Genelde büyük Suriye’nin bir parçasıydı. Lübnan’ın Lübnan haline dönüşmesi dört asırlık Osmanlı egemenliÄŸinin ürünüdür.
Osmanlı’nın müspet katkıları vardır; kıyı ÅŸehirleri Åžam beylerbeyliÄŸine baÄŸlanmış, Cebel bölgesi ise Dürzilerin özerk yönetimine terk edilmiÅŸtir. Beyrut’un geliÅŸtirilmesi, bir ticari merkez haline dönüşmesi 19′uncu yüzyıl Osmanlı yönetiminin baÅŸarısıdır. Hatta Cizvit rahiplerin ve Amerikan misyonerlerin yükseköğretim kurumlarına karşılık 20′nci yüzyıl başında Beyrut’ta bir hukuk fakültesi kurulması bunun bir örneÄŸidir. Aynı nedenle Åžam’da da bir tıp fakültesi kurulmuÅŸtur.
 Bugünkü statünün temelleri atıldı
Osmanlı, Lübnan’ın özgünlük isteÄŸine cevap vermiÅŸtir. Tanzimat reformları ise hem Dürziler ve Maruniler arasındaki çatışmanın yükselen taleplerine hem de milletlerarası müdahaleye karşı yeni bir Lübnan idaresi yani bir bakıma bugünkü Lübnan’ın statüsünün temellerini tespit etme yolunu tercih etmiÅŸtir.
Lübnan’ın Katolik Maruni cemaati, ülkenin zengin müteÅŸebbis iÅŸadamları ve Batı’ya açık eÄŸitimli aydınlarına sahipti. Onların sayesinde Beyrut, Arap matbaasının kitap ve gazeteciliÄŸinin merkeziydi. Dürziler ise bulundukları mevzilere sahip, gözüpek savaşçılardı. Cebeli Lübnan onlardan sorulurdu.
Fransa Devlet-i Aliyye’ye ve herkese karşı Marunilerin tarafını tutunca, İngiltere de Dürzileri desteklemekte gecikmedi. İnsafsız bir silahlandırma kanlı çatışmaları hazırladı. Devlet çaresizdi, üstelik herkes “Kabahat sizin; uyuÅŸukluÄŸunuz ve kötü niyetiniz bu çatışmaların sebebidir” diyordu. DiÄŸer büyük devletler, Rusya dahil, gemilerini gönderdiler. Devlet çareyi diplomaside gördü, bir de Ahmet Cevdet PaÅŸa ve Fuat PaÅŸa gibi becerikli adamların hazırladığı yeni Lübnan nizamnamesinde.
Haziran 1861′de yürürlüğe giren bu nizamname ile Beyrut ve yakın çevresi hariç, bütün Lübnan Cebel-i Lübnan diye özerk bir statüye baÄŸlandı. Devlet ilk elde Ermeni-Katolik David PaÅŸa’yı mutasarrıf tayin etti. Sancak merkezi Deyr’ül Kamer’de muhtelif milletlerin temsilcilerinden oluÅŸan bir meclis ve bir jandarma kuvveti tesis edildi, mahkemeler muhtelif üyelerden oluÅŸtu. Bugünkü İsrail’in Hayfa’sı ve bugünkü Suriye’nin Åžam’ını da içererek ayrı ve merkeze baÄŸlı bir Beyrut vilayeti oluÅŸturuldu.
Ortalık sütlimandı. Zaten Lübnanlıların Lübnanlı olarak bir araya gelip devlet kurmaları falan düşünülemezdi. Birinci Cihan Savaşı’nın kıtlığı Beyrut vilayetini devlete düşman etti. İttihatçı hükümetin zihniyeti ve Cemal PaÅŸa’nın ÅŸiddeti de Lübnanlıları bir araya getirdi. SavaÅŸtan sonra manda yönetiminin başına geçen Fransa, Lübnan’ı kolayca teÅŸkilatlandırdı. Aslında Suriye ile Lübnan’ın birliÄŸi de bir ruh beraberliÄŸinden uzaktır.
Bakalım askerlerimiz ne yapacak?
Nitekim kanlı, uzun iç savaÅŸtan sonra Suriye iÅŸgalinin Lübnan’da hoÅŸ anılar bıraktığı söylenemez. Zengin ve rahat Lübnan, Filistinli mültecilerin başından beri nefretini kazandı. Filistinlilere ve güneydeki fakir Åžiilere karşı 1978′den itibaren İsrail ile birleÅŸmekte tereddüt etmeyen Hıristiyan Falanjlar, bugün İsrail’in eski mütteffiki de kayırmayan saldırıları karşısında uzun tarihlerinin yepyeni bir safhasına giriyorlar.
Bakalım giden askerlerimiz iki asırdır süren iç savaşa ve 30 yıllık yabancı saldırısına rağmen yerli halkın yaralarını nasıl sarabilecekler?
Milliyet Pazar / 2007
Yorum yok “Lübnan ın tarihteki serencamı”
Yorum yap , fikrini payla?!