Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği 2

1980-90: BATI BLOKU EKSENİNDE TÜRKİYE-2

 

Uluslararası Ortam

 

Bu dönem, daha önce sözünü ettiğimiz küreselleşme fırtınasının başladığı dönemdir. Bu, bir önceki dönemin temel verilerini baştan sonra değiştirir. Petrol şokunu tasarruf tedbirleriyle atlatan Batı, petrol şeyhlerinin elinde birikenleri de yatırıma sevk edince tekrar yükselmeye başlar. Paralel olarak, özellikle petrol üretmeyen azgelişmiş ülkeler çok zora girerler.

 

ABD Başkanı Carter, bu ortamda, bir yandan Sovyetlere karşı Müslüman ülkelerden oluşan bir “Yeşil Kuşak” inşa etmeye girişirken, bir yandan da SSCB’yi yumuşak karnından vurmak için bir insan hakları kampanyası başlatır. Ayrıca, Truman Doktrininin Basra Körfezi çeşitlemesini oluşturan Carter Doktrini, bu körfezdeki petrol alanlarına yapılacak bir saldırıyı Amerikan yaşamsal çıkarlarına yapılmış sayılacağını bildirir. Arkasından gelen Reagan Doktrini, anti-komünist hareketlere tüm dünyada tam destek vereceğini ilan eder. 79’daki Afganistan ve İran olaylarının rüzgarıyla güçlenen doktrin L.Amerika’dan G.D.Asya’ya kadar fiilen uygulanır.

 

Nihayet, Reagan “Yıldız Savaşları”nın başlatıldığını ilan eder. Bu silahlanma projesi, sonunda SSCB’yi pes ettirecek, Gorbaçov reformlarının yapılamaması üzerine ülke 91’de dağılacak, bu süreç ABD’nin dünya jandarmalığına çarpıcı dönüşünü ilan ederek küçük ve orta boy ülkelerin göreli özerklik dönemini sona erdirecektir.
İç Ortam

 

24 Ocak kararları ilk önce iyi sonuç verir. İç talebin kısılması ve ihracatın özendirilmesi üzerine ihracat başlar. Fakat aynı zamanda “vahşi kapitalizm” başlamış, büyük balığın küçük balığı yutması temeline dayanan düzen harekete geçmiştir. Emekliler başta olmak üzere on binlerce küçük tasarruf sahibi evlerini satarak, gündelik yaşam için bankerlere faize yatırmaya başlarlar. 81 sonunda bankerlerin batması ve kaçması üzerine bu insanlar artık perişandır. 83’e gelindiğinde ekonomide kırmızı ışıklar yanmaya başlar. 87’den itibaren de 24 Ocak kararlarının nefesi tamamen tükenir. Özal 93’te öldüğünde dolar 14.000 liraya çıkmıştır.

 

Siyasal açıdan alındığında, dönem tam bir zifiri karanlık ifade eder. Askerî yönetim 650.000 kişiyi gözaltına alır, 230.000 kişiyi yargılar, 1.683.000 kişiyi fişler. Resmî açıklamalar bile, cezaevlerindeki ölüm sayısını 229 olarak bildirmektedir. Orgeneral Kenan Evren’in “Hainleri da besleyecek miyiz” sözü toplumsal belleğe yerleşir.

 

12 Eylül yönetimi, ezdiği sol ideolojiye ve Kürt milliyetçiliğine alternatif olarak İslam’ı öne sürer. Desteklediği “Türk-İslam Sentezi” ideolojisinin temeli dinden başka bir şey değildir. İlk, orta ve liselerde din dersleri zorunlu kılınır ve durum 82 Anayasasına da yazılır. Ülkede 6 saatte 1 cami yapılmaya başlanmıştır. 1980-82 arasında 23 yeni ilahiyat fakültesi açılır. Yurt dışındaki imamların Suudi Arabistan’daki Rabıta kuruluşundan maaş almalarına izin çıkmıştır. Müsteşar Prof. Cemil Kıvanç zamanında okullardaki gayrimüslim Türk yurttaşları zorla din derslerine sokulur. ABD’nin Yeşil Kuşak politikasıyla aynı zamana gelmesi, din faktörünün bu öne çıkarılışının etkisini daha da artıracaktır.

