Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği

I) TEORİ STRATEJİK OBD KAVRAMI
Eğer izin verirseniz, vermeseniz de buna teknik nedenlerle mecburum zaten, önceden bir-iki teorik şey söyleyeceğim. Yoksa, Türk dış politikası diye size Türkiye’nin seksen yıllık ikili ilişkilerini birbiri peşine özetlerim, saman gibi olur.

 Teori dediğim şunlar:

 Eskiden ülkeler “büyük” ve “küçük” olarak sınıflandırılırdı. Son zamanlarda, bir de “orta boy devlet” (OBD) kavramı ortaya atıldı. Türkiye tipik bir OBD’dir. Dahası, bir Stratejik OBD. Seksen yıla bu kavram açısından bakarsanız çok ilginç şeyler görürsünüz.

Stratejik OBD, dünyada işgal ettiği çok önemli coğrafyadan kaynaklanan kimi sivri özelliklere sahip bir devlettir.

 Bir kere, kurulduğu yerin belalı olmasından gelen sıkıntılar içindedir. Örneğin Türkiye, Balkanlar/Kafkaslar/Ortadoğu tarafından oluşturulan bir “Bermuda Şeytan Üçgeni”nde kurulmuştur. Dünyada ne mazarrat çıkarsa burada çıkar. Bütün büyük ülkeler onu denetlemek ister. Komşuları ondan rahatsızdır. Her an diken üzerinde yaşar.

Diğer yandan, bu önemli yer sayesinde, büyük devletlerin bir anlamda kendisine muhtaç olmasının getirdiği bir öneme sahiptir. Komşuları ondan çekinir. Bu onu, sahip olduğu kaynakların vs. getirdiği önemle orantılı olmayan bir öneme sahip kılar ve aslında yapmaya gücünün yetmeyeceği şeyleri yapmasına olanak verir.

Bu iki ters özelliği yalnızca Türkiye açısından alırsanız bir şey ifade etmeyebilir. Bu nitelikler aynı coğrafyada daha önce kurulmuş benzer devletlerde de vardır. 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı da aynı şeyleri yaşamıştır. Dünyanın bu bela bölgesinde kurulmuş olmanın dertlerini çekmiştir (“Şark Meselesi”). Aynı zamanda, uluslararası dengeleri iyi oynamak sayesinde yaşamını ciddi biçimde uzatmıştır. İngiltere’yi Fransa’ya, her ikisini Rusya’ya, sonra da Almanya’ya karşı kullanmak sayesinde ayakta kalmıştır. Daha önce de Bizans aynı şeyleri yapmıştı.

Stratejik OBD, kaynakları yetersiz, sorunlu bir ülkedir. Evrensel politikaya bu yüzden etki yapamaz ve ondan etkilenir. Ama, bölgesel politikayı etkileyebilir. Dünyaya egemen olan devletle (Hegemon Güç) uyum sağlamak şartıyla küçük komşularını sindirebilir (Türkiye, ABD’yle anlaşarak, 1998’de Suriye’ye baskı yaptı ve Apo’yu ülkeden attırdı), hatta kimi koşulları yerine getirmek şartıyla işgal bile edebilir (1930’da İran toprağını işgal etti). Hatta topraklarını kendine katabilir (1939’da Hatay’ı aldı. 1974’te çıktığı K.Kıbrıs’ta hâlâ 30.000 asker bulunduruyor).

Yine hatta, çok yaşamsal saydığı çıkarları masaya getirildiğinde Stratejik OBD büyük devletlere bile bir süre kafa tutabilir, “diş gösterebilir” (1 Mart 2003’te ABD askerlerinin gelmesini reddetti). Onların planlarını hızlandırabilir veya yavaşlatabilir (bu yüzden ABD uçak gemileri bir ay Türkiye açıklarında bekledi; ABD Irak’a kuzeyden saldıramadı).

Tabii, bunları bir anlığına yapmak marifet değildir; sonra adama fena fatura çıkartırlar. Tutarlı ve sürekli olarak yapabilmek marifettir. Bu da, ancak, Stratejik OBD’nin mümkün olduğunca güçlü bir “göreli dış özerklik”e sahip olmasıyla gerçekleşebilir. 

GÖRELİ DIŞ ÖZERKLİK
Zurnanın zırt dediği deliğe geldik. Kısaca şöyle anlatayım: Hele küreselleşmenin ortalığı toza dumana kattığı 2000’ler dünyasında bağımsızlık diye bir kavram yalnızca gönüllerde kalmıştır. (Küreselleşme, Batı’nın gerek altyapısıyla yani uluslararası kapitalizmle, gerekse üstyapısıyla yani kültürüyle tüm dünyayı denetimine almasıdır). Özerklikten bahsetmek bile zordur. Ama, belli koşullarda “göreli dış özerklik”ten söz edilebilir. Bir ülke, iki durumu arkasına alırsa buna sahip olabilir:

 
1) En önemlisi: Uluslararası ortamda büyük devletler birbirine düşmüşse ve bu yüzden seninle uğraşamıyorlarsa (iki savaş arası dönemde ve İkinci Dünya Savaşındaki gibi). Veya bir güç dengesi varsa (1960 ve 70’lerdeki gibi). Yani uluslararası arenada tek bir devletin (Hegemon Güç) borusu ötmüyorsa. Güç dengesi durumu, Türkiye gibi Stratejik OBD’ler için en ferah nefes alma ortamıdır.

 
2) İçteki yapı, ülkeyi birbirine düşüren ve dışarıya avuç açtıran zayıflıkta bir yapı değilse. Bir dış politikanın arkasındaki yapı a) Ekonomik, b) Askerî, c) Siyasal-Toplumsal çemberlerin iç içe geçmesiyle oluşur. Bir ülkede bu yapı ne kadar güçlüyse, o ülke o kadar göreli özerklik sahibi olur.


DIŞ POLİTİKANIN ÜÇLÜ ARKA PLANI
Ekonomik yapıyı ele alırsanız, önce şunu bilmek lazım: Ülke ekonomisi, çok güçlü olması gerekmez ama, “kalkış”ını yapmış mı. Yaptıktan sonra hazırlıklı olarak dış dünyaya açılabilmiş mi. Yoksa, içine kapanık yaşamaya çabalıyor veya dışarıya pat diye açılıp çokuluslu şirketlerin oyuncağı mı olmuş. Bunlar, dış politikanın özerkliği açısından çok önemli.

 

İlk “kalkınan” İngiltere hariç, dünyanın istisnasız bütün ülkeleri “kalkış”ı gümrük duvarlarıyla yaptılar. Yani, dıştaki burjuvazilere karşı gümrük duvarlarını yükseltip, ithalatı yasaklayıp, milli burjuvazinin milli sınırlar içinde üretmesini ve ülkeyi kalkındırmasını sağlamaya çalıştılar (1930’larda ve 1960’larda Türkiye de buna, yani “ithal ikameci sınaileşme”ye -İİS- girişti).

