Kimlik, eski terimi ile hüvviyet milli devlet (national state) in ortaya çıkması ile güncel bir önem kazanmıştır. Bu kimlik en yeni olduÄŸu kadar şüphesiz ki en çok tartışma yaratmaktadır. Her ülkenin kavim, millet, sosyal sınıf, tarihi-sosyal ve kültürel yapısına göre ÅŸekil ve yapı özellikleri gösteren kimlik meselesi Türkiye için diÄŸer ülkelere kıyasla çok farklı özellikler arz etmektedir. Türkiye’nin modernleÅŸmesi bir bakıma batıyı model alarak yürütüldüğü için, kimlik meseleleri de batı modelinin kavramsal ve metodolojik sınırları içinde ele alınmaktadır. Halbuki Türkiye’nin kimlik meseleleri hem çok geniÅŸ tarihi bir çerçeve içinde, hem de Türk-Osmanlı toplumunun yapı ve kimlik deÄŸiÅŸimleri gözönünde tutularak incelenmeleri gerekmektedir.
Kimlik kişinin içinde yaşadığı çeşitli gruplarla olan ilişkilerini ve bu gruplara olan ödev, hak, ve bağlılık derecelerini tayin etmektedir. Bu hak ve bağlılıklar, kişinin ve toplulukların varlıklarını savunmalarını ve gelişmelerini sağladığı için her şeyden evvel kişiler arasında beraberlik ve bilhassa dayanışma-tesanüt (Latince köklü terimi ile solidarite-solidarity) yaratmak amacını güderler.
Â
Kimlikleri, temel veya tabii kimlikler ve sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler olarak iki ana dala ayırmak mümkündür. Temel kimlikler arasında aile-aÅŸiret-soy ve din esaslarından kaynaklanan kimlikler baÅŸta gelir. Sonradan yaratılmış kimlikler arasında millet, sosyal sınıf, kral ve imparator tebası, vatandaÅŸlık, gibi birçok sosyo-politik kimlikler yer alır. Hemen ÅŸu noktayı da ilave etmek gerekir ki tüm kimlikler yani temel ve sonradan yaratılmış kimlikler durmadan deÄŸiÅŸmektedir. Ancak temel kimlikler çok yavaÅŸ ve yüzlerce sene tutan süreler içinde deÄŸiÅŸtiÄŸi için adeta deÄŸiÅŸmiyormuÅŸ gibi görünürler. Mesela, bazı aÅŸiretler, birbiri ile kaynaÅŸarak veya biri diÄŸerinden koparak hızla yeni bir kimlik kazanırlar. DiÄŸer bazı aÅŸiretler ise yüzlerce sene kimliklerini koruyabilirler, hatta daha büyük birimlere katıldıkları halde. Kitle halinde din deÄŸiÅŸtirme ile ortaya çıkan kimlik deÄŸiÅŸimi bazen bir kuÅŸak ve hatta daha kısa zaman içinde meydana gelebilir. Mesela İslamiyet Hicri birinci (Miladi 622) yılından itibaren ellinci yıl içinde Orta DoÄŸu ve Kuzey Afrika’ya hızla yayılmıştır. Bu ise geniÅŸ çapta putperestlerin, Hıristiyanların ve hatta bazı Yahudilerin süratle ihtida etmeleri ile mümkün olmuÅŸtur. Bu temel kimlik deÄŸiÅŸmeleri genellikle zorlama sonucu deÄŸildir. Bir toplumda hak, adalet gibi üstün deÄŸerler yanında emniyet ve varlığını saÄŸlamak, ekonomik çıkarlar elde etmek gibi amaçlarda kimlik deÄŸiÅŸtirme de önemli yer tutar. Mesela Anadolu ve Rumeli alt tabakalarının İslamiyet’i kabul etmelerinde Rum abdalları, halktan, insanlıktan, eÅŸitlik ve ahiretten, yani maddi olmayan-ideal kavramlardan inançla söz ederek karşılarındaki kimselere Müslümanlığı kabul ettirerek kimliklerini deÄŸiÅŸtirmiÅŸlerdir. Buna karşılık Balkanların üst sosyal tabakası uzun süre tımarlarını Hıristiyan olarak kullanmışlardır. Tımarların yalnız Müslümanlara verileceÄŸi anlaşılınca bu Hıristiyan tımar sahipleri ihtida etmiÅŸlerdir; bu çıkar için kimlik deÄŸiÅŸtirmedir.
Â
Kişilerin kimliklerine bağlı kalarak onlara üstün değer vermeleri, onlar uğruna kendilerini feda etmeleri olağandır. Ancak kimlikler arasında onlara verilen değerlere göre sıralama olduğu gibi bazı kimlikler değer kaybettikleri için veya değersiz gösterildikleri için dile alınmaz veya inkar edilmektedirler.
Â
Sonradan kazanılmış siyasi kimliklere, çaÄŸdaÅŸ, modern kimlik ismini vermekle hata edilmez; çünkü bu yeni tip siyasi kimlikler Fransız Devrimi’nden sonra meydana çıkmıştırlar. Bu kimlikler arasında yer alan siyasi-milli kimliÄŸin tarihte benzeri yoktur. Bu kimlik doÄŸumu alttan yukarıya doÄŸru, sosyal bir deÄŸiÅŸmenin neticesi ile oluÅŸmuÅŸtur. Batı Avrupa’da yeni tipte bir orta sınıfın, yani burjuvazinin ortaya çıkması, kimlik meselesinin hem çok yönlü olarak geliÅŸmesini saÄŸlamış hem de ona eskiden benzeri olmayan siyasi bir veçhe vermiÅŸtir. Halk kültürünün ve kimlik bilincinin devlet ve hükümet çevrelerini etkilemesi hem devlet yapısını hem de kimliÄŸini baÅŸtan aÅŸağı deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Ayrıca bu halk kültürü aristokrasi kültürünün bir çok ÅŸekil ve ifade tarzlarını benimsemiÅŸtir. Gerçekten, Fransa’da orta sınıfın devlete hakim olması, orta ve alt sınıf kültür ve kimlik anlayışlarının genelleÅŸmesini ve siyasileÅŸmesini saÄŸlamıştır. Ayrıca, kral da kendini Fransız bilerek Fransız dilinin ve kültürünün geliÅŸmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Yukarıda, Fransız Devrimi’nin alt sosyal kesimlerinin kültürünü ve kimlik anlayışını devlete mal ettiÄŸini söyledik. Burada ana mesele bu alt tabakaların kimliÄŸinin ne olduÄŸunu, neye göre ve nasıl tayin edildiÄŸini tespit etmektir. Alt kesimlerin “Fransız” teriminden anladıkları kimlik; etnik, soy ve kavim esasına dayanan bir kimliktir. Bu etnik kimlik yalnız ırkı esas tutan bir kimlik deÄŸildir. Tam tersine, etnik kimlik; soy kadar, tarih tecrübeleri, adet, gelenek, din, dil, giyim, yemek, sanat vs. deÄŸer ve faaliyetlerin tümünden oluÅŸan ve Fransız toplumunu diÄŸer toplumlardan ayıran bir yaÅŸayış, dünyaya ve kendilerine bakış ve düşünüş ÅŸeklini ifade eden bir kimliktir. Yukarıda Fransız halkının kimliÄŸinin bu ÅŸekil almasında şüphesiz ki Fransız Devrimi’nin yok ettiÄŸi monarÅŸinin de büyük hizmeti ve payı olmuÅŸtur. Fakat devrim, sosyal bir sınıfın, yani orta sınıfın gerçekleÅŸtirdiÄŸi bir devrim olduÄŸu için; kral ve onun dayandığı kilise ve aristokrasiyi kendinin baÅŸ düşmanı olarak görmüş ve hatta monarÅŸinin kendilerinin yetiÅŸtirilmesinde ve iktidarı ellerine geçirmelerindeki hizmetini görmeyerek bu monarÅŸiyi ve onun sosyal dayanaklarını yoketmiÅŸtir. Fransız Devrimi çok yanlı, yani ferdiyetçi olduÄŸu ve birçok sosyal grupları içinde barındırdığı için pluralist bir tutumla onların da orta sınıf devletinin içinde yaÅŸamalarını ve yeni milli siyasi bir kimlik almalarını saÄŸlamıştır.
