Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Ama ister eski zamanlarda olsun ister günümüzde Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleridir
Eski ramazan yazıları her ramazan ayında tekrarlanır. Bunların bazıları çok az kiÅŸinin yaÅŸadığı zümrevi yani bir tabakaya veya İstanbul’un bazı semtlerinin halkına mahsus olan ramazanlardır. Bazıları ise hayali, hiçbir zaman olmayan türdendir. Nihayet İstanbul’un mahallelerinin her biri kendi içinde bir dünyaydı ve yeryüzünün en renkli topraklarını içeren imparatorluk Türkiye’si her bölge ve ÅŸehrinde ayrı bir yaÅŸam sürdürürdü.
Åžurası bir gerçektir: Ramazan Türk dünyasında bugün diÄŸer İslam ülkelerine göre iÅŸi gücü aksatmadan yaÅŸanıp gider. Verim düşüklüğünden, devlet dairelerinde iÅŸlerin aksadığından bahsedenler vardır, kısmen haklıdırlar ama ramazan Türkiye’de ve Balkan Türklerinin yaÅŸadığı bölgelerde garip bir çalışma temposuyla birlikte giden, en göze batan özelliÄŸi bize anlatıldığı gibi sahura kadar sokakların ışıl ışıl olmaması ve iftara yarım saat kala iÅŸyerinden çıkıp tıkış tıkış yollara üşüşen, açlığın etkisiyle sinirlenen, birbirleriyle çarpışan ve çatışan bir kalabalıktır.
İftar sonunda günün yorgunluÄŸuyla oruç tutan çoÄŸunluk erkenden yatar. Oysa Mısır’da, Suriye’de gün pek sakindir; iftardan sonra ise caddeler cıvıl cıvıl bir kalabalıkla doluÅŸur. Büyük çadırlarda konferanslar verilir, eÄŸlence ve gösteri de onun yanı başındadır.
Çarşılar çeşit çeşit yiyecekle dolardı
Eski ramazanlarda baÅŸkent İstanbul ve bazı ÅŸehirlerde de benzer hava vardı. Dükkanlar geç açılırdı, devlet daireleri hiç deÄŸilse yarım gün tatil yapardı. Ama bürokrasinin üst kesimi ve kışlalardaki talimi yürüten komutanlar için bu söz konusu bir durum deÄŸildi. Nasıl yatarsın ki! Babıali’nin dış dünya ile itiÅŸmesi zaman tanımaz.
Bununla birlikte İstanbul’un çarşıları ramazan için bütün imparatorluktan getirilen çeÅŸit çeÅŸit malzeme, sabun vesaire, hatta ilginçtir yiyecek ve tatlıyla dolardı. O tarihte Beyazıd Meydanı’nda sadece Arabistan’dan gelen çeÅŸitli hurmalar deÄŸil, Åžam baklavası, Anadolu ÅŸehirlerinden gelen helva, macun ve piÅŸmaniye bulunurdu.
Konaklarda iftar ziyaretleri hiç de yazıldığı kadar yaygın değildi. Ama İstanbul halkının aç kalmadığı, en kudretsiz insanların bile bir yerlerden bir şeyler temin ettiği ve değişik şeyler yendiği bir gerçekti.
 Jet imamlara rastlanmazdı
İmparatorluk halkı açlık çekmiÅŸ deÄŸildir. Hatta bu konuda bereketli Rusya’ya göre çok farklı ve talihli bir hayatımız vardı. İmaretin ve komÅŸuların yardımıyla, umumi iftar sofralarında 40 çeÅŸit yiyecek sunulmasa da halk doyurulurdu. KuÅŸkusuz koca imparatorluÄŸun her ÅŸehrinde öyle renkli sofralar, ballar reçeller, kuÅŸgömü pastırmalar bulunmazdı. İnsanlar pideyle, bulgurla, tarhana çorbasıyla, kayısı ya da üzüm hoÅŸafıyla ramazanın tadını çıkarırdı. Kaldı ki et ucuzdu. İstanbul ve diÄŸer ÅŸehirlerin etrafı geniÅŸ baÄŸ ve bostanlarla doluydu.