 
Fakat, 60’larda biz üniversitedeyken bunu pek anlamamıştık ve “milli burjuvazi” diye geveleyip duruyorduk. O duvarlar içine kapanıp kalmanın mümkün olmadığını bilmiyorduk. Burjuvazinin millisinin kompradorunun olmadığından; sadece kârını maksimize etmek isteyeninin olduğundan haberimiz yoktu. Çok sonraları anladık ki, gümrükleri yükseltip kukumav kuşu gibi oturursan milli burjuvazi kalitesiz malı sana pahalıya sokuşturur durur, hem de bu malları üretmek için yaptığın ara malı ithalatı seni döviz darlığından perişan eder (1970’lerin sonunda “70 sente muhtaç”lığın sebebi buydu). Çünkü ürettiğin mallar dünyada satılamaz ki döviz kazanasın.

 
Bilmiyorduk ki, bu yüzden, bir süre sonra çok dikkatli ve aşamalı biçimde uluslararası ekonomiye açılman gerekir. Bunu yapmazsan, ya biri gelir yüzme öğren diye denize ittirir (bunu Özal 24 Ocak 1980 kararlarıyla yaptı), veya beş parasız kalır borca batarsın (bugün Türkiye, İMF yeni borca “yeşil ışık” yakmadığı anda çok zorlanacak bir duruma geldi). Ondan sonra gel de dış politika yönet.

 
Siyasal-Toplumsal yapıyı ele alırsanız, iç politikada toplum birbirini yiyorsa dış politikada allame-i cihan diplomatlara sahip olmak hiçbir şey fark etmez.

 

Askerî boyutu ele alırsanız, o Stratejik OBD için belki de diğer ikisinden de önemlidir. Ülkeyi bir miktar vezir, bir miktar rezil edebilir.

 
OBD, coğrafyanın zorlamasıyla güçlü bir orduya sahiptir ve bu sayede uluslararası arenada kendisine önem verilir.

 

Ama, bu orduyu güçlü tutmak için tahsis edilecek büyük kaynaklar ekonomiyi kısırlaştırıp dış politikayı zorlaştırabilir. Büyük ordu beslemek, başta komşuları olmak üzere birçok ülkenin tehdit algılayıp alarma geçmesine ve karşılıklı silahlanma kısırdöngüsünün başlamasına yol açabilir (Türk-Yunan ilişkileri). Bu atmosfer bir başladı mı, ülke içinde cadı avına girişilir (6-7 Eylül rezaleti Komünistlere yüklenmişti!).

 
Bu ortamda, mevcut tehlikeler olağanüstü boyutlarda abartılır. Bunun kaçınılmaz sonucu, ülkede demokrasinin güme gitmesidir. Çünkü “ülkenin parçalanması” söz konusuyken demokrasi ve insan hakları “lüks” addedilir. Demokrasinin olmadığı ülkelerde kamuoyu yoktur, olmayan şey dış politikanın arkasında yer alamaz, diplomatlar da ondan kuvvet bulamaz (anti-Amerikan kamuoyu sayesinde 1960 ve 70’lerde Dişişleri ABD’ye çok şey kabul ettirdi).

 

Diğer yandan OBD bu stratejik durumunu para kazanma vesilesi yapabilir (Türkiye, 1950-80 arasında, dış ticaret açığının yüzde 42’sini yalnızca dış yardım ve borçlanmayla kapattı –A.S.Akat). Böylece hem borçlanmaya, hem de kazanılmamış dövizi harcamaya fena alışır. Alıştırılır ve sonra da borç bulamayınca iş kötüye gider. Aynı şey 1854’ten sonra Osmanlı için de geçerli olmuştur.

 
Dahası, OBD’nin ekonomisi kötüye gittikçe bu ülke stratejik önemini tek ürün olarak pazarlamaya, döviz bulmak için başkalarının ileri karakolu olmaya soyunabilir (Menderes dönemi bunun örnekleriyle dolu. Osmanlı bu kapana ancak İttihat ve Terakki’yle düştü). Hele bir de, uluslararası ortamın değişmesi sonucu bu stratejik önem azalırsa (Sputnik’in 1957’de atılmasından sonra, SSCB’nin 1991’de dağılmasından hemen sonra Türkiye’nin durumu), bizzat bir güvenlik krizi çıkarmaya bile soyunabilir (Menderes 1957’de Suriye’ye saldırmaya kalktı, ABD-SSCB zor önlediler).

 
Herhalükârda, böyle bir krizi bizzat yaratmaya girişmese bile, dış borç bulabilmek için, Hegemon Güç’ün yaratacağı krizlere “paralı asker” gibi katılmaya kalkabilir (Eylül-Ekim 2003’te Irak işgaline asker göndermek için AKP’nin kendini oradan oraya atması büyük ölçüde bundandı).

 
Özet olarak, bir Stratejik OBD’nin göreli özerk olabilmesi için uluslararası ortamın uygun olması şarttır ve bu nitelik iç yapının (özellikle ekonominin) kronik sorunlu olup olmadığına göre azalır veya artar. Ama bu tür OBD, yine de çok yaşamsal konularda boyundan büyük işleri hiç olmazsa bir süreliğine (ve faturasını göze alarak) yapabilir.


TÜRK DIŞ POLİTİKASININ (TDP) ÜÇ TEMEL İLKESİ
Önce Osmanlı sonra Türkiye, burnunun dibindeki Batı’yla daima çok yakın ilişki içinde olmuştur; onu tek örnek ve hedef almıştır. Ayrıca, Batı da, 15. yüzyıl sonundan beri dünyaya gittikçe artan biçimde egemen olduğundan, TDP’nin birinci ilkesinin Batıcılık olması kadar doğal bir şey olamaz. Türkiye herhalde doğusundaki istikrarsız rejim ve devletlere yönelecek değildir.

 
Bunun dışında, zamanında Osmanlı için de olduğu gibi, bu iki devletin tarih boyunca gözettiği iki ilke daha vardır:

Statükoculuk ve Meşruiyetçilik. Batıcılık kadar önemli; çünkü bu ilkelere dikkat gösterildiği zaman göreli dış özerklik artar, gözardı edildiği oranda da azalır.

 
Statükoculuk, yani mevcut durumu koruma ilkesi Türkiye’nin jeostratejik konumunun dikte ettiği bir ilkedir. İki parçası vardır:

 


1) Mevcut sınırları sürdürme:

 
Dünyanın bu kadar nazik bir yerinde kurulmuş ve toprakları kendine yeterli olan bir devletin mevcut sınırları değiştirmek istememesi kadar mantıklı hiçbir şey olamaz, çünkü alayım derken vermek zorunda kalması ve başına büyük belalar açması çok olasıdır. M.Kemal Misak-ı Milli’yi bu yüzdendir ki alabildiğine dar yorumlamıştır. Türkiye, Hatay hariç, 80 yıldır hiçbir toprak kazanımında bulunmamıştır. O da, Misak-ı Milli’yi ancak kimi hedefleri (Batum, İskenderun, Musul) dışarıda bırakmak zorunda kalarak gerçekleştirebilen M.Kemal’in kendi deyimiyle “şahsî mesele”sidir. Tamamen, ölüm döşeğinde güçlenen psikolojik (ve istisnai) bir durumdan kaynaklanmıştır. Hatay’ın ne ekonomik ve stratejik önemle herhangi bir ilişkisi vardır, ne de dış politika ilkesiyle. Tersine, TDP’de büyük bir istisnadır.