Â
Rusya’da, BolÅŸevik Devrimi ise tamamıyla sınıfsal, yani sözde işçi-köylü devrimi olduÄŸu iddiasına bizzat kendisi inanarak modern anlamda bir Rus milletinin geliÅŸmesini baltalamış, kendi geleneksel ortak sınıf ve kültürünü yok etmiÅŸtir. Ortada kültür köklerinden mahrum bir dil bırakmıştır. Her ne kadar BolÅŸevik Devrimi geliÅŸmekte olan eski milli Rus kültürünün edebiyat, sanat, müzik, ilim alanlarındaki eserlerini muhafaza ederek bunları ve Rus dilini Rus olmayan unsurların asimilasyonunda vasıta olarak kullanmışsa da ne bu eski sanat eserlerinin benzerini yaratabilmiÅŸ ne de asimilasyonu baÅŸarabilmiÅŸtir. Sovyetlerin baÅŸarısızlığını her ÅŸeyden evvel tarihi, sosyal, kültürel alanlarda tarihten kopmuÅŸ olmaya, yani sosyo-kültürel devamsızlığa vermek mümkündür. Bu arada Sovyetler kendi tarihi devamlılığını ve varlığını saÄŸlayan sosyal kadroları da yok etmiÅŸtir.
Â
Türkiye’de Kimlik Meselesinin Siyasi ve Tarihsel GeliÅŸmesi
Yukarıda çok kısa olarak dile getirdiÄŸimiz kimlik meselesinden çıkaracağımız iki sonuç vardır: Birinci sonuç sosyal yapı ile ilgilidir. Fransız Devrimi’ni yaratan orta sınıf, pazar, yani kapitalist ekonominin ve bunun yarattığı köklü sosyal, kültürel deÄŸiÅŸikliklerin neticesidir. Bu pazar ekonomisi Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, İtalya gibi ülkelerin ekonomik ve askeri güçleri sayesinde ve dış siyaset yoluyla aÅŸağı yukarı tüm dünyaya yayılmıştır. Osmanlı Devleti Avrupa’nın mali askeri gücünü ilk duyan ülkeler arasında olduÄŸu için ekonomik ve sosyal yapısını bu kuvvetlerin etkisi ile deÄŸiÅŸtirmek zorunda kalmıştır. Tanzimat bir bakıma bu deÄŸiÅŸikliklerin bir sonucu ve müesseseleÅŸmesidir. İşte tüm bunların sonucu olarak Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda da bir orta sınıf meydana gelmiÅŸtir. Ancak Osmanlı Devleti’nde orta sınıf kültür ve din nedeniyle ikiye bölünmüştür. Ortaya çıkan Müslüman asıllı orta sınıf din esasına dayanan kültürü hem de bu kültürün ifade vasıtası olan dili yani Türkçe’yi muhafaza etmiÅŸtir. Ayrıca kendisinin yeni ÅŸartlara uyum saÄŸlaması için büyük çaba göstermiÅŸtir. Bunun için de bazen devleti yanlarına, çoÄŸu kez karşılarına almışlardır. Bu orta sınıfın kimlik meselelerindeki rolüne ileride temas edeceÄŸiz.
Â
Fransız Devrimi’nin yarattığı ikinci evrensel etki milli devlet (etat national) kavramının, siyasi teÅŸkilatlanmanın ve ona göre kimlik deÄŸiÅŸmelerinin tüm dünyaya yayılmasını saÄŸlamasıdır. Milli devlet tipinin yaygınlaÅŸmasının nedenleri arasında halkçılık fikrinin Asya ve Afrika toplumlarının felsefesine, mesela İslamiyet’in naas, yani halk fikrine yatkın olmasından tutunuz da, hükümet merkeziyetçiliÄŸinin ve bürokrasinin önem kazanması, ekonomik verimlilik, modern eÄŸitimin ve bunların ayrılmaz bir sonucu olan rasyonalizmin-yani akılcılığın-ön plana çıkmasına kadar bir çok etkenlerin yeri vardır.
Â
Makalemiz bakımından önemli olan Osmanlı Devleti’nde, orta sınıfların meydana gelmesi ve yeni sınıfların merkezi devlet, yani milli devlet fikrini nasıl karşıladıklarıdır. Bu arada iki noktayı hemen belirtmek gerekir. Tüm dünyayı etkilemiÅŸ ve etkilemekte devam eden kapitalist pazar ekonomisinin (kapitalist olmayan geleneksel bir pazar ekonomisi de vardır) etkilerinden uzun süre uzak durmak mümkün deÄŸildir. Osmanlı Devleti’nde Avrupa’da geliÅŸen kapitalist pazar ekonomisine uyum son iki Köprülü devrinde baÅŸlamış, NevÅŸehirli İbrahim PaÅŸa ile yeni bir geliÅŸme göstermiÅŸ, nihayet 1730′da Patrona Halil İsyanı ile dünya ekonomik deÄŸiÅŸimine bu uyma teÅŸebbüsü sona ulaÅŸmıştır. Nihayet I. Abdülhamid ve bilhassa III. Selim ile dünyaya uyum meselesi tekrar ortaya çıkmış ve halende süreci devam etmektedir.
Â
Osmanlı Devleti’nin ve dolayısı ile Türkiye’nin sosyal yapısının ve insanlarının kimlik deÄŸiÅŸtirmeleri Fransa’dan bir hayli farklıdır. Aslında, sorun Tanzimat’ın ve ondan sonra gelen idarelerin kendi ülkelerindeki deÄŸiÅŸmeleri Fransa’ya benzetmek isteÄŸinden doÄŸmuÅŸtur. Avrupa’yı model alan bir yaklaşım, hatalı ve eksik olduÄŸu kadar, çok yanlış sonuçlar verebilir. Biz kimlik meselelerini Osmanlı Devleti’nin yapısı ve kimliÄŸi açısından siyasi ve tarihi bir çerçeve içinde özetlemeÄŸe gayret edeceÄŸiz. Bu çabaya giriÅŸmeden evvel, belirttiÄŸimiz temel fikri tekrar etmek yerinde olur. Bugün Türkiye’de ve bir çok Asya ve Afrika ülkelerinde tartışılan kimlik sorunu siyasi bir kimliktir ve milli devletlerin ortaya çıkması ile yeni bir önem kazanmıştır. Bu kimliÄŸin yerleÅŸmesinde devlet birinci planda yer almaktadır. Devlet bir kiÅŸinin sahip olabileceÄŸi ana kimlikleri yeni bir sınıflandırmaya ve canlandırmaya tabi tutarak, bu arada tarihi de kendi açısından yeniden yorumlayarak, yeni bir tip siyasi insan ortaya çıkarmış ve bu insana, bilhassa geleneksel kimlikler içinde bunalmış insanlara yeni kimliklerini benimsetmek için çabalar sarfetmiÅŸtir.
Â
Osmanlı Kimliği Sorunu
Osmanlı Devleti’nin kurucuları şüphesiz ki aÅŸiret kökenli Türk unsurudur. Bu devletin kuruluÅŸunda birinci derecede rol almış gaziler, uç beyleri, sufi babalan ve derviÅŸlerin hemen hemen hepsi OÄŸuz soyundan gelen Türklerdir. Ortaya çıkan devlet, aÅŸiret kimliÄŸinden arınmış siyasi bir varlıktır ki bunun benzeri çok azdır. Bu ilk devletin ana kültürü ve kimliÄŸinin kökeni, rahmetli Fuad Köprülü’nün belirttiÄŸi ve ondan sonra baÅŸka tarihçilerin ve antropologların doÄŸruladığı gibi Türk halk dinidir ki kökleri Orta Asya ÅŸamanizmine kadar uzanır. Kurulan ilk devlet, her ne kadar hemen hemen tamamı ile Türk unsuruna dayanmakta ise de, kimliÄŸini halktan deÄŸil, Müslüman olarak dinden almıştır. Bu kimlik, ÅŸehirlerin geliÅŸmesi ve Selçuklu Devleti’nden kalma ve onun yanında BaÄŸdat, Åžam, Buhara gibi merkezlerden gelen ulemanın etkisi ile hem derinleÅŸmiÅŸ hem de daha biçimli sistematik ÅŸekil almıştır. Bu arada devlet dilinin Türkçe olduÄŸunu ve öyle kaldığını ısrarla belirtmek gerekir. Ayrıca devletin kanun ve hüküm anlayışı, yani padiÅŸahın yetkisini kullanmakta olan serbestliÄŸi -yani ihtiyaçlara göre karar vermek yetkileri- hem Orta Asya, Cengiz Han yasalarından hem de İslamiyet’in siyaset anlayışından ve ahlakından kaynaklanmaktadır.