Teravih namazlarında bugün artık rastlanmayan bir hava vardı. Cemaatin acelesi olmadığından öyle jet imamlara rastlanmazdı. Jet imamlar 1960′larda ertesi gün iÅŸi olan ve açıkcası camilerin yetersiz havalandırmasına uzun boylu tahammül edemeyen cemaatin teÅŸvikiyle ortaya çıktı. Çünkü uzun teravih namazları cami cemaatinin ilgisini çekmemeye baÅŸlamıştı. Bu ilgisizlikteki nedenler muhteliftir; en baÅŸta teravih namazları hoÅŸ vaazlar, güzel bir vaiz dili ve makamla getirilen kaametle olur.
Eski teravih namazlarında namazın ardından Kuran’ı güzel sesle okuyan hafızlar, Sultanahmet ve FiruzaÄŸa örneÄŸinde olduÄŸu gibi ezanı camiden camiye mukabele ile okuyan müezzinler, kamet getirirken koro halinde ve makamla ruhları dinlendirenler vardı.
Niyazi Sayın anlatmıştır; yakın zamanlara kadar İstanbul halkının zarifleri bu makamlı kamet yüzünden büyük camileri tercih ederlerdi. Hatta kametten sonra namaza duranlar müezzinleri o kadar beÄŸenmiÅŸ ki, secdeye vardıklarında “Sübhane Rabbielala”nın “ala”sını müezzinleri taltif için yüksek sesle tekrarlamışlar.
Bu Türkiye’ye has bir incelikti. 17′nci yüzyılda bugünkü Arabistan Vahhabileri gibi mutaassıp bir hareket olan Kadızadelilerin öncülerinden Üstüvani Mehmed Efendi makamla kamet getiriyorlar diye Fatih Camii müezzinlerini adamlarına dövdürtmüş, çıkan hadisenin ortalığın nizamını bozduÄŸunu gören Köprülü Mehmed PaÅŸa bu zevatı yeniçerilere dövdürterek hepsini İstanbul’dan sürmüştü.
Kimse kavgaya giriÅŸmiyordu
Ramazanda oruç yiyenler de vardı. Her zaman olmuÅŸtur. Mümtaz Müştak Mayokan “Yıldız Hatıralarında” yazıyor. Halifenin yani II. Abdülhamid’in sarayında mabeyn ve yaveran dairelerinde zaman zaman ramazan ortasında tepsilerin gezindiÄŸi olurmuÅŸ. Ama bugünkünden farklı olarak kimse oruç yeme ve yedirmeme kavgasına giriÅŸmiyordu. Nihayet bugünkü gibi Üsküdar ile BeÅŸiktaÅŸ arasındaki motorlarda ramazan sabahı sigara tellendirenlere rastlanmadığı açıktır.
Eskiden de farklılık ve farklı yaÅŸam sürenler çoktu ama galiba herkes kendi iç aleminde, yaptığını sudan sessiz ve ottan basık yürütmeyi tercih ediyordu. Ramazan ortasında Konya’da aşçı dükkanı arayan yoktu, bundan ÅŸikayet eden de.
Anane baldan tatlıdır. Abartıldıkça abartılır. Aslında bugünün iftar ziyafetleri de başka bir renge bürünüyor. Bütün ay evinde iftar edemeden vakıfların, siyasi partilerin iftar ziyafetlerini gezinen, oradan devlet adamlarının ve Müslüman ülke elçiliklerinin iftarlarına koşuşanların, bitap düşenlerin haddi hesabı yok.
Artık Direklerarası’na da ihtiyaç yok. Bütün televizyon kanalları bu eÄŸlencelere gereÄŸi kadar yer veriyor ve insanlar gene bütün ay boyunca koÅŸuÅŸuyor, ardından oruç açıyor. Türk İslamının farklı yönlerinden biri de ramazan adetleri…
Milliyet Pazar / 2007
Yorum yok “Eski ve yeni ramazanlar”
Yorum yap , fikrini payla?!