 
Türkiye’nin, böylesine netameli bir bölgede bugüne kadar savaşlar da geçirdiği halde yaşamsal hiçbir sorun yaşamadan bugüne gelebilmesi, her şeyden önce bu ilkeyi titizlikle gözetmesi, özellikle de dış azınlıklarının bulunduğu topraklara göz dikmemesi sayesindedir. Maceracılık, Türkiye gibi bir ülkenin göze alabileceği şey değildir.

 


2) Mevcut Dengeleri Sürdürme:

 
Stratejik bir OBD, daha önce de gördüğümüz gibi, ancak denge ortamında nefes alabilir; herhangi bir büyük devletin bölgede tek başına boru öttürebilmesi halinde, göreli dış özerkliği çok zorlaşır.

 

Gerek Osmanlı gerek Türkiye, bu dengeleri iki açıdan korumaya özen göstermiştir: a) Batı ile Batı karşıtları arasındaki denge (Avrupa’ya karşı Sovyetler); b) Batı’nın kendi kanatları arasındaki denge (İngiltere’ye karşı Almanya, vs.). Söylemek lazım ki, bu açıdan Osmanlı, Türkiye’ye oranla daha başarılıdır. Türkiye, kimi dönemlerde (Menderes, 12 Eylül, Özal) bu iki denge konusunda ipin ucunu kaçırmıştır. Gerek ABD ile Sovyetler, gerekse Avrupa ile ABD arasındaki dengeyi kuramamıştır. Kuramadığı ölçüde de göreli dış özerkliği azalmıştır.

 
Meşruiyetçiliğe, yani dış politika kararlarının meşruluğa (hukuka) dayanmasına gelince, o da Türkiye’nin gücünün sınırlı olmasının dikte ettiği bir ilkedir. Unutulmamalı ki, şiddet nasıl güçlülerin silahıysa, hukuk da zayıfların silahıdır.

 

Türkiye’nin, Lozan’ı değiştirecek veya sınırları ötesine geçecek eylemlerde bulunduğu, yani bir anlamda statükoculuk ilkesinin sınırlarını zorladığı (hatta, aştığı) durumlar olmuştur. 1930’da İran’daki K.Ağrı işgal edilmiştir. Lozan’da yapılan Boğazlar Sözleşmesi 1936 Montreux’de değiştirilmiştir. 39’da Hatay Türkiye’ye katılmıştır. Bunların yanı sıra 1950-53’te Kore’de savaşa girilmiştir; 74’te Kıbrıs’a çıkartma yapılmıştır; 1980-90’larda K.Irak’a harekatlar gerçekleştirilmiştir; 93’te Somali, 94’te Bosna, 99’da Kosova, 2001’e Makedonya, 2003’de de Afganistan’a asker gönderilmiştir.

 

Fakat, 1988 sonrası K.Irak harekatları dışında (ki bu harekatlar 88’e kadar antlaşmaya dayanmıştır), bütün diğerlerinde Türkiye eylemlerini “kara kaplı kitap”a yani uluslararası hukukun meşruluk kalıplarına şu veya bu biçimde uydurmaya büyük özen göstermiştir.

 
K.Ağrı karşılığında İran’a toprak verilerek 1932’de anlaşmaya varılmıştır. Montreux, bütün tarafların onayıyla yapılmıştır. Hatay, o zamanki mandater Fransa’yla ve Milletler Cemiyetiyle yapılan işbirliği sonucu gerçekleşmiştir. Kore bir BM operasyonudur. Kıbrıs, Garanti Antlaşması sonucudur. Somali ve Bosna BM operasyonudur. Kosova NATO harekatıdır. Makedonya ve Afganistan BM operasyonudur.

 
Türkiye’nin meşruiyetçiliğe verdiği önem, Eylül-Ekim’de AKP hükümeti Irak işgaline yardımcı olmak için asker göndermeye kalkıncaya kadar devam edecektir. Bu yüzden, bu olayın TDP’de bir “kırılma noktası” olduğu bir gerçektir. Allahtan, şu ana kadar gerçekleşmemiştir. Çünkü gerçekleşirse hem statükoculuk ilkesinin kesin ihlali olacaktır (Avrupa’ya hiç aldırmadan ABD’ye yardım), hem de meşruiyetçilik ilkesinin.

 


II) PRATİK

 
Umarım teori dediğim şeyden sıkılmadınız; bu bir alet çantası. Şimdi, elimizdeki bu kavramları kullanarak TDP’nin niteliğini tahlil edelim. Yani, bir miktar iç düzene, ama esas olarak uluslararası sistemin niteliğine bağlı bulunan göreli dış özerklik açısından TDP’nin çeşitli evrelerini tablo halinde inceleyelim.

 

DÖNEMLER

 

GÖRELİ DIŞ ÖZERKLİK

Görüldüğü gibi, kimi dönemlerde göreli dış özerklik var, kimilerinde yoktur. Yani, kimi dönemlerde Türkiye bir Stratejik OBD olma olanaklarını kullanabilmiş, kimi dönemlerde bunu pek yapamamıştır.

 

Bu incelemeyi şöyle yürüteceğiz: Dış politika denilen şey gökten zembille inmediği için, olağanüstü bir dönem olan 1919-23 dönemi hariç, diğer dönemlerin önce uluslararası ortamını, sonra iç politikasını (ekonomi ve siyaset), sonra da bunların bileşkesi ve sonucu demek olan dış politikayı göreceğiz.

 

1919-23: KURTULUŞ YILLARI
Bu dönem, Türkiye’nin işgalden kurtarılması yıllarıdır. Onun için, göreli dış özerklik açısından ele alınması için erkendir. Bununla birlikte, Ankara bu dönemde bütün olanakları kullanarak özerk hareket etmeyi başaracaktır.

 
Uluslararası Ortam
Kurtuluş Savaşı başlarken Anadolu’nun hali haraptır; ama Osmanlı’ya Sevr’i kabul ettiren Müttefiklerin Anadolu’yu daha fazla sıkıştıracak durumları da yoktur.
Bir kere, kendi içlerinde sorunludurlar. İngiltere’nin İrlanda, Fransa’nın sendika grevleri, İtalya’nın Faşizm sorunları vardır. Aralarında kavgalıdırlar. İngiltere, İtalya’ya söz verdiği İzmir’i Yunanistan’a vermiş, Fransa’ya söz verdiği Musul’u ise petrol çıkınca kendine alıkoymuştur. Her üçünde de kamuoyu savaştan bıkmıştır; çocuklarının terhisini istemektedir. Sevr’i hazırlarken hiç hesaba katmadıkları Sovyetler Rusya’ya egemen olmuş, SSCB Kafkasya’ya geri dönmüştür. ABD Başkanı Wilson’ın ilan ettiği ilkeler arasında sömürgelerin bağımsız olmasına elverişli öğeler taşıyanlar vardır ve bu İngiltere ile Fransa’yı çok rahatsız etmektedir. Nitekim M.Kemal, yabancı misyonların geçeceği yerlere “Yaşasın Wilson İlkelerinin 12. Maddesi” diye Fransızca pankartlar astıracaktır.