Â
Devlet ve toplum yani idare edenler ile idare edilenler ayrımı onbeÅŸinci yüzyılda baÅŸlamıştır. I. Mehmet Çelebi’den sonra devlet daha kesin bir ÅŸekilde klasik devirde İslam devletlerine benzemek yolunu aramış ve bulmuÅŸtur. Devlet hem varlığını ve hem de meÅŸruiyetini cemaatten yani halktan deÄŸil gördüğü dini vazifeden almıştır. Devleti meydana getiren ana unsur, padiÅŸah ve onun hizmetinde olan bürokrasidir. Onların birinci vazifesi dini korumak ve devam ettirmektir. Din u devlet yani din ve devletin bir tutulması buradan gelir. Her ne kadar devletin temel kanunu ÅŸeriat olmuÅŸ ise de bu devlet teokrasi, yani din adamlarının idare ettiÄŸi bir devlet deÄŸildir ve hiç bir zaman da olmamıştır. Din u devlet siyasi bir formüldür ve herÅŸeyden evvel devletin meÅŸruiyetini saÄŸlamak gayesini güder. Her ne kadar devlet dinin hizmetinde görünüyorsa da aslında din devletin hizmetindedir. Dinin devlet hizmetinde bulunmasının dine halel getireceÄŸini düşünen bazı devlet adamları ve ulema, nihayet bir çözüm bulmuÅŸlardır. Meseleleri tamamı ile dini açıdan ele alarak ve devletin dine taassubunu önleyecek bir makam yaratmak yolunu tutmuÅŸlardır. İşte bu makam, onbeÅŸinci yüzyılda İstanbul müftüsü olmuÅŸ, sonra Åžeyhülislamlık (MeÅŸihat) ismini almıştır ki halk buna Fetvahane ismini vermiÅŸtir. Ancak meÅŸhur Ebu Suud Efendi ile baÅŸlayarak ÅŸeyhülislamlık onaltıncı yüzyıl ortalarından sonra devlete tabi bir müessese olmuÅŸtur. Böylece din istiklalini yitirmiÅŸ, fikir özgürlüğü sufi tarikatlarında muhafaza edilmiÅŸtir. DiÄŸer yandan Fatih Mehmed’in (1453-81) saltanatı ile ve ondan sonra da OsmanlılaÅŸmış unsurlar devlet idaresinde gittikçe geniÅŸ bir yer almışlar fakat devletin ana yükü yine de Türk unsurunun omuzlarına yüklenmiÅŸtir. OnbeÅŸinci yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti’nde yaÅŸayan kimselerin kimliÄŸini devlet ÅŸu ÅŸekilde tayin etmiÅŸtir: Müslümanların kimliÄŸini din, yani İslamiyet ve dinin temsilcisi olan padiÅŸaha itaat ve baÄŸlılık tayin etmiÅŸtir. Gayri Müslümanlar ise cemaat olarak, yani din esasına göre millet olarak tanınmışlardır, ama iki özellikle Müslümanlardan ayrılmakta devam etmiÅŸlerdir. Hıristiyanlar millet (Ortodoks, Ermeni, Yahudi) olarak. Yani bir tüm olarak tanınmakla beraber bir dini topluluk olan millet içinde, aynı zamanda kavim, yani etnik soy grubu olarak, Sırp, Ulah, Hırvat, Bulgar vs., olarak tanınmışlar, ve böylece dini kimlik ile etnik kimliklerini bir arada geliÅŸtirebilmiÅŸlerdir.
Â
Şüphesiz ki Müslümanlar da kendi kavim ve soy farklarını muhafaza etmiÅŸlerse de bu farklar hukuken tanınmamıştır. Tüm Müslümanlar bir bütün yani ümmet olarak devletin dayanağı olmuÅŸlardır. Güncel hayatta Türkler Türkçe, Araplar Arapça, Arnavutlar Arnavutça konuÅŸup, kendi kavim adetlerini ve dillerini muhafaza etmekte devam etmiÅŸlerdir. Fakat bu kavim kimliÄŸi devlet tarafından tanınmadığı ve herhangi bir örgütleÅŸmeye temel olmadığı için uzun vadeli siyasi sonuçlar yaratmıştır. Asıl önemli olan mesele ne Müslümanların ne de Hıristiyanların din dışında siyasi anlamda bir Osmanlı kimliÄŸine sahip olmamalarıdır, onlar böyle bir kimliÄŸi düşünmüş veya hayal bile etmiÅŸ deÄŸillerdi. Osmanlı olan yalnız hanedandı ve devlet onun mülkü idi. İşte Devlet-i Ali-i Osmani’nin gerçek manası budur. Bu durum ondokuzuncu yüzyıla kadar çok geniÅŸ hatları ile yukarıda belirtildiÄŸi gibi idi. İlginç olan mesele siyasi kimliÄŸin mevcut olmamasıdır. Şüphesiz Osmanlı Devleti’nde Müslümanlar arasında dine baÄŸlı bir dayanışma daima mevcut olmuÅŸtur. Bu dayanışma, yüz yıllar boyunca siyasi sonuçlar yaratmışsa da bu dini dayanışmanın bilinçli siyasi bir kimlikten doÄŸduÄŸu söylenemez. Bir kimliÄŸin siyasi bir anlam alması kiÅŸinin o kimliÄŸe subjectif bir deÄŸer vermesi ile kabildir ki bu da ancak belirli bir sosyo-politik çerçeve içinde olur ki bu da toprak esasına dayanan ve padiÅŸah ÅŸahsına baÄŸlı olmayan bir kimliÄŸe sahip merkezi (milli) devlet çerçevesi içinde olur. Eskiden Müslüman tebaa dini esaslara dayanarak padiÅŸahın çaÄŸrısı ile mülkü korumaya koÅŸardı. EÄŸer sultan, çaÄŸrısını dinden arındırılmış toprak esasına dayanan devlet, millet, veya Türk kavramı adına yapmaya kalksaydı şüphesiz ki o ortam içinde bir sonuç alamazdı, çünkü ne kavim ne millet terimleri ile kiÅŸinin kimliÄŸi arasında henüz siyasi bir baÄŸlantı kurulmuÅŸ deÄŸildi.
Â
Osmanlılık
Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan tüm insanların ilk siyasi kimliği Osmanlılıktır. Bu kimliğin kökü devlet vatandaşlığıdır. Başka bir deyimle Osmanlı vatandaşı olan herkes din, dil, cins, sosyal sınıf farkı gözetmeksizin Osmanlı kimliğine sahip olabilecekti. Böylece kişiler sultanın kulu olmaktan çıkarak devlet vatandaşı sayılmak hakkını kazanmışlardır. Kökü Tanzimat ve bilhassa 1856 Islahat fermanlarında bulunan Osmanlılık kavramı 1864 yılında çıkarılan vatandaşlık kanunu ile tarihte ilk kez Osmanlı ülkesinde yaşayan insanlara devlet eli ile yeni bir kimlik vermekle sonuçlanmıştı. İlk görünüşte oldukça basit görünen vatandaşlık kavramı ve oradan kaynaklanan kimlik, köklü değişmelere ve yeni gelişmelere neden olacaktı.