 

12 Eylül darbesinin Türkiye’ye yaptığı belki en büyük kötülük, Kürt silahlı milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına yol açması olur. PKK saldırıları 84’te başlar. Askerî cezaevlerinde yapılan mezalim üzerine çok sayıda Kürt kökenli gencin dağa çıkması ve güneydoğudaki halkın baskılardan (insan pisliği yedirmeler, vs.) bunalarak bunlara yardımcı olması üzerine, olay kısa zamanda başa çıkılamaz hale gelir. Askerî kuruluşlara saldıran, bu arada siviller üzerinde de terör uygulayan PKK, ancak 30.000 insan öldükten sonra, 15 yılda 100 milyar dolarlık bir harcamayla engellenebilecektir. Bu arada da, Türkiye’de demokrasi diye bir kavram kalmayacaktır.

 

Dış Politika

 

Türkiye’nin dünyada tek başına kaldığı, güçlü müzakere yürütebilmek için gerekli kamuoyu desteğinin yok edildiği, ekonominin tamamen dışa bağımlı kılındığı bir dönemde göreli özerk bir dış politikanın yürütülebilmesi şaşırtıcı olurdu. Nitekim, bu dönemde TDP, bir önceki göreli özerklik döneminde ABD’ye hangi konularda direnebilmişse, hepsinde teker teker geri adım atar.

 

1980’de Kenan Evren, Amerika’nın Rogers Planını derhal kabul eder ve Yunanistan hiçbir ödün vermeden NATO askerî yapısına dönme olanağı bulur. 82’de ABD’nin Doğu Anadolu’ya havaalanları inşa etmesine izin verilir. 84’te ABD Çevik Kuvvetine geçiş kolaylıkları tanınır. 87’de SEİA beş yıllığına uzatıldığında, Kongre söz verilen yardımın yüzde 45’ini keser. 89’da ABD’nin Panama işgalini Türkiye BM’de desteklemiştir.

 

Bunlara karşılık ABD 83’te KKTC’yi kınar, onu tanımak isteyen Pakistan ve Bangladeş’i vazgeçirir. 84’te 24 Nisan’ı “İnsanın İnsana Hunharlık Günü” ilan ederek Ermeni lobisine büyük avantaj sağlar. Fakat, İsrail ve Mısır’dan sonra en fazla yardımı 12 Eylülcülere verecektir.

 

Bu dönemde Ermeni ve Kürt sorunlarının uluslararasılaşır. ASALA, Orly’deki bombasının Batı kamuoyunda yarattığı tepki üzerine terörü bırakır ve Ermeni Tasarıları gibi çok az maliyetli ve çok etkili bir yeni strateji başlatır. Kürt milliyetçiliği ise uluslararası gelişmelerin yanı sıra (Filistin intifadası, AGİK insan hakları süreci, Irak’taki Kürt özerkliği, vb.), bir konudan çok etkilenerek büyür: Bulgaristan’da Türk adlarının değiştirilmesine Türkiye’nin gösterdiği büyük tepki. Çünkü Türkiye’de Kürtlerin çocuklarına Kürt adı vermeleri yasaktır.

 

12 Eylül döneminin dış politikaya yaptığı etki çok öğretici olur. Bir kere, arkasında kamuoyu olmayan bir rejimin dışta ödün vermesinin kolaylaşacağı hususu, 12 Mart’taki haşhaş ekimi yasağından sonra, bu dönemdeki Rogers Planında da doğrulanmıştır. İkincisi, kendi insanını tahrip eden bir rejimin, dışta da devletin ciddiyetini ve dış itibarını tahrip ettiği anlaşılır. TC damgalı pasaportlara aşağılayıcı muamele bu dönemde başlamıştır. Üçüncüsü, Türk-İslam Sentezi yalnızca Türkiye’yi AT’ye yabancılaştırmakla kalmamış, bir sonraki dönemde çok ciddi hasarlar verecek olan “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sloganının zeminini de hazırlamıştır.