İç Ortam

Anadolu İhtilalinin maddi olanaklar sıfıra yakındır. Ankara-Eskişehir arası, tren işlediği zaman 22 saattır. Ülkede çivi bile üretilememekte, eğrilmişler düzeltilerek kullanılmaktadır. Her yerde iç isyanlar çıkar; o kadar ki bunlar Ankara’yı Yunanistan’dan fazla hırpalar. M.Kemal ve arkadaşları İstanbul’da gıyaplarında idam almışlardır. Anadolu köylüsü 1911’den beri savaşmaktan bıkmış usanmış; kaçmaktadır. Çoğu eşrafın derdi, işgalciyle arayı iyi tutmaktır. Düşmana direnme yanlıları da vatan’ı yalnızca kendi bölgesi olarak düşünür.
Bu durumda Ankara’nın bağımsızlık için savaşabilmesi, iki önemli olayın kamçılayıcı etkisi sayesinde mümkün olacaktır:
1) Batıda, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali. Bu, Anadolu’nun ihraç kapısının tıkanması demektir. Üstelik işgalci de “eski tebaa”dır.
2) Doğuda, Karadeniz’e çıkışı olan bir Ermenistan’ın kuruluyor olması. Buna bir yandan Lazlar, diğer yandan Kürtler büyük tepki gösterir. Çünkü Ermeniler geri dönerlerse, bunların üzerine oturduğu mallar geri verilecektir. Bu sayede Kürtler Kurtuluş Savaşına Ankara’nın yanında can ve gönülden katılırlar.

 

Dış Politika

M.Kemal, diğerlerinin aksine, kimi bölgelerin değil tüm ülkenin bağımsızlığını amaçlamaktadır. Çünkü makro bakmasını bilir.

 

Yalnız, bakarken, amacına da son derece gerçekçi ve dengeci yaklaşır.
Realist yaklaşmaktadır, yani büyük devletlerle mümkün olduğu kadar az sürtüşmeye ve mücadeleyi Yunanistan’a direniş olarak yansıtmaya özen göstermektedir.
M.Kemal Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzeni Anadolu’da yıkmaya soyunmuştur ama, başka soyunacaklardan (Hitler, Mussolini) çok farklı hareket eder. Bir kere, durmasını bilecektir. Varmak istediği sınırlar başkalarını rahatsız etmeyecektir. Zaten bütün savaş sonrası antlaşmaların yıkılmış, bir tek Lozan’ın ayakta kalmış olmasının sebebi de bundan başka birşey değildir. İkincisi, Kurtuluş Savaşı biter bitmez Batı’yla arayı düzeltip iç reformlara eğilir; yani zıtlarına gitmez. Üçüncüsü ve en önemlisi, “anti-sistem” değildir. Oysa Naziler demokrasi, Sovyetler de kapitalizm açısından Batı düzenine büyük tehdit oluşturmaktadır.
M.Kemal’in realizminden doğan bu statükoculuğu, yeni devletin bağımsızlık bildirisi niteliğindeki Misak-ı Milli’ye bile yansır. 6 (aslında, 7) maddelik belgenin yalnızca 1. ve 6. maddeleri ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünden söz etmekte, diğerleri ise mevcut uluslararası sistemin temel ilkelerine karşı çıkmamaya büyük özen göstermektedir.
Madde 2 ve 3, sözünü ettiği bölgelerde dönemin moda yöntemine uygun olarak halk oylaması yapılmasını ister. Madde 4, uluslararası kapitalizmin çok önemli bir öğesi olan denizlerin serbestliğini simgeleyen Boğazların açıklığını, madde 5 de yine dönemin en önem verdiği husus olan azınlık haklarını garanti eder. Hatta, Lozan’da Ankara’nın başına iş açacak biçimde, bu konuda Batı’nın üçlü ölçütüne (soy, dil, din azınlıkları) aynen saygı gösterir. Çünkü Önder, koskoca bir devrim yaparken bile, alabildiğine statükocu ve meşruiyetçi davranmak zorunda olduğunu bilmektedir.
M.Kemal, bir de, olaya muazzam dengeci yaklaşır. Bir kere, Batı’ya karşı Batı’yı çıkarır. Müttefikler arasında yukarıda sözünü ettiğimiz çatlakları kullanır. Fransa ve İtalya çekip gider. Yunanistan sonuçta yalnız kalır. Ayrıca, Batı Avrupalılara karşı ABD’yi kullanmak için Amerikalılara imtiyaz verir.
İkincisi, tamamen Batıcı olduğu halde Batı’ya karşı Sovyetleri çıkarır. Oradan para ve silah alır, onların Misak-ı Milli’yi ilk kez tanımalarını sağlar. Komünizme hayır der ama, Sovyetlere evet der. Hatta, M.Kemal, doğulu ülkelerin büyükelçiliklerinde verilen ziyafetlerde Sovyetleri çok memnun edecek şeyler söyler: “Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir”. “Türkiye’nin müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark’ın davasıdır”. Hükümetin resmî organı Hakimiyet-i Milliye şöyle yazmaktadır: “En büyük düşman, bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir”.

Stratejik OBD kavramı o zamanlar bulunmadığı için Önder bu kavramı bilmez ama, Türkiye’nin ancak denge ortamında nefes alabileceğini bilir.
Savaş kazanılıp da Lozan’a gidilince de yine aynı ilkeleri uygulatacaktır. Hem konferansa Sovyetlerin de davet edilmesini isteyecek, hem de iki konu yani Ermeni Yurdu ve kapitülasyonlar konuları dışında Batı’yla uzlaşacaktır. Sistem’e itirazı olmadığını ortaya koyacak, ama kendisi için yaşamsal konularda da dişini göstermekten çekinmeyecektir.

1923-39: GÖRELİ ÖZERKLİK-1

 

Uluslararası Ortam
Modern tarihte eşine az rastlanır bir durum ortaya çıkmış, iki önemli gelişme kıtayı kilitlemiştir. Birincisi, Versay antlaşmasının çok katı oluşu barışı önlemiş, yenenler (İngiltere-Fransa) ile yenilenler (başta Almanya) arasında mücadele kaldığı yerden başlamıştır. İkincisi, dünyanın hiç tanımadığı felakette bir ekonomik bunalım (1929) herkesi vurur.