Â
Osmanlılık kavramının fiili kökü, Osmanlı Devleti’nin modern devlet ÅŸekline girmesi için Selim III ve bilhassa Mahmud II merkeziyetçilik siyasetine dayanmaktadır. Bu iki sultan, Osmanlı Devleti’nin yaÅŸayabilmesi için her alanda yeni kuruluÅŸların getirilmesini ve bu gayelerin gerçekleÅŸmesi için devletin ön planda yer almasını kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. Tanzimat devrine kadar yürütülen eski tip merkeziyetçilik, aslında hanedan ve bürokrasinin ülkenin çeÅŸitli bölgelerinde yaÅŸayan ayan, eÅŸraf ve yerli hanedanlarla iÅŸbirliÄŸine dayanmakta idi. II. Mahmud devrine kadar Osmanlı Devleti’nin varlığı, hanedan ve bürokrasinin, türlü grupların liderleri ile yaptığı iÅŸ birliÄŸinden kaynaklanmakta idi. Yeni tip merkeziyetçilikte ise devlet ile halk arasında yüzyıllardan beri mutavassıt (intermediary) rolünde olan grupları ortadan kaldırarak bunların vazifelerini merkezi memurlar veya merkezin kontrol ettiÄŸi yerli memurlar yüklenmiÅŸlerdir. Böylece merkezi devlet, doÄŸrudan doÄŸruya vatandaÅŸ ile temas ederek etkisini toplumun her kademesinde fiilen duyurmak fırsatını bulmuÅŸtur. İşte ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, Bosna’da, Anadolu’da, Irak ve Arabistan’da görülen ayan ve derebey diye tanınan kimselerin yok edilmesi ve sindirilmesi, modern merkeziyetçiliÄŸin gerektirdiÄŸi bir harekettir. Bu kiÅŸilerin “vatan haini” ilan edilmeleri ve bir çoÄŸunun öldürülmesi merkez otoritesine karşı çıkmalarından kaynaklanmış, yoksa gerçek manada “ihanet”e giriÅŸtiklerinden deÄŸildir. İşte bunun sonucu olarak modern, ulusal devletin ana ÅŸartı olan (social homogenity) -sosyal tesviye- bir dereceye kadar yerine getirilmiÅŸ oluyordu. Siyasi anlamda bu tesviye sayesinde mahalli farklar bir dereceye kadar azaltıldığı gibi ekonominin, bölgelere ayrılmış bir ÅŸekilde çalışması önlenmiÅŸ ve bir tek birim olarak çalışması saÄŸlanmıştır. Bu geliÅŸmelerin arkasında ise çok daha köklü sosyal yapı deÄŸiÅŸmeleri mevcuttu. Osmanlı Devleti’nin dünya çapında pazar ekonomisine girme süreci 1838 yılında İngiltere ile imzaladığı ticari anlaÅŸma ile çok hızlanmıştır. Dış piyasanın gıda istekleri Osmanlı Devleti’ni çok büyük miktarda zirai mal üretmek zorunda bıraktığı gibi artan zirai üretim hem tarım ticaretini hem de bu ticaretle uÄŸraÅŸanların kazançlarını arttırmıştır. Devletin geleneksel vergi usulü öşüre dayanarak, yani zirai üretim için onda birini almakla yetinmesi, ticaret kazançlarının önemli bir kısmını vergi dışında bırakmış ve böylece belirli, küçük bir zümrenin -ki biz buna yeni tipte ticari orta sınıf diyoruz- büyük gelir saÄŸlamasını kolaylaÅŸtırmıştır.
Â
Yukarıda çok kısa olarak belirttiÄŸimiz sosyal- ekonomik geliÅŸmelerin yanında ve onlara muvazi olarak ve onları destekleyen bir çok hukuki ve siyasi deÄŸiÅŸmeler devlet eli ile gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir ki biz bunlara modernleÅŸme adını vermekteyiz. Bu geliÅŸmelerin sonunda iktisadi çıkar ön plana geçerek sosyal farklılaÅŸma da ona göre oluÅŸmuÅŸtur. Sonuçta ortaya çıkacak olan Osmanlı orta sınıfı üretici ve ticari olarak ikiye bölünmüştür. Bu bölünme aynı zamanda dinî ve etnik bir yön izleyerek, büyük ticaret gayri müslimlerin elinde toplanırken, zirai üretim geniÅŸ çapta Müslümanların elinde kalmıştır. İşte bunun sonucunda Avrupa devletlerinin desteÄŸini gören Hıristiyan ticaret erbabı arasından çıkan ve bir çoÄŸu Avrupa’da tahsil gören aydınlar, kavim milliyetçiliÄŸinin önderliÄŸini yapmışlardır. 1805 Sırp, 1821 Yunan ayaklanmaları ve sonraları Bulgar milli hareketleri geniÅŸ çapta bu tüccar ve aydın gruplarının eserleridir. Bu arada 1858 Arazi Nizamnamesi toprak mülkiyetini yeni bir düzene sokmak için çıkarılmıştır. Arazi Kanunnamesi yalnız miri, yani devlet arazisini hukuki bakımdan düzenlemek ve devlet mülkiyet hakkını korumak gayesini gütmekle beraber sonunda kanun defalarca deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ ve özel arazi mülkiyetinin geniÅŸlemesini engelleyememiÅŸtir. Sonuçta toprakla uÄŸraÅŸan Müslüman halk, toprak sahibi olmak fırsatını bulmuÅŸtur. Ecnebilere toprak sahibi olmak hakkını veren 1867 yasası pek az uygulanmış, böylece bilhassa Anadolu’da tarım Müslümanların elinde kalmıştır. Büyük uÄŸraşı ile elde ettikleri ürünleri çok düşük fiyatla zengin Hıristiyan ihracatçı tüccara satmak zorunda kalan Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında beliren sosyal gerginlik siyasi nedenlerle gittikçe artmıştır. 1856 yılında Paris ve Londra’da hazırlanarak Sultan Abdülmecid tarafından aynen kabul edilen Islahat Fermanı Hıristiyanlara “eÅŸit” haklar tanıyarak -aslında onları Avrupa devletlerinin himayesine sokmuÅŸtur- Hıristiyan-Müslüman farklarını ortadan kaldırmak istemiÅŸtir.
Â
İşte 1856′dan sonra tam yürürlüğe sokulan Osmanlılık siyaseti, tüm Osmanlı vatandaÅŸlarını din, dil, mezhep farklarının üzerine çıkmış, yeni siyasi bir kimlik yani Osmanlı kimliÄŸi altında birleÅŸtirmek gayesini gütmüştür.
Â
Osmanlı kimliÄŸi kiÅŸilerin din, soy (etnik), dil gibi temel kimliklerini bir yana bıraktığı için asla benimsenmemiÅŸtir. Bazı Hıristiyan gruplar, Osmanlılık kimliÄŸini bazen hasım gruplara mesela Halep Arap Katolikleri kendilerini eski dinleri olan OrtodoksluÄŸa tekrar ihtida ettirmek isteyen İstanbul Patrikhanesi’ne siper olarak kullanmışlarsa da yine de bu kimliÄŸi köklü olarak benimsememiÅŸlerdir. Bilakis Hıristiyanlar Osmanlılık kimliÄŸini bir çeÅŸit asimilasyon tuzağı olarak görmüşlerdir. Buna karşılık Müslümanlar, bilhassa Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da yaÅŸayan Müslümanlar, eninde sonunda Osmanlılığı bir çeÅŸit Müslüman siyasi kimliÄŸi olarak benimsemek yolunu tutmuÅŸlardır. Aslında birinci derecede önem taşıyan bu olay rastgele olmamıştır. Bu bölgelerde Osmanlı hakimiyeti, kanunları, gelenekleri devamlı olarak tatbik edilmiÅŸtir ve yerli dil, etnik ve soy farkları ile çatışmadan kendine mahsus bir siyasi kültür yaratmıştır. Böylece Müslümanlar arasında Osmanlılık din çerçevesi içinde hareket ederek tarihi esaslara dayanan bir siyasi kimliÄŸin kökünü atmış oluyordu.