 

Özal döneminin dış politikadaki uygulaması da önemli dersler vermiştir. Bir kere, Dışişleri Bakanlığını devreden çıkarmak ve yalnızca ticareti artırarak dış politika sorunlarının çözüleceğini sanmak gibi “yenilik”lerin dış politika alanında çok tehlikeli olduğu anlaşılmıştır. “Aktif” dış politikanın başka, “doğru” dış politikanın başka olduğu ortaya çıkmıştır. İkincisi, Türkiye’nin savaşın eşiğine gelmesine ve savaştan sonra da büyük ekonomik zararlara uğramasına yol açan Körfez olayı, geleneksel statükoculuk, dengecilik ve meşruiyetçilik ilkelerinden vazgeçmenin gerçeklerle bağdaşmadığını göstermiştir.

 

Dönemin dış politikası, 50-60 dönemindeki Menderes dönemine benzer biçimde çok aktif, fakat çok riskli ve ABD’ye ciddi ölçülerde bağımlı olarak gerçekleşmiştir.

 

1990-2001: KÜRESELLEŞME EKSENİNDE TÜRKİYE

 

Uluslararası Ortam

 

Dönem, SSCB ve blokunun dağılmasıyla başlar. Bu durumda ABD Hegemon Güç olarak rakipsiz kalmıştır. Uluslararası güç dengesi kavramı sona ermiştir. Tamamen istikrarsız bir düzen gelir. Bölgesel çatışmalar yayılır.

 

Bu ortamda, Başkan Bush (baba) “Yeni Dünya Düzeni” kavramını ortaya atar. Bunun iki temel taşını, yani insan haklarını ve piyasa ekonomisini (kapitalizmi) silahla müdahale edip koruyacağını Körfez savaşıyla kanıtlar. Bu, “müdahale hukuku”nun ilk temel taşıdır. Dönem içinde Somali, Bosna ve Kosova müdahaleleriyle devam edecek bu uygulama, NATO’nun “barışı koruma ve insani yardım” amaçlarıyla kendi alanı dışına müdahale edebileceğine karar verilmesine kadar varacaktır. Yani ABD, rakipsiz kalan gücünü NATO vasıtasıyla uygulamak kararındadır.

 

İç Ortam

 

Ekonomiden başlarsak, geçen dönemdeki iktisat politikasının sonucu ortaya çıkmaya başlar. Kısa vadeli spekülatif sermayeye ve dış borca ek olarak, büyük oranda iç borçla döndürülmeye çalışılan çarklar üç kere durur.

 

Ekonomik krizlerden birincisi 94’te patlar. Durmadan para basılınca insanlar dolara hücum etmiştir. Hazine borç bulamaz hale gelir. İkinci kriz, 1997-98 Doğu Asya bunalımından ürken sermayenin bir anda kaçmasıyla çıkar. Üçüncü kriz iki dalga halinde yaşanır. Birincide on bankanın içinin sahipleri tarafından boşaltılıp devlete devredilmesi üzerine iki hafta içinde 7 milyar dolar spekülatif sermaye kaçar. İkincide cumhurbaşkanı ile başbakanın tartıştıkları duyulunca piyasalar tekrar çöker ve bu sefer bir hafta içinde 6 milyar dolar ülkeyi terk eder. Bu krizler, Türkiye’nin en ufak bir işaretle felç edilebileceğini açıkça göstermiştir.

 

Siyaset ise, ekonomiye paralel bir kaos içinde yürür. Türk-İslam Sentezi politikası kitlelerin fukaralaşmasıyla birleşince İslamcılık akımı çok güçlenir.