 

Genç Türkiye için bu ortam üç açıdan “nimet”tir: 1) Dış göreli özerklik kazanır; 2) İki taraf da, jeopolitik önemi büyük Türkiye’ye yaklaşmak için yarışmaya başlarlar; 3) Tarihsel düşman Rusya, artık düşman olmaktan çıkıp çok değerli dost olmuştur.
İç Ortam

1923-30 dönemindeki ekonomik liberalizmin ve onun kaçınılmaz parçası olan Aferizm’in (hortumlama’nın o tarihteki adı), 1929 bunalımının da yardımıyla aşılması üzerine devletçilik politikası başlar. Yani, Türkiye İthal İkameci Sınaileşme (İİS) yoluyla kalkınmaktadır. Bunun sonucu, M.Kemal tarafından yönetilen aydınların mevcut sınıf yapısına karşı “göreli iç özerkliği” de artar. Yani aydınlar hem iktisatta hem politikada “yukarıdan devrim”i daha rahat uygulamaya ve dışa bağımlığı asgariye indirmeye başlarlar.
Öyle ki, kliring (mal takası) sistemi yüzünden dış ticarette Almanya’nın yüzde 48,1’lik, İngiltere’nin ise ancak yüzde 6’lık bir yer işgal ettiği 1936 yılında, üstelik Almanya’nın totaliterliğini Türkiye en azından otoriterlik olarak kopyalamışken (Tek Parti, Ebedi Şef, Tek Millet, vs.), dış denge’nin Türkiye gibi bir ülke için nefes almanın tek şartı olduğunu bilen yöneticiler dev Karabük Demir Çelik tesisini bir İngiliz firmaya ihale ederler. Kontrolörlüğünü ise bir Alman firmasına vereceklerdir. Bunun ardından iki ülke Türkiye’ye en uygun koşullarda kredi yağdırmak için gerçek bir yarışa gireceklerdir.
Dış Politika

Dış politikanın doğudaki uygulamasında tek bir endişe egemen olur: Kürt isyanlarının önlenmesi. Bu amaçla, o dönemde bölgeyle yapılan tüm anlaşmalar, isyan eden aşiretlerin komşu ülkelerden yardım görmesini önlemeye yöneliktir. Bunun doruğu, 1937 Sadabad Paktının 7. maddesidir.

Asıl önemli politika, batıya ilişkin olandır. Burada mevcut üç grup devlete Türkiye şöyle yaklaşır:

 

İngiltere ve Fransa’yla mevcut sorunları hemen çözümlenmiştir. Örneğin, zaten Lozan md. 3/2’yle üzerinde hiçbir iddiası kalmamış olan Musul’un Irak’a (yani İngiltere’ye) devrini Ankara 1926’da onaylayarak sorunların en büyüğünü halleder.

 

Almanya-İtalya’ya ise uzak durur. Kendi rejimi bunlardan esinlendiği halde bu konuda hiç tereddüt göstermez. Onu, birinci gruba karşıt ağırlık olarak algılar.
SSCB’yle sıkı bir dostluk kurarak, bu devleti ilk ikisine karşı karşıt ağırlık olarak kullanır.

 

Türkiye ilk önce bir güç dengesi yaratmaya çalışmıştır. Ama 1936’dan sonra savaşın kaçınılmaz olduğu anlaşılınca, Balkan Paktı gibi girişimlerin yararsız olduğunu görür ve İngiliz tarafına yakınlaşır. Ama bu yakınlaşma, İngiltere’nin yanında savaşa girmeye kadar asla gitmeyecektir.
Üstelik, İngiltere ve Fransa’yla 1939’da Üçlü İttifak imzalamak için müzakereler sürerken, Dışişleri Bakanı Saracoğlu Moskova’da Sovyetlerle anlaşmaya çalışmaktadır.

Bu dönem için, Türkiye’de “haysiyetli dış politika” deyimi kullanılagelmiştir. TDP bunu gerçekten hak etmektedir. Bu başarının temel nedenini, Türkiye’ye büyük göreli dış özerklik sağlayan uluslararası ortamda aramak lazımdır. Ama, Türkiye’nin bu ortamdan enfes biçimde yararlanarak dengeleri fevkalade dikkatli biçimde gözetmesi ve grupları birbirine karşıt ağırlık olarak kullanabilmesi de, en az bu unsur kadar önemli olmuştur.

 

Zamanın astığı atık kestiği kesik olan yöneticileri, “bir koyup on almak için” iki taraftan birine meyledip Türkiye’yi savaşa sokabilir, bunu da büyük rahatlıkla “Türkiye’nin ulusal çıkarı” olarak rahatça takdim edebilirlerdi. Akıllarının ucuna bile getirmemişlerdir.
1939-45: GÖRELİ ÖZERKLİK-2

 

Uluslararası Ortam
Savaşı anlatmak lüzumsuzdur. Yalnızca, Türkiye’yi en yakından ilgilendiren iki özelliğini söyleyip geçeceğim.

 

Bir kere, savaş çok sık ve çok keskin biçimde dalgalanmaktadır. Fransa’nın derhal yenilmesi bütün hesapları alt-üst etmiştir. Arkasından Almanya hiç beklenmedik biçimde SSCB’ye saldırır. Arkasından, hiç beklenmedik biçimde 43’te Stalingrad’da bozguna uğrar. Bütün bunlara uyum sağlamak, en basit deyişle, Türkiye’nin başını döndürmüştür.

 

İkincisi, savaş Türkiye’nin hiç istemediği biçimde, çok katı bir iki kutuplu düzen kurularak sona erer. Böyle bir durum bir Stratejik OBD için çok tehlikelidir, çünkü güç dengesine oynaması çok güçleşir. Bunu ileride göreceğiz.
İç Ortam
Savaş, katılmadığı halde Türkiye için yıkıcı olur.

 

Bir defa, bir milyon erkek askere alınınca üretim çok olumsuz etkilenir. İthal ikameci sınaileşme çabası da mecburen sekteye uğrar. Fiyatlar alabora olmuştur. Üstelik bütün bu olumsuzluklar içinde devlet, dışa karşı özerkliğini korumanın başlıca öğesi saydığı Duyun-ı Umumiye borç ödemelerini aksatmaz; hatta, dönemin ihracat gelirinin yüzde 64,18’ü bu Osmanlı borçlarının ödenmesine tahsis edilmiştir.

İkincisi, toplumsal yaşam alabora olur. Malını karaborsaya veren toprak ağası, Cemal Nadir karikatürlerinin meşhur ettiği “Hacıağa” tipiyle ekonomiye egemen hale gelir. “Lahmacunla viski”nin ilk başlaması o devirdedir.