Â
Osmanlı hakimiyeti batı Kafkaslara bilhassa onaltıncı yüzyıldan sonra yayılmıştır. Bu hakimiyet sayesinde Müslümanlık Kafkaslara yayılmış yüzlerce kabilelere bölünmüş Kafkas halkına, kabileler üstü bir Müslüman yani fiiliyatta Osmanlı kimliÄŸi vermiÅŸtir. İşte ondokuzuncu yüzyılda devlet ilkesi ÅŸeklini almış Osmanlılık, aslında tarihte oluÅŸmuÅŸ fakat ÅŸuur altında yaÅŸamış tarihsel, kültürel Osmanlılık kimliÄŸini bilinçli bir kimlik haline sokmuÅŸtur. Böylece Osmanlılık-Müslümanlık kimlik terkibi Müslümanlar tarafından benimsenmiÅŸtir ki bu kimliÄŸin en büyük savunucusu Namık Kemal’dir. Onun Vatan Yahut Silistre adlı 1873′de yazılan piyesi Osmanlı Müslüman kimliÄŸinin en açık ifadesidir. Osmanlılık aynı zamanda ilk defa olarak vatan kavramının geniÅŸleyip yerleÅŸmesine ve maddi siyasi bir ÅŸekil almasına yol açmıştır. Artık vatan bir kiÅŸinin doÄŸduÄŸu köyü ve kasabayı deÄŸil, Osmanlı Devleti’nin hakim olduÄŸu tüm toprakları ifade etmektedir. Ayrıca Osmanlılık yani “Osmanlı” terimi yalnız bir hanedanı ifade etmekten çıkmış tüm Osmanlı tarihini kapsayacak bir ÅŸekil almaya baÅŸlamıştır. İşte bunun içindir ki 1870′lerden sonra yeni tarihi görüşler ortaya çıkmaya baÅŸlamış, ilmi manada tarihçiliÄŸe doÄŸru ilk adımlar atılmıştır ki 1909′da kurulan Encümen-i Tarih-i Osmani Osmanlı tarihini yeni bir görüşle ele almak teÅŸebbüsünün en önemli ifadesidir. Osmanlılık, İttihad ve Terakki ve sonra Cumhuriyet devrinde Osmanlı hanedanının siyasi dayanağı olarak görüldüğü, yani tarihi köklerinden arındırılarak ele alındığı için tümü ile mahkum edilmiÅŸtir. Ziya Gökalp dahi modern milletlerin belirli tecrübelerden geçmeden -yani geniÅŸ imparatorluklar içinde belirli süreçleri geçirmeden- meydana gelemeyeceklerini savunmasına raÄŸmen, Osmanlılığı çok ağır bir dille yermiÅŸtir. Biz Osmanlılığın savunucusu deÄŸiliz. Osmanlılık bir yerde siyasi bir rejimin dayanağı olduÄŸu kadar imparatorluÄŸu ayakta tutmak gayesini güden bir ideolojiyi ifade eder. Fakat Osmanlılık iyi ve kötü tarafları ile belirli tabii tarihi, sosyal ve kültürel bir ortam içinde geliÅŸmiÅŸtir ki bu ortam Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalmıştır. Osmanlı Devleti olmasa idi Türk Cumhuriyeti olmazdı. Gerçekten, siyasi Osmanlılık baÅŸarısızlığa uÄŸramış olmasına karşılık kültürel ve tarihsel Osmanlılık modern Türkiye’nin doÄŸmasını hazırlamıştır.
Â
İslamcılık
Türk kimliÄŸinin geliÅŸmesinde II. Abdülhamid devrinin çok önemli ve derin bir etkisi olmuÅŸtur. Bu devir, Türk ulusunun geleceÄŸini tayin eden çok önemli iki olaya sahne olmuÅŸtur. Birinci olay 1876 Anayasası’nın ilanı ve 1878′e kadar iki Meclis-i Mebusan’ın toplantısıdır. MeÅŸrutiyet, devlet otoritesinin kaynağını padiÅŸah ve dinin ötesinde bir baÅŸka varlıkta -yani halk-millette- arama çabasıdır. Halk, daha doÄŸrusu o zaman yeni bir manada kullanılmaya baÅŸlayan millet böylece siyasi anlam kazanmaya yüz tutmuÅŸtur. Artık millet gayri Müslim topluluklarına verilen isim olmaktan çıkarak, tüm Osmanlı Müslümanlarını -bilhassa Anadolu-Rumeli-Müslümanlarının topluluÄŸunu tümü ile kapsayan bir terim anlamını almaya baÅŸlamıştır. İkinci önemli olay 1877/8 savaşı ve onun sonucunda imzalanan Berlin AndlaÅŸması ile Sırbistan, KaradaÄŸ, Bulgaristan, Romanya’nın milli devlet olarak Osmanlı camiasından kopmalarıdır. Buna ayrıca Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından iÅŸgal edilerek Osmanlı Devleti’nden kopmasını ilave etmek gerekir. Böylece Osmanlı Devleti bir insan olarak düşünülürse, başının İstanbul, saÄŸ ciÄŸerinin Rumeli, solunun Anadolu olduÄŸu söylenebilir. Rumeli’nin gitmesi, Osmanlı Devleti’ni hayati önem taşıyan bir parçadan -yani saÄŸ ciÄŸerinden- mahrum etmiÅŸtir. Bu savaÅŸ, toplumsal yapısal deÄŸiÅŸmeleri hızlandırmıştır ki burada göçlerin önemi çok büyüktür. Gerçekten Osmanlı Devleti 1827-1914 yıllarında göçler nedeni ile çok köklü hem yapısal hem de kültürel-psikolojik bir deÄŸiÅŸme geçirmiÅŸtir. Osmanlı Devleti tarihi boyunca çeÅŸitli göçlere sahne olmuÅŸtur. Göç ve göçebe arasında çok büyük fark vardır. Göçler, yani bir grup halkın bir bölgeden diÄŸer bölgeye gidip yerleÅŸmesi tarihte her zaman görülen bir olaydır ki bugün dünyada, Avrupa dahil birçok ulus göçler neticesinde meydana gelmiÅŸtir. Amerika BirleÅŸik Devletleri, Güney Amerika bunun en açık misalleridir. Göçebelik ise tabiat zorluklarına karşı insanların, varlıklarını saÄŸlamak için yarattıkları bir yaÅŸam ÅŸeklidir. Osmanlı Devleti’ne bir göçebe, aÅŸiret devleti olarak bakmak büyük bir hatadır. Göçler ise baÅŸka bir manzara arz etmektedir.
Â
Ondokuzuncu yüzyılda, Kafkaslar’dan 1827′de, Kırım’dan 1856 ve Rumeli’den 1878′de baÅŸlayan ve günümüze kadar devam eden göçler eski Osmanlı tebaasının Anadolu’ya yerleÅŸmelerini ifade eder. Bu büyük göçün, 1850 ile 1882 arası Anadolu nüfusunun yüzde 42 gibi bir artış saÄŸlamasında büyük payı vardır. Kesin olarak biliyoruz ki göçler, hem yerleÅŸme yerlerinde hem de göçmenlerin kimliklerinde ve toplumların sosyal yapılarında büyük deÄŸiÅŸmelere neden olmaktadırlar. Kimlik deÄŸiÅŸmeleri nedenleri arasında göçler önde gelir. Ondokuzuncu yüzyılda Anadolu’ya, kuzey Suriye’ye ve Irak’a gelen göçmenlerle beraber, ve hatta onlardan evvel bir çok Türkmen, Kürt, Arap aÅŸiretleri de devlet eli ile iskan edilerek, yerleÅŸik (sedentary) düzen yaÅŸamına geçmiÅŸlerdir. Göçmen ve aÅŸiret iskanı nedeni ile tarım üretimi artmış, vergi geliri yükselerek pazar ekonomisinin ve merkezi devlet idaresinin daha köklü yer etmesi hızlanmıştır. Bu çok köklü yapısal deÄŸiÅŸmeler, Osmanlı tarihi mihveri ve İslam-Türk halk kültürü etrafında dönüştür. İşte bu olaylar sonunda Anadolu’da yeni siyasi bir varlık olan modern öncesi diyebileceÄŸimiz yeni bir millet ortaya çıkmak yolunu tutmuÅŸtur. Ahmet Mithat Efendi, Üss-ü İnkılâp (1878) kitabında Tanzimat reformlarını eleÅŸtirirken yine de Tanzimat’ın yarattığı deÄŸiÅŸiklikleri kabul ederek “bugün karşımızda yeni bir Osmanlı milleti vardır” demekten kendini alıkoyamamıştır. Onun bu görüşü bizim yukarıda deÄŸindiÄŸimiz, Anadolu’da ondokuzuncu yüzyılda yeni tipte bir Türk milleti doÄŸdu görüşümüzü desteklemektedir. Biz bu konuyu baÅŸka bir çalışmamızda çok geniÅŸ bir ÅŸekilde ele alıp incelediÄŸimiz için onun üzerinde fazla durmayacağız.