 

Bir diğer güçlenen unsur da PKK’dır ve insan hakları ihlalleri yüzünden devlete yabancılaşan Güneydoğu halkından iyice destek almaya başlar. Bunun üzerine Türkiye’de bir parçalanma sendromu, “Sevr Sendromu” gelişir. İşin ilginç tarafı, Türkiye’de bazı şeyler çürüyüp dökülmeye başladıkça (faili meçhul cinayetler, Derin Devlet), buna paralel olarak emperyalist eğilimler artmaktadır. Sovyetlerin dağılmasından cesaretlenen ırkçı sağ “Misakı Milli bizim için bir cenderedir” demeye, “Yeni Osmanlıcılık” diye anılan bir akım Osmanlı’nın eski eyaletleri olan ülkelerde Türk etkisinin yeniden kurulması gerektiğini savunmaya başlar. Türk-İslam Sentezcilerinin eline geçen İstanbul ve Ankara belediyeleri cadde ve parklara “Dudayev” gibi adlar vermeye koyulmuşlardır.

 

Dış Politika

 

SSCB dağılınca, ilk kez The Economist dergisinin Eylül 91’de kullandığı “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” sloganı, Başbakan Demirel’in Şubat 92’te tekrarlamasından sonra ağızlarda sakız, gönüllerde inanç olur. 91’de Cumhurbaşkanı Özal “Hacet kapıları Türkiye için açıldı; bu 300-500 senede bir olur” diye haber vermekte, “Biz bu politikayla büyük devlet olamayız. Her zaman küçük devlet kalırız” diye TDP’nin yetmiş yıllık geleneğini değiştirmek istemektedir. Ancak Rusya’nın bölgedeki varlığının güçlü biçimde devam ettiği anlaşıldıktan sonradır ki, Türkiye’nin aklı başına gelecektir.

 

Dünya birbirine girerken, TDP sahipsiz kalır. 1920-1990 arasındaki 838 ay içinde yalnızca 28 dışişleri bakanı gelip gider ve bakan başına düşen görev süresi 29,9 ay olurken, 90-97 arasındaki 87 ay içinde 11 defa bakan değişir ve bakan başına düşen görev süresi 7,9 ay olur. Dahası, kimi dışişleri bakanları dil bile bilmemekte, kimileri bakanlığa “uğramamakta”dır.

 

Türkiye bu dönem içinde Batı’nın kendisine empoze ettiği altyapıyı (yapısal uyum programları, İMF denetimi, borç ödemek için borç aramak, vb.) itirazsız alır ve bu yüzden ekonomik bakımdan dışarıya tamamen bağımlı hale gelirken, Batı’nın empoze ettiği üstyapıyı (insan hakları, demokrasi) almamak için büyük direnç gösterir. Sonuçta, bir önceki dönemdeki insan hakları ihlallerine rağmen umutla bekleyen Avrupa tarafından bu dönemde iyice tecrit edilir. Bu durumda TDP tamamen ABD’ye yaslanmak zorunda kalacaktır.

 

Bu sırada, ABD de Türkiye’ye yoğun ilgi göstermeye başlar. Bir kere, Avrasya’yı ve Hazar enerji kaynaklarını denetleyebilmek için ABD Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. İkincisi, Saddam’ın denetlenmesi için Çekiç Güç’ün (Keşif Güç) devam etmesi lazımdır. Türkiye’nin bu açıdan Kürt devleti kurulmasından korkusu, Öcalan’ın Şubat 1999’da yakalanıp Türk timine teslim edilmesiyle yatıştırılacaktır. Üçüncüsü, Türkiye’nin Orta Doğu Barış Sürecinde İsrail’e destek olması önemlidir. Nihayet, ekonomik bakımdan çok nazik duruma getirildiği için, Türkiye, çok yaşamsal çıkarları tehdit edilmedikçe ABD’ye karşı çıkması zor bir ülkedir.