 

Bu yeni sınıf savaşın sonunda, savaş sayesinde sermaye biriktirmiş yeni burjuvazi sıfatıyla siyaset sahnesine atılacak, Demokrat Parti’yi destekleyecek, bu sermayenin önemli bir bölümünü de ırkçı uygulanan 1942 Varlık Vergisi’nin haraç mezat sattırdığı gayrimüslim yurttaş mallarını kapatmak suretiyle oluşturacaktır.
Dış Politika

Temel amaç, savaş dışı kalmaktır. Bu amaçla, savaşın gidişine göre strateji seçilir. En başta amaç, İngiliz ve Sovyet dostluklarını bağdaştırmaktır. Alman-Sovyet ittifakı üzerine bu suya düşüp, bir de 1941’de Türkiye doğuda Sovyet batıda Alman orduları arasına sıkışınca, “sandviç” olmaktan kurtulma çareleri aranmak gerekir. Hitler 41’de SSCB’ye saldırınca bu korku biter, ama Türkiye bu sefer de 43’deki Stalingrad’dan sonra bu ülke tarafından “kurtarılma” korkusu yaşamaya başlayacaktır.
Endişenin her an tepede durduğu bu ortamda Türkiye mümkün olan her taktiği piyasaya sürer. 1939’daki Üçlü İttifak yüzünden İngiltere’nin yanında savaşa girmemek için Fransa’nın yenilgisini gündeme getirir; eğer girersem bu beni SSCB ile savaşa sokar oysa İttifak’ta buna karşı madde var, der; aynı antlaşmaya göre bana vermen gereken yeterli silahı hâlâ vermiş değilsin diye sızlanır.
Diğer yandan, her çelişki kırıntısından yararlanmaktadır. Bizzat kendi zayıflığı da bunlara dahildir. İngiliz dışişleri bakanlığı ile genelkurmayı arasında Türkiye’nin savaşa girmesi konusundaki fikir ayrılığını çok kullanır. Savaşa girersem işgale uğrarım, ondan sonra bir de benim kurtarılmam için ordular tahsis etmek zorunda kalırsınız, diye hatırlatır. Bu arada da Almanya’yı, bugün film yapılsa olay yaratacak taktiklerle oyalar. Savaşa kendi yanında girmesi için Türkiye’ye rüşvet olarak Ege adalarını teklif eden Almanya’ya çok hevesliymiş gibi davranır. Aynı taktiği, SSCB’deki Türkler konusunda Türkiye’yi kışkırtabileceğinden emin olan Alman dışişleri bakanına karşı da uygular; o kadar ki, von Ribbentrop sonunda sinirlenerek bu konuda bir yıldır sürmekte olan görüşmelerin derhal kesilmesi talimatını verecektir.
Bu arada, Almanların önemli kişilere altın markla rüşvet verdiklerinin bilindiği bir dönemde; enfes bir oyunun sahneye konabildiğini de eklemek gerek: İnönü ile Saracoğlu’nun “İngilizci”, Çakmak ile Dışişleri Bakanı Menemencioğlu’nun ise “Almancı” rolü oynayışı, taraflardan gelen baskı artınca suçu birbirlerinin üzerine atarak zaman kazanışları… Oysa, en azından Saracoğlu, faşizm sınırlarını zorlayan bir ideolojiye sahiptir. Ama bu yöneticiler kişisel ideolojik tercihlerini asla Türkiye’nin çıkarlarına karıştırmazlar.

İkinci Dünya Savaşı, “stratejik” olmanın bir OBD’nin başına açabileceği belaları en somut biçimde gösteren bir dönemdir. Ama Türkiye bütün çelişkileri ustaca kullanarak ayakta kalabilmenin ve göreli dış özerkliğin en mümtaz örneğini de bu savaşta verir. Bunda en büyük pay, kuşkusuz, İnönü’nündür. Savaştan sonra muhalefete düştüğü zaman, kendisini millete çayı şeker yerine kuru üzümle içirmekle suçlayanlara şu cevabı verecektir: “Ama, çocuğunu babasız bırakmadım”.

 
1945-60: BATI BLOKU EKSENİNDE TÜRKİYE

 

Uluslararası Ortam
Savaştan sonra, yukarıda da gördüğümüz gibi, çok katı bir iki kutuplu sistem kurulur. Bu, ilk bakışta Türkiye’nin lehine gibi dursa da, zararlıdır.Bir defa, çok katı iki kutuplu sistemlerde blok liderleri tam bir diktatör gibi hareket eder. Yani bu sistem, göreli dış özerliğini korumak açısından Stratejik bir OBD için son derece olumsuzdur.
İkincisi, iki liderden daha güçlüsü olan ABD, SSCB’ye karşı muazzam bir taarruz başlatmıştır ve Türkiye de bunun çok önemli bir parçası haline gelmiştir. Psikolojik olarak, ABD herkese komünist yaftası yapıştıran McCarthyciliği cepheye sürer. x

 

Askerî olarak, Truman Doktrinini devreye sokar (burada doktrin, ABD başkanlarının sivri politika açıklamalarına verilen isimdir). Türkiye buradan 100 milyon dolarlık kullanılmış askerî malzeme alacak, bundan sonra ordusu Amerikan standartlarına göre düzenlenecek, Türkiye bundan sonra Amerikan askerî blokuna girecektir.
Ekonomik olarak, ABD Marshall Planını uygulayacaktır. Bu yardımı kabul eden ülkeler, ithalatı ABD’den yapmanın ve bunu Amerikan gemileriyle taşıtmanın yanı sıra, bu yardımı hangi alanlarda kullanacaklarına ABD’ye danışarak karar verebilirler. Bu koşul, Türkiye ekonomisinin “yapısal uyum” önerileri aracılığıyla Washington’ın güdümüne girmesinde esas rolü oynayacaktır.

 

Sovyetlerin Doğu Anadolu’da toprak almaktan söz ettikleri, Boğazlarda da üstü kapalı üs isteklerinde bulundukları bir ortamda 1947 Truman Doktrini ve 48 Marshall Planı güvenlik açısından bürokrasi tarafından, ilerisi için sağlam kredi bulmak açısından da yeni burjuvazi tarafından büyük memnuniyetle karşılanacaktır.
İç Ortam
Türkiye artık Batı blokundadır. 1946’daki ilk devalüasyonun ardından İMF’ye üye olunur ve hesapsız dışa açılma yılları başlar. Aynı tarihten itibaren, kimi Amerikan raporları gelir. 2000’leri yaşayan bir Türkiyeli için bunlar çok tanıdıktır: Thornburg Raporu devletçiliğin terk edilmesini, Karabük’ün satılmasını, lokomotifi bırakıp çelik sapan yapılmasını, yapay gübre fabrikası dahi kurulmamasını tavsiye etmektedir. Rapor yazarından basında “Büyük Türk Dostu” olarak söz edilir. Barker Raporu, daha ağırbaşlı bir dille, sanayie öncelik tanınmamasını, planlamaya gidilmemesini, ağırlığın tarıma verilmesini, enflasyon olmasın diye kalkınma hızının düşük tutulmasını önermektedir. 48’de uygulanmaya başlanan Marshall Planı aynen bu raporların önerdiği yönde gelişecektir.
Bu ortamda, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu Amerikalı uzmanlar tarafından hazırlanır. Bu ikinci kanun, devleti petrol aramaktan ve üretmekten men edecek, bu alanı yalnızca özel girişime açacaktır. Zaten, TPAO bu yüzden mecburen anonim şirket olarak kurulur.
Tarıma yapılan yatırım, yağışların çok iyi gitmesi ve bu arada başlayan Kore savaşının pamuk talebini yükseltmesi sonucu, köylünün cebine para girmeye başlamıştır. Buna bir de eski iktidarın devrettiği 245 milyon dolarlık altın ve dövizin piyasaya çıkarılması da eklenince, kişi başına gelir 50-53 döneminde yüzde 28 artış gösterir. Bu olgu ve bir de “jandarma dayağı”nın sona ermesi, tarımsal bölgelerin artık ömür billah Demokrat Parti ve ardıllarına oy vermesi sonucunu doğuracaktır.