Â
Ancak bir iki noktayı vurgulamak yerinde olur. Bu yazımızın başında belirttiÄŸimiz gibi modern manada milletler ancak onsekizinci ve bilhassa ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmışlardır ve bunlar ancak ve ancak sınırları belli, merkezi idareye ve bir dereceye kadar sınıfsal yapıya sahip ve modern pazar ekonomisini kabullenmiÅŸ toplumlarda meydana gelebilirler. Bu tip milletler, milli kimlik arayışlarında varlıklarının ve kimliÄŸinin köklerini tarihte, dilde, gelenekte, dinde, soy birliÄŸinde vs. unsurlarda ararlar. Ayrıca, bu kökleri, çok kez, hayale dayanarak yüceleÅŸtirirler ve yorumlarlar ki bu da milliyetçilik (nationalism) olur yani ideoloji olur. Şüphesiz ki bir ideolojinin incelenmesi ile onun uygulanması ve tanıtılarak kabullendirilmesi arasında büyük farklar vardır. Ancak eninde sonunda olaylara dayanan inceleme, subjektif deÄŸerlendirmeye dayanan ideolojiden üstün gelir. SaÄŸlam bilgili ilimsel araÅŸtırıcı aynı zamanda ideolog olursa ideoloji de devamlı dayanaklı olur. (Sovyet rejiminin yıkılmasında şüphesiz ki Leninistlerin Marksizmi, sun’i bir politik kisveye sokarak Sovyet emperyalizmine vasıta yapmalarının büyük payı vardır. Bir yerde tüm rejimlerin deÄŸeri prensiplere (ilkelere-esaslara) gösterdikleri hürmete göre ölçülür). Milliyetçilerin, bir milletin ne olduÄŸunu anlatan görüşleri ile, milletin doÄŸumunu sosyo-politik bir olay olarak inceleyen sosyolog ve siyaset alimlerinin görüşleri arasında daima büyük farklar vardır. Kısacası ondukuzuncu yüzyılda Anadolu’da İslam gelenekleri, Osmanlı tarihi ve Türk dili üzerine inÅŸa edilmiÅŸ ve Osmanlı Devleti içinde yaÅŸamış tüm Müslüman soylarından oluÅŸan, yani Türk, Arnavut, Kürt, Arab, Abaza, Tatar, Karaçay vs. Türk soyundan olsun olmasın yeni anlamı ile Türk olmayı kendi istekleri ile yaÅŸayış, duygu ve amaç birliÄŸi içinde birbirine kaynaÅŸarak yeni bir millet ortaya çıkmaya yüz tutmuÅŸtur. İşte Abdülhamid’in İslamcılık siyaseti bu geliÅŸmede birinci derecede rol oynamıştır. Meseleyi biraz daha aydınlatmak gerek.
Â
Yukarıda, Osmanlılık fikrinin ve onu gerçekleÅŸtirmek için uygulanan merkeziyetçilik ve vatandaÅŸlık siyasetinin modern manada bir milletin meydana çıkabilmesi için gereken hukuki, siyasi ve idari yani maddi çerçeveyi hazırladığını belirttik. Ancak Osmanlılık, bir milletin ortaya çıkması için kiÅŸileri birbirine baÄŸlayacak temel kimliklere ve deÄŸerlere, yani milliyetin subjektif yönlerine hitap etmediÄŸi için toplum içinde gerçek manada bir birlik ve dayanışma yaratamamıştır. Sultan Abdülhamid’in İslamı bir ideoloji olarak kullanması Osmanlılık ideolojisini, psikolojik ve kültürel bakımdan tamamlamıştır. İslamlık, dinden yani İslamiyet’ten kaynaklanan bir ideoloji olarak toplumun Müslüman kesimini din esasına dayanan bir millet halinde tasavvurlamasına ve o ÅŸekilde siyasi bilinçlenmesine yol açmıştır. Modern manada bir milletin ortaya çıkabilmesi için tüm fertlerin kendi aralarında ortak baÄŸları paylaÅŸtıklarını bilmeleri ve bu baÄŸların üstün deÄŸer taşıdıklarına inanmaları gerekir. İdeolojinin vazifesi zaten budur. İnsanlara ortak baÄŸlar paylaÅŸtıklarını anlatır ve bu baÄŸların yüceliÄŸini ilan ederek insanları o ÅŸekilde bilinçlendirir ve kimliklerinin, inandıkları deÄŸerlerin üstün olduÄŸuna inandırır. İşte, Abdülhamid’in İslamcılığının gayesi Müslümanları İslamiyet kimliÄŸi ile bilinçlendirmek ve din olarak İslamiyet’in üstün deÄŸerde bir din olduÄŸuna dair inandırarak devlete daha gönülden sarılmalarını saÄŸlamaktı. Ancak din modern milletlerin ileriye dönük ve bu dünyada gerçekleÅŸecek isteklerine çok az yer verdiÄŸi için, din esasına dayanarak kurulan birlikler içinde yaÅŸayan insanlar eninde sonunda bir çıkmaza düşmek tehlikesindedirler. Onlar dini kimliÄŸi dil, tarih, gelenek, vs. gibi esaslarla baÄŸdaÅŸtırmak zorundadırlar -veya dini inkar ederek- yalnız dil, kavim üzerine kurulmuÅŸ gruplaÅŸmalara doÄŸru gidebilirler. Nitekim, Abdülhamid devrinde ortaya çıkan ve Türkleri, Arapları, Arnavutları vs. Müslüman kavimleri içine alacak İslam milleti içinde tarihsel, kültürel, vs. özelliklere sahip grupların din ötesinde -fakat dini ve Osmanlı birliÄŸini inkar etmeyen- yeni bazı gruplaÅŸmalara doÄŸru gittikleri görülmüştür. Bu grupların en önde geleni Araplardır. Tüm bu hareketlerin önderliÄŸini yapanlar ise orta sınıf elemanları olan okumuÅŸlar, ayan, eÅŸraf hatta ulema vs. elemanlar mevcuttur. DiÄŸer yanda sosyal temeli olmayan ve ancak küçük bir okumuÅŸlar grubunun yönettiÄŸi ve temel kimlikleri dikkate almayan milli hareketler baÅŸarı saÄŸlayamazlar.
Â
İslamcılık ideolojisini bir devlet ilkesi haline sokan Sultan Abdülhamid’in ana amacı hanedanın temel ilkesi olan devlet varlığını korumak ve bu arada hanedanı devam ettirmekti. 1878 Berlin AndlaÅŸması, belirli sınırlar içinde yaÅŸayan milli-devlet kavramını sultana kabul ettirmiÅŸtir. Bu kavramın Araplar tarafından benimsenmesi halinde Arapça konuÅŸan ülkelerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmaları ile sonuçlanabilirdi. Nitekim 1878 ilkbaharında Rus orduları İstanbul kapılarına dayandıkları bir zamanda Suriye’nin ileri gelen eÅŸrafı, Åžam’da yaÅŸamakta olan büyük anti-emperyalist Cezayir’li Abdülkadir etrafında toplanmışlar ve Osmanlı Devleti’nin dağılması halinde Suriye’nin istiklalini ilan etmeye karar vermiÅŸlerdi. Bu olay Sultan Abdülhamid’i çok tedirgin etmiÅŸti. Onun için padiÅŸah hem Arapları Osmanlı idaresine daha köklü bir surette baÄŸlamak, hem de Anadolu’ya gelen göçmenlerle yerli halkın daha iyi kaynaÅŸmasını saÄŸlamak için tüm bu insanların ortak paylaÅŸtıkları dini, yani İslamiyet’i, fiili bir devlet ideolojisi ÅŸekline sokmuÅŸtur. Ayrıca dünya çapında bir İslam BirliÄŸi (Panislamizm)den de söz ederek Fransa, İngiltere, ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’nin iç iÅŸlerine karışmalarını önlemek istemiÅŸti. Kısacası, Sultan Abdülhamid İngiltere, Fransa, ve Rusya idaresinde yaÅŸayan Müslümanları cihada çağırarak baÅŸlarına büyük dertler çıkarabileceÄŸini dolayısıyla anlatmıştır. Bunun için de padiÅŸah, hem ülke hem de dünya Müslümanlarının tümü adına konuÅŸarak, dünya Müslümanlarının Avrupa emperyalizmine karşı koyabilecek merkezi bir makam arayışlarına cevap olarak halifeliÄŸe birinci derecede önem vermiÅŸ, hatta halifeliÄŸin saltanattan evvel geldiÄŸini söylemiÅŸtir. Abdülhamid’in ana amacı Osmanlı Devleti’nin hürriyetini ve varlığını saÄŸlamaktı ki bu da bir bakıma Türklerin doÄŸmakta olan modern milliyet kimliklerini ve toplum olarak hürriyet ve varlıklarını saÄŸlamak demekti.