 

Türkiye ise, stratejik önemine tekrar kavuşmaktan memnun, ABD’nin katıldığı bütün uluslararası müdahalelere Somali’den Afganistan’a destek verir. Politikasını ABD politikasına göre ayarlar. Orta Doğu’daki yoğun çatışmalar sırasında hiç adı anılmaz. Çok önemli olmasına rağmen, bir Ermenistan politikası da yoktur. Yunanistan’la sorun olmaması, bu ülkenin AB’ye girdikten sonra kendine güveni kazanmasının ve aradaki sorunları (Ege, Kıbrıs) 2004 yılına kadar çözümlenmek üzere AB’ye havale etmesinden ileri gelmektedir.

Açıp baktım, Türk Dış Politikası: Olgular, Belgeler, Yorumlar kitabının sonuna 2001 yılında şöyle yazmışız:
“Bu, TDP için çok tehlikeli bir gidiştir. Birincisi, ABD bir hegemon güçtür ve bir müdahale hukuku inşa etmektedir. Türkiye ise temel politikasını dengeci statükoculuk üzerine inşa etmiş bir OBD’dir. Statükoyu ancak savunma amaçlı olarak ve uluslararası hukukun meşru saydığı biçimlerde zorlayabilir.

İkincisi, bu ‘insani müdahaleler’ zinciri bir model halini alırsa, Türkiye istese bile bundan kopamaz ve gitgide dış politikasını ABD’ye endekslemiş olur. Bu da, bir büyük devletle ittifak yapan bir OBD’yi uydu düzeyine indirgeme riski taşıyan, çok ciddi bir durumdur. Ekonomisinin dışa bağımlılığı fevkalade yükselmiş bir ülke için bu tehlike daha da ciddidir. Türkiye’nin, mevcut koşullarda, dış politikada ciddi bir tıkanma riskiyle karşı karşıya olduğu ve hiç yapmak istemeyeceği eylemlere zorlanabileceği rahatlıkla söylenebilir”.


2001’DEN BUGÜNE: 11 EYLÜL GÖLGESİNDE DÜNYA VE TÜRKİYE

11 Eylül 2001’de iki yolcu uçağı, bugün bile anlaşılamayan biçimde New York’taki ikiz kulelere çarptı. Bu bir terör eylemiydi. Başka Amerika, bütün dünya ayağa kalktı.
Bu ortamda Başkan Bush (oğul) uluslararası teröre karşı savaş ilan etti.
Bunun ilk harekatı, eylemi yaptığı ileri sürülen terörist Bin Ladin’i sakladığı iddia edilen Afganistan’a karşı yapıldı. Ülkedeki Taliban rejimi yıkıldı. Bin Ladin’in izi bulunamadı.
Bu aslında önemli değildi. Çünkü saldırı, ABD’nin hegemonluk süresini uzatmak için başlatılan bir stratejinin yalnızca ilk adımıydı. 11 Eylül bütün dünyayı etkilemiş ve ABD’ye sempati yaratmıştı, şimdi Bush yönetimi bundan yararlanarak bütün dünyaya askerî gücüyle korku salacak ve böylece kendisine rakiplerin çıkmasını önleyerek hegemonluk süresini uzatacaktı.
Bu yeni bir politika değildi. ABD daha önce “şer cephesi” ve “serseri devletler” kavramlarını ortaya atarak bu ortamı hazırlamaya girişmişti. Ama ancak 11 Eylül gibi dramatik bir olaydır ki bu senaryonun oynanmasına olanak verecek sahneyi hazırladı.

Bilim adamları hemen yeni durumun teorisini yapmaya başladılar. İngiliz tarihçi Paul Johnson Wall Street Journal’da şöyle yazıyordu: “Terörizmi önlemek için koloniyalizm şarttır ve bu da ancak bu bölgelerde sürekli askerî varlık bulundurmakla mümkündür”. Yani küreselleşme artık klasik emperyalizme, yani askerî işgal aracılığıyla pazar kontrolüne dönüşüyordu.