 

Fakat bu hesapsız açılmanın bir sonu gelir. 53’ten sonra yağışlar durmuştur. Kore savaşı bitince talep kalır. Plansız ekonomi sonucu, altın ve döviz tükenmiştir. Bu durumda, zaten tarımda makineleşme yüzünden kentlere hücum eden köylüler, kendilerine iş verecek bir sınaileşme olmadığı için işsiz bir vaziyette gecekondulara doluşurlar.

 

Truman Doktriniyle alınan 100 milyon dolarlık kullanılmış askerî malzemenin yıllık onarım parası olarak bütçeye her yıl 400 milyon TL, yani o zamanki kurdan 143 milyon dolar konmaktadır.
Artık, bundan sonrası, bugünün temelidir. 1958’de, aynen Osmanlı’da olduğu gibi, ilk defa “borç ödemek için borç” alınmış, sonradan “İMF reçetesi” diye klasikleşecek bir borçlanma türü başlatılmıştır. Aynı yılki devalüasyonda dolar 2,8 liradan 9 liraya çıkar.
Bu ekonomik çöküş olduğu gibi siyasete de yansır. Zaten McCarthyciliğin kol gezdiği ülkede özgürlükler Menderes yönetimince gitgide kısıtlanır. Sonuç, 27 Mayıs darbesi olacaktır.
Dış Politika

Daha önce bloklara girmeyen Türkiye bu dönemde “SSCB tehlikesine karşı” NATO’ya girecektir.

 

Bunun sonuçları dış politikaya hemen yansır. Daha önce Arapların yanında yer alan Türkiye 48’de Filistin konusunda tutum değiştirir. Yine 48’de Amerikan vatandaşı Athinagoras’ı Fener Patriği olarak getirtir. 49’da Asya Devletleri Kongresine katılmayı reddeder. 50’den itibaren Kıbrıs’ta İngiliz tezlerini destekler. Yine 50’de Kore’ye ABD komutasında çarpışacak 4.500 kişilik birlik yollar. 54’ten itibaren Cezayir sorununun BM gündemine alınmaması için oy verir. 55’te Bağdat Paktını kurarak Arap ülkelerinin çoğunu kendine düşman eder. Yine 55’te Bandung’a ABD’nin ısrarıyla gidip azgelişmiş ülkeleri küstürür. 56 Süveyş bunalımında saldırgan İngiltere ile Fransa’nın yanında yer alır. 57’de Amerika’nın ilgisini çekmek ve kredi almak için Suriye’ye savaş açmaya kalkar. 58’de Beyrut’a durup dururken asker çıkarması için ABD’ye İncirlik NATO üssünü kullandırır. 60’ta U-2 casus uçağı olayı yüzünden Sovyetlerin büyük tepkisini ve tehdidini çeker. 62’de Küba füzeler krizinde ise nükleer saldırıya uğrama tehlikesi atlatacaktır.
Oysa, Türkiye’yi SSCB tehlikesinden kurtaran, NATO’ya girmesi değildir. Sovyet tehditlerini taşıyan notalardan sonuncusunun tarihi Ekim 46’dır. Oysa Truman Doktrini bu tarihten 5 ay sonra ilan edilmiş (Mart 47), 9 ay sonra da uygulanmıştır.

 

O katı iki kutuplu sistemde bloklardan bağımsız dış politika mümkün değildir. Ama işin ilginç yanı şudur ki, Türkiye’nin girmesi için NATO zorlamamıştır, aksine Türkiye’nin giriş talebini iki kez reddetmiştir. Girmek için kendini paralayan, bu uğurda bir de Kore’de 1000 kadar şehit veren, Türkiye’dir. Çünkü, olayı bitiren, uluslararası sistemin yapısından çok, Türkiye’deki sosyo-psikolojik durumu ve o durumu kullanan yeni sınıfsal yapıdır. Bizzat eski dışişleri bakanlarından Necmettin Sadak’ın o zamanlar yazdığı gibi, Türkiye’den Sovyet taleplerinin Batı basınında büyük gürültü koparması Türkiye’de bir korku ortamı yaratmıştır. Sonra da bu ortam, savaş içinde doğan ve büyüyen yeni burjuvazinin yarattığı iç ortamla birleşince, Amerikan blokuna girmek en doğal ulusal eylem olarak görülmüştür.
Artık bundan sonra Başbakan Menderes “Amerikan Dışişleri Bakanı Dulles’tan daha Dulles’cı bir komünizm fobisi sahibi” olacaktır (W.Hale). Çünkü Amerika’dan borç almaya dayanan bir ekonominin ABD gözünde stratejik öneme sahip olmaya devam etmesi gerekmektedir.
Sonuçta, bu dönem, kendisinden önceki iki dönemin bir antitezi niteliğinde olur. Göreli dış özerklik sahibi olan bu dönemlerin tam zıddı olarak ortaya çıkar.
Menderes dönemi TDP’nin geleneksel Batıcılık çizgisini izlemiş, ama en az onun kadar geleneksel olan dengecilik ve meşruiyetçilik çizgisinden sapmıştır. Üstelik, gerek Doğu-Batı arasındaki, gerekse Batı içindeki dengeleri hiç gözetmemiştir. “Aktif” bir dış politika yürütmüş, ama risklerle dolu olduğuna hiç aldırmamıştır. Oysa, Stratejik bir OBD için ihtiyatlı politikanın önemi çok büyüktür.

Bu açılardan Menderes dönemi, ileride benzer niteliklerle ortaya çıkacak Özal döneminin bir öncülü olacaktır.
1960-80: GÖRELİ ÖZERKLİK-3

 

Uluslararası Ortam
60 ve 70’lerin uluslararası ortamı, Türkiye gibi ülkelere ciddi bir göreli dış özerklik atmosferi getirir.