Â
Sultan Abdülhamid’in İslamiyet’i bir dini birlik ideolojisi olarak kullanması ise millet ve kimlik meselelerini yakından etkilemiÅŸtir. Gerçekten, Abdülhamid’in din’i ideoloji olarak kullanması, dinin kendini, yalnız, insanı ahiret için hazırlamaya vermiÅŸ, pasif, ruhsal bir varlık halinden çıkararak, güncel toplum iÅŸleri ile de meÅŸgul olan, yani Müslümanların bu dünyadaki yerini ve yaÅŸayışını etkileyen siyasi bir kuvvet haline getirmiÅŸtir. Sultan, Müslümanların iman ve geleneklerinin ve bu arada halifelik makamının güçlenmesi için her çabaya baÅŸ vurmuÅŸtur ki Avrupalılar ve sonra “modern” Türk yazarlar bu hareketleri “gericilik” olarak yermiÅŸlerdir. Halbuki “gericilik” kisvesine bürünen bu dinsel uyanış aynı zamanda millet bilincinin yerleÅŸmesine hem de modernleÅŸmenin belirli milli bir kimlik çerçevesi içinde geliÅŸmesine yardım etmiÅŸtir. İslamcılık, Osmanlı Müslümanlarının tümü arasında dayanışmayı kendine baÅŸ amaç edinmiÅŸti. Bu amacı gerçekleÅŸtirecek araçlar arasında iletiÅŸim (communication) baÅŸta geldiÄŸi için dil, birden bire büyük önem kazanmıştır. Böylece dil “Müslüman birliÄŸi” nin ilk kademesini oluÅŸturacak bir dil birliÄŸini, yani birbirinin dilini konuÅŸan ve anlayan kimselerden oluÅŸan bir toplum bilincini yaratacaktı. Zaten bu bilinç çok sönük olmakla beraber mevcut idi. Bu arada toprak esasına dayanan devletin otoritesini belirli sınırlar içinde yürüttüğü için dil, yani devletin kendi dairelerinde ve okullarında kullandığı dil, yani Türkçe, çok yaygın hale gelmiÅŸtir. Din kisvesi ve birliÄŸi içinde meydana gelen dil hatta soy bilinci, devlet siyasetiyle, biri diÄŸeriyle çatışmaktan korunabiliyordu. Ama bu çatışma 1908′den sonra İttihad ve Terakki hükümetinin milliyet siyaseti sayesinde açığa çıkmıştı. İşte, Ziya Gökalp’in ilk kez. 1913′de Üç Cereyan olarak isimlendirdiÄŸi ve sonra, TürkleÅŸmek, İslamlaÅŸmak, MuasırlaÅŸmak adı altında, 1918′de çıkan kitabına baÅŸlık ettiÄŸi ve nihayet 1923′de Türkçülüğün Esasları kitabının son yazısını oluÅŸturan makale bu kimlikleri baÄŸdaÅŸtırmak amacını gütmekte idi. Fakat Gökalp bu kimlik deÄŸiÅŸmelerinin yarattığı kültürel huzursuzluklara yani anomiye önem verdiÄŸi için bulantının gerçek sebeplerini aramadan, tedavisini tezelden milliyetçilikte bulmuÅŸ, anominin maddi ve tarihi sebepleri ile meÅŸgul olmamıştır. Anomiyi yaratan sosyo-kültürel deÄŸiÅŸikliktir ki bu anomi iyi teÅŸhis edilirse az zamanda düzelir, yanlış teÅŸhis ise onu müzminleÅŸtirir. Sultan, Tanzimatın getirdiÄŸi yeniliklerin hemen hepsini muhafaza ettiÄŸi gibi her alanda Tanzimat yeniliklerini gölgede bırakan sayısız eserler meydana getirmiÅŸtir. Böylece o, Osmanlılık siyasetinin sosyal ve ekonomik boÅŸluklarını doldurmaya gayret etmiÅŸtir.
Â
Bugün, Orta DoÄŸu’da ve Türkiye’de mevcut eÄŸitim, ulaşım, mesleki ihtisas, sıhhat vs. gibi bir çok kuruluÅŸların temeli Sultan Abdülhamid devrinde atılmıştır. Sultan’ın bu teÅŸebbüsleri, Anadolu’nun yapı deÄŸiÅŸmesini, Müslüman-Osmanlı kimliÄŸinin kökleÅŸmesini, hem de bu gibi sosyo-ekonomik ve kültürel deÄŸiÅŸmelerde kaçınılmaz olan yan geliÅŸmeleri hızlandırmıştır. Osmanlı-Müslüman kimliÄŸi içinde kaybolmuÅŸ gibi görünen soy, kavim, dil kimliklerinin yukarıda kısaca belirttiÄŸim gibi yeni ÅŸekiller altında canlanmasına yol açmıştır. Çünkü insanlar daha evrensel kimlikler içine sokulurken, soy, dil, din, bölge gibi kimliklerin de canlandırdığı ve yeni ÅŸekil aldıklarına ÅŸahittir. Mesela, Sovyetlerin dinsizlik politikası sünnet, isim verme, vs. gibi Müslümanların dinsel geleneklerini “laik” ve “milli” ÅŸekle sokarak devam ettirmelerini saÄŸlamıştır. Normal olarak da din bir dereceye kadar böylece dünyevileÅŸince, siyasileÅŸince dini ulviliÄŸini yitirmektedir.
Â
Abdülhamid devrinde ilk kez artarak Türk kimliÄŸinden söz edilmeye baÅŸlanmıştır ki bu konu çok geniÅŸ ve karışık olduÄŸu için biz burada bu konulara ancak deÄŸinmekle yetineceÄŸiz. HerÅŸeyden evvel dil meselesi gelir. Gazetelerin çoÄŸalması, merkeziyet icabı hükümet dairelerinde bürokratik muamelelerin artması, devlet memurlarının önemli bir kısmının Türk soyundan gelmesi, nizamiye mahkemelerinin Arap bölgelerinde bile Türkçe’yi kullanmaları Türkçe’nin çok süratle yayılmasını saÄŸlamıştır. Ayrıca Türkçe’nin yayılmasına neden olan daha iki neden ki bunların önemi çok büyüktür. Abdülhamid’in emri ile Sultan Abdülhamid devrinde kurulan veya geniÅŸletilen mesleki okulların dili de Türkçe olmuÅŸtur, hatta Huzur Dersleri de Türkçe verilmeye baÅŸlanmıştır. Bu okullarda okuyanlar ve buradan mezun olanlar toplum içinde hem en yüksek mevki, hem yüksek gelir sahibi oldukları için buraya raÄŸbet fazla olmuÅŸtur; her açık bir yer içinde 3-8 adayın bulunması olaÄŸandı ki bu adaylarım yüzde 20-40 arası, okula göre, Türk aslından olmayanlardan oluÅŸmakta idi. Bunlar ise Türkçe’yi ana dil olarak kullanmak yolunu tutmakla beraber kendi kav im dillerini biliyorlardı fakat sonunda Anadolu’da kalanların hemen hemen tümü yeni anlamı ile “Türk” lüğü kabul etmiÅŸlerdir. Burada çok önemli bir noktaya deÄŸinmek gerekir. EÄŸitimin yayılması ve bilhassa Anadolu’nun ve Arap ülkelerinin çoÄŸunun yabancı iÅŸgali altında bulunmaması, yani kurtuluÅŸ savaÅŸlarının çabalarını henüz gerektirmemesi, muasırlaÅŸmaya (modernleÅŸmeye) öncülük vermiÅŸ ve muasırlaÅŸmayı okumuÅŸ çevrelerin ortak bir ideolojisi haline sokmuÅŸtur. MuasırlaÅŸmak ideali bir bakıma Avrupa medeniyetinin emperyalist yönlerinin unutulmasına ve ancak ilim ve medeniyetin önemsenmesine yol açmıştır. Ondokuzuncu yüzyılda Türkçe’nin yaygın bir ÅŸekilde kullanılması, birçok kimsenin bu olayı “dilde Türkçülük” ÅŸeklinde yorumlamalarına ve Türk milliyetçiliÄŸinin baÅŸlangıcı saymalarına yol açmıştır. Halbuki Türkçe’nin sadeleÅŸtirilmesi ve halk dilinin yaygınlaÅŸması ilk kez pratik amaçlardan yani iletiÅŸimi kolaylaÅŸtırmak amacından doÄŸmuÅŸtur. Mesela Türkçe’nin sadeleÅŸtirilmesi kadar muasırlaÅŸma fikrinin en büyük savunucuları arasında yer alan Ahmet Mithat Efendi, Yusuf Akçura ve diÄŸer bir çok yazar Türk milliyetçiliÄŸinin önderleri arasında görülürler. Halbuki Ahmet Mithat Efendi Abdülhamid devrinde geliÅŸen İslam, Osmanlı ve Türk kimliklerini bir arada yaÅŸatmak için büyük çabalar sarf etmiÅŸtir ki onun bu çabaları İttihad ve Terakki devrinde, tamamı ile unutulmuÅŸtur çünkü Ahmet Mithat, sultanı desteklemiÅŸtir. Ahmet Mithat Efendi için Türk terimi devlet dilini ifade eden ve Osmanlı camiası içinde önemli yeri olması gereken bir kavime yani Türklere verilen bir isimdir ki bunun ideolojik bir anlamı yok idi.