Afganistan Saldırısında TDP

Bu durumda Türk dış politikası çok dikkatli davrandı. Stratejik bir OBD’nin göreli özerk tutumunu anımsatacak biçimde ABD’ye yalnızca hava sahasını açtı ve lojistik hizmet sundu. Asker vermedi. Askeri, ancak, bütün çatışmalar olup bittikten sonra ve NATO şemsiyesi altında verecek ve böylece meşruiyet sorunu çıkmasına olanak tanımayacaktır.
Afganistan’da bir yandan taş taş üstünde bırakmazken, Bush yönetimi bir yandan da terörizme karşı savaşın yıllarca süreceğini, sırada Irak’ın bulunduğunu, çünkü 11 Eylül olayıyla Irak’taki Saddam rejiminin ilgisinin saptandığını, üstelik Saddam’ın yasaklanmış kitle imha silahları sakladığını ilan etti. Oysa burada Bush ve Yahudilerden oluşan yakın çevresinin amacı, yine hegemonluk süresini uzatmak için dünyaya korku salmak ve ayrıca Irak petrolüne el koymaktı. Bu kargaşadan da en çok İsrail yararlanacaktır.

Türkiye’de alt-emperyalizm çığlıkları

İlginçtir, bu emperyalizmin bir alt biçimi o ortamda Türkiye’de de basında ifadesini buldu. Türkiye’nin Irak’tan Musul petrolleri alacağı olduğu ve bunun derhal istenmesi gerektiği söylenmeye başlandı. Gerçekten, böyle bir alacak vardı. Ama vermeyen Irak değildi; almayan Türkiye’ydi. Menderes, 1955’te Bağdat Paktını kurarken, Irak’a yakınlaşmak için bu alacakları takip etmeyi bırakmış, sonra da Özal başa gelince bu faslı bütçeden tamamen çıkartıp atmıştı. Herhalükârda, bu alacağın böyle bir zamanda istenmesi “Koyun can derdinde, kasap et derdinde” deyişini hatırlattığı için son derece iticiydi.
Nihayet, İngiltere’nin ve kimi daha küçük ülkelerin oluşturduğu koalisyonu arkasına alan Bush yönetimi Irak’a saldırmaya hazır hale geldi. Burada, Türkiye’ye ciddi baskı başladı. Çünkü Irak’a yalnızca Basra Körfezinden girmek zor olabilirdi; kuzeyden yani Türkiye’den de girmek istiyordu.

1 Mart Tezkeresinin Reddi
Bu sırada yeni seçim kazanıp tek başına başa gelen AKP, “güzel kararsızlık” denebilecek bir tutum içine girdi. Olayı durmadan erteledi. Çünkü “kararlı” davranmış olsaydı, tüm dünyayı askerî gücüyle titreten ABD’ye evet demesi gerekecekti. Bu arada binlerce ABD askeri, onlarca gemi ve uçak gemisine binmiş vaziyette Türkiye açıklarında beklemekteydiler.
Nihayet, ABD’nin isteği bir hükümet tezkeresi biçiminde TBMM’ye 1 Mart 2003’te geldi. Sonuç “ret” oldu. Bunun üzerine ABD son bir ültimatom vererek Irak’a güneyden saldıracak, Şiilerin direnmesi sonucu çok güç ilerleyecek, fakat Kürtlerin kuzeyden harekete geçmeleri ve Saddam’ın kendilerinden çok şey beklenen birliklerinin ortada hiç gözükmemesi üzerine sonunda Bağdat’a gireceklerdir.

Fakat ABD’nin işi bundan sonra başlayacaktır. Çünkü, günümüze kadar haftada 3-6 koalisyon askeri öldürecek biçimde gerilla saldırıları başlayacak, ABD Irak’a girdiğine gireceğine pişman olacaktır.
Bu ortamda ABD bütün dünyadan, bu arada Türkiye’den asker göndermesini isteyecektir. Oysa, 1 Mart tezkeresinin reddi üzerine Mayıs ayında AB yetkililerinden Türkiye’ye önce çekingen, sonra gitgide sivrileşen çok olumlu tepkiler gelmektedir:
Genişlemeden sorumlu G.Verheugen: “Laik ve Müslüman bir ülkenin de AB’ye alınmasını, kriz bölgesindeki gelişmelerden dolayı faydalı görüyorum”.
Genişleme Genel Direktörü E.Landaburu: “Dinsel farklılıkları özümsemiş ve sağlam bir demokrasiye dayalı güçlenmiş bir çokkültürlü yapı, sınırları İran’a kadar uzanacak olan AB’yi gerçek bir küresel güç haline getirecektir”.