 

Soğuk Savaş yumuşamıştır. İki blok içinde gittikçe güçlenen merkezkaç eğilimler ortaya çıkmıştır. Blok liderlerinin gücü kırılmıştır. Küçük ve orta boy devletler bundan çok yararlanırlar.
Batı bloku lideri ABD gücünden çok şey yitirmiştir. Vietnam’da ciddi bir yenilgiye uğrar. Vietnam’da harcadığı dolarlar Nixon’u devalüasyon yapmasına kadar götürür ve ABD dolarına olan uluslararası güveni sarsar. Watergate gibi skandaller ABD’yi içinden zayıflatır. Nihayet ABD, 79’da Afganistan’ı Sovyetlere , İran’ı da Humeyni’ye kaptırarak irkilir. Batı’da Almanya ve Japonya gibi yeni ekonomik güç odakları belirmiştir.
Buna karşılık Sovyetler ve Üçüncü Dünya yükselmeye başlar. Batı petrol şokunun darbesini yiyip sersemler. Bağlantısızlık hareketi Doğu Blokunu güçlendirirken Batı Blokunu zayıflatır. Uluslararası ilişkiler ortamına o güne kadar görülmemiş bir eşitlik ve demokrasi atmosferi gelmiştir. Bu sırada Mayıs 68’de Paris’te patlayan olaylar “yasaklamak yasaktır”ı düstur yapmakta, 1950’lerde McCarthy’cilikten baş alamayan dünya Beatles müziği ve cinsel devrimle sallanıp yuvarlanmaktadır.
İç Ortam
Bu ortamın çok benzeri Türkiye’de de görülür. 27 Mayısçıların getirdiği 61 Anayasası ülkede yalnız o güne kadar değil, bu güne kadar da görülmemiş bir özgürlük havası yaratmıştır. Yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı, beş yıllık planlar yaparak, Menderes’in kaldırıp attığı sonra da dövizsizliğin geri getirdiği gümrük duvarları ardında bir planlı kalkınma dönemi başlatır. Bu tabloya, bir de, o zamana kadar akla dahi gelmemiş muazzam bir olanak eklenir: yurt dışındaki işçilerin yolladığı dövizler. Tabii, fabrikaların ürettiği malları satın almaları için işçi ve memurların ücretleri de yükseltilir. Refah başlamıştır.

 

Fakat bu kısa sürecektir. 73’ten sonra birbiri ardına şoklar başlar. Önce, petrol fiyatları yükselir. Buna bağlı olarak işçi dövizleri de azalır. Sonra, 74’deki Kıbrıs çıkartmasının ekonomik faturası gelir. Arkasından, Kıbrıs yüzünden ABD silah ambargosu.
Bunlar, bozulmanın dış etkenleridir. Bir de Türkiye’nin iç çelişkisi katkıda bulunur. Korunan iç pazarda rakipsiz çalışan burjuvazi rahatını bozup ihracat seferberliğine yönelmeyince, ara malları için harcanan döviz bulunamamaya başlar.

 

Bunun sonucu, borç sarmalının başlamasıdır. Borç yapısını tamamen değiştiren kısa vadeli bir borçlanmadır bu. O sırada sol akımları engellemek için gelen Milliyetçi Cephe iktidarı döneminde Türkiye “70 sente muhtaç” hale düşer. Demirel hükümeti adına Turgut Özal ünlü 24 Ocak 1980 kararlarını yürürlüğe sokar. Dolar 47 liradan 70 liraya çıkartılmış, bütün ürünlere muazzam zamlar gelmiş, ücretler kısılmış, faizler serbest bırakılmıştır. Bu, 1950’lerde ABD uzmanlarının önerdiği “yapısal uyum” programının geri dönmesidir. Türkiye, hiçbir hazırlık yapmaksızın, kendini uluslararası kapitalizme atmaktadır.

 

Özgürlüğe ve işçi haklarına alışmış bir toplumda bunların uygulanması mümkün değildir. Sonuç, anarşinin de alıp başını gittiği bir ortamda 12 Eylül 1980 askerî darbesi olur. Formülün adına da 24+12 denecektir.

Dış Politika

Gerek uluslararası ortamın gerekse iç ortamın özgürlüklerle dolup taştığı bu dönemde dış politika da alabildiğine göreli özerk olur. Türkiye, iradesini çok sayıdaki dış olayda kabul ettirir.

Türkiye, bugün insana şaka gibi gelecek şeyler başarır. BM’de Cezayir’in bağımsızlığını destekler. 64’teki Johnson Mektubuna kararlı bir cevap verir. 65’te ABD’nin Vietnam politikasına karşı çıkar. Yine 65’te ABD’nin istediği Çok Taraflı Nükleer Güç’e katılmayı reddeder. 67 savaşında ilk defa Arapları destekler. 68’de, ABD’yle yapılmış Kuvvetler Statüsü Anlaşmasını (SOFA) kendi lehine değiştirir. 69’da, Savunma ve İşbirliği Anlaşmasıyla (OSİA) ikili anlaşmaları tek çatıda toplayarak denetime alır ve ABD üslerinin amaç dışı kullanılmasını yasaklar. 71’de Üçüncü Dünya’ya yardım programı başlatır. 71’deki 12 Mart rejimi sırasında ABD’nin koydurduğu haşhaş ekimini 74’te tekrar serbest bırakır. Kıbrıs’taki Yunan darbesi üzerine adaya çıkartma yapar. ABD’nin koyduğu silah ambargosu kaldırılmadığı için OSİA’yı 75’te fesheden Türkiye aynı tarihte üslerin kullanımını durdurur. 76’da tek taraflı bir kararla AET’yle ilişkileri askıya alır.
Bağlantısızlarla ciddi bir yakınlaşma başlatılmıştır. Bu ortamda ABD, silah ambargosunu 78’de tamamen kaldırmak zorunda kalır. Ankara 79’da Yunanistan’ın NATO askerî kanadına ödün vermeden dönmesini reddeder. 80’de Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasıyla (SEİA) yerli savunma sanayiinin temelini atar, NATO üslerine malzeme giriş-çıkışını denetime alır, bu üslerin statüsünü olağanüstü durumlarda askıya alma hükmünü getirir. NATO’nun alan dışına müdahalesini yasaklar. ABD’ye dönem boyunca U-2 casus uçuşu yaptırılmaz.

Dış politikadaki bu durum, dış ekonomik politikaya da yansır. Batı’ya karşı ekonomik bağımlılığı azaltacak girişimler başlatılır. Türkiye, ABD ve Batı tarafından reddedilen sanayi yatırımları için, 67’den itibaren SSCB’ye yanaşacak ve buradan aldığı çok uygun koşullu krediyle sanayi tesisleri kuracaktır.
Bütün bunlar, bir yandan uluslararası sistemin yeni yapısının izin vermesi, bir yandan da ülke içinde oluşan özgürlük atmosferi sayesinde mümkündür. Çünkü anti-Amerikan duyguların kamuoyunda yoğunlaşması, Türk diplomatlarının ABD politikasına ve baskılarına karşı koymalarını kolaylaştırmıştır.
Sonuçta, bu dönemde, İkinci Dünya Savaşından beri ilk defa ideolojik gözlük kullanmayan, dış göreli özerkliği çok yüksek bir dış politika üretilir. Fakat bir sonraki dönemin karanlığı, bu kazanımların birer birer geri verilmesine yol açacaktır.

Yorum yok “Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği”

Yorum yap , fikrini payla?!