İtalyan Başbakanı S.Berlusconi: “Daha fazla hesaba katılmak için aynı zamanda askerî güç de lazım. Avrupa buna, sınırlarını özellikle Türkiye ve Rusya’ya doğru genişleterek ulaşabilir”.
Fransız Dışişleri Bakanı D. de Villepen, Türk Dışişleri’yle görüşmeler sırasında: “Irak’tan aldığımız ders şudur ki, Avrupa’ya birçok küçüğün değil, bir büyük ülkenin katılması lazım”.
Fakat, AKP 1 Mart’taki sonuç karşısında ABD’nin gösterdiği tepkiden büyük bir korkuya kapılmış olacak ki, yetkilileri birdenbire tavır değiştirir. Durmadan demeçler vermeye ve Irak’a ABD’nin yanında asker göndermek için gerekenin yapılacağını ilan etmeye başlarlar. Nitekim, 7 Ekim 2003’te hükümete yetki veren tezkereyi TBMM onaylar. Buna göre, bir yıl içinde hükümet Irak’a asker gönderebilecektir.

Bunun için gösterilen temel gerekçeler şöyleydir: Irak’taki istikrarsızlık Türkiye’ye de zarar verecektir. Türkiye bunu kaynağında önlemelidir. Eğer Türkiye gitmezse, masaya oturamaz.
Fakat esas olarak söylenmek istenen ancak örtülü biçimde söylenmektedir: “Gitmezsek, Kürt devletini önleyemeyiz”.
Bu, ABD işgalinin hiçbir meşruiyet kırıntısına sahip olmadığı, üstelik ABD’nin aradığı kitle imha silahlarının Irak’ta bulunmadığının ortaya çıktığı ve bizzat ABD’nin Saddam’la 11 Eylül ilişkisinin bulunmadığını itiraf ettiği bir dönemde söylenmektedir.
TDP’nin o zamana kadar gözü gibi koruduğu dengecilik ve meşruiyetçilik çizgisini bir kalemde silip atarak.
Irak’ta ABD’den başka hiçbir unsurun Türk askerini istemediği, hatta gelmesin diye tehditler yağdırdığı bir sıra alınan bu karar Cumhuriyetin 80. yılına kadar uygulanamamıştır. Büyük olasılıkla, bundan sonra da uygulanacağı yoktur.
Çünkü hükümet, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay gitmenin felaket olacağını henüz anlamamışlardır ama, bu sefer ABD Türk askerinin gelmesinin kendi işlerini daha da karıştıracağını anlamıştır.
Böylece, şu anda şer’den hayır doğmuş bulunuyor. Yani, Türkiye’deki kimi unsurların Kürt devletini engellemek gibi tamamen imkansız ve anlamsız bir politika uygulamaları yüzünden asker Irak’a gidemiyor. Türk gençlerinin canları kurtuluyor, Türkiye işgalciye yandaşlık yapmamış oluyor, başını tarihinin en büyük belasına sokmamış oluyor.
Fakat, Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu demokrasi kuralları içinde çözmemekte direndikçe, Türkiye’nin bu tür belalardan ancak böyle rastlantılar sonucu kurtulması olayı bitmeyecek. Korkunun, ecele faydası olmayacak.
Cumhuriyetin 80. yılını, işte böyle bir “şer’den hayır” atmosferinde kutluyoruz. Kutlu olsun!

kaynak: www.karakutu.com

 

 

Yorum yok “Seksen Yıllık Türk Dış Politikasının Teori ve Pratiği 2”

Yorum yap , fikrini payla?!