Â
Devlet ideolojik bakımdan Osmanlılığı ve İslamiyet’i uygulamaya öncülük verdiÄŸi için, fonksiyonel devlet -yani hizmet veren devlet anlamını ikinci sıraya itmiÅŸ bulunuyordu. Bu arada bu iki resmi ideoloji yanında muasırlaÅŸmak ve halkçılıkta toplumun geliÅŸmesini hedef alarak kendine göre bir geliÅŸme sürecine girmiÅŸ bulunuyorlardı ki sonradan cumhuriyet devrinde devlet ilkeleri arasında yer almışlardır. Gerçi halkçılık Sultana karşı halkı kendine siper alarak hakimiyetini pekiÅŸtirmek isteyen Tanzimat bürokrasisi ve aydınlar tarafından çok belirsiz bir ÅŸekilde ortaya atılmışsa da az zaman içinde, kısmen İslam ihya hareketlerinin tesiri ile anlam deÄŸiÅŸtirerek siyasi bir halkçılık ÅŸeklini almıştır. (Halkçılığın, Osmanlı Devleti’nde, Rusya’nın Narodnik ideolojisinin karşılığı olduÄŸu ve Rusya’dan gelen okumuÅŸlar tarafından getirildiÄŸi görüşü her bakımdan yanlıştır). İşte siyasi anlamda Müslüman ve Osmanlı ve henüz siyasi anlam kazanmamış Türklük kimliklerini baÄŸdaÅŸtırmak ve bu arada muasırlaÅŸmayı halkçılıkla (halkın eÄŸitim görmesini, ekonomik kalkınmasını) beraber gerçekleÅŸtirmek isteyen çabalarının 1880′den sonra ortaya çıktığını görmek mümkündür. Bu görüşün savunuculuÄŸunu Ahmet Mithat ve Tercüman-ı Hakikat yapmıştır ki sonradan Tercüman-ı Hakikat’te çalışmış bir grup, Ahmet Cevdet’in idaresinde çıkan ve 1903-1928 arası yayımlanan İkdam gazetesinde yürütmüşlerdir. Bunların arasında Necip Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak), Ahmet Refik (Altınay), Ahmet Rasim gibi isimler vardır.
Â
İkdamcılar, soy Türkçülüğüne ve bilhassa Türk unsurunun gelişmesine önem vermekle beraber Osmanlılığı ve siyasetten arındırılmış İslamcılığı da bir arada yürütmek görüşünü savunmakta idiler.
Â
İttihad ve Terakki
İttihad ve Terakki mensupları kendilerine, herÅŸeyden evvel Sultan Abdülhamid istibdadının düşmanı ve onun yerini alacak hürriyet savunucuları olarak bakmaktadır. Ayrıca onlar Osmanlı Devleti’ni devam ettirmek ve kendi ölçüleri içinde hızlı bir muasırlaÅŸma gerçekleÅŸtirmek istiyorlardı. Ayrıca onlar Abdülaziz ve Abdülhamid’in din ve halifeliÄŸi istibdad idaresine meÅŸruiyet saÄŸlamak amacıyla kullandıklarını iddia ederek onların yerine sözde ilmi -yani onların anladığı materialist pozitivizmi- devlete ve topluma mal etmek istemiÅŸlerdir. Avrupa’da bulunan İttihad ve Terakki ÅŸubeleri hem Türklük ve hem de o devirde Avrupa’yı saran milliyetçilik tartışmalarından uzak durmuÅŸlardır. Ancak 1908 ayaklanması ile İttihad ve Terakki iktidarı eline alınca siyasi Türkçülüğü ön plana geçirmiÅŸtir. Ancak bu birden bire olmamıştır.
Â
İttihad ve Terakki’nin 1908-1911 yılları arasında izlediÄŸi siyasetin, laiklik ve kavmi milliyetçiliÄŸe karşı biraz yakınlık göstermesi bir yana bırakılırsa, Abdülhamid devrinde yürütülen Osmanlılık ve İslamcılıktan fazla ayrılmamışlardır. Buna raÄŸmen perde arkası yürütülen Türk kavmi milliyetçiliÄŸi, bilhassa Ziya Gökalp’in bulunduÄŸu Diyarbakır parti müfettiÅŸliÄŸinden Selanik’e İttihad ve Terakki’ye danışman olarak getirildikten sonra, devletin belirli bir soy’a -yani kavime- dayanması fikri kuvvet kazanmıştır. İşte burada Ziya Gökalp’in tarihe önem vermemesi (o, tarihin sosyoloji içinde eriyeceÄŸine inanmıştı) psikolojik, sosyolojik teoriler ile büyük devlet kimlik meselelerini özümlemeye kalkışmasının zararları kendini göstermiÅŸtir. Şüphesiz ki, Ziya Gökalp ilmi dürüstlüğe sahip, gerçek manada ilme önem veren ve toplumunu çok seven ve kalkınmasını samimiyetle isteyen bir kimsedir. Fakat, onun etnik kimlik ile milli devlet kimliÄŸini aynı olarak görmesi, çeliÅŸkiler yaratmıştır. İttihad ve Terakki’nin ana ilkesi Osmanlılıktır, fakat o Osmanlılığı artık kavim esasına dayanan bir Türkçülük ÅŸeklinde görmek yolunu tutmuÅŸtur. Gerçi Gökalp milletin esasını ırk, etnik grup, vs. oluÅŸturmaz demiÅŸse de onun kültüre verdiÄŸi mana tarihî esaslardan arınmış, siyasi ve etniktir. Gökalp’e göre bir milletin esasını kültür ve dil oluÅŸturmaktadır ve bunları TürkleÅŸtirmek devletin vazifesidir. Gökalp’e göre her kültür her millete göre özellikle gösterir ve böylece nevine mahsustur. O’na göre böyle bir kültür yüzyıllardan beri Anadolu Türk halkı arasında yaÅŸamıştır ve yaÅŸamaktadır. Gökalp’e göre bu halk kültürünün, devlet ve toplum kültürü haline gelmesini önleyen ana neden kozmopolit Osmanlı Devleti ve bu devleti idare eden halktan kopuk milliyetsiz bir hanedan ve onun emrinde halkı ezen sosyal bir grup olan bürokrasidir. Bunlar ise halktan kopuk, kendi dili ve kültürü olan sosyal bir gruptur. Halbuki modernleÅŸmeyi ve dolayısı ile Türklüğü ön plana çıkaran bu bürokrasinin yürüttüğü siyasettir. Gökalp, Abdülhamid idaresi tarafından hürriyetçi fikirleri nedeni ile hapse girmiÅŸ, doÄŸum yeri olan Diyarbakır’a sürülmüş ve orada eline geçirdiÄŸi kitapları okuyarak kendi kendini yetiÅŸtirmiÅŸtir. Böylece Gökalp, Osmanlı ve Türk kavramları arasında baÄŸdaÅŸma yerine kesin bir zıddiyet ve intibaksızlık görmüştür. DiÄŸer taraftan Gökalp Türklüğü din ile baÄŸdaÅŸtırmak için büyük çaba sarf etmiÅŸse de bu çabalan tarih dışına çıkardığı için hem dincileri hem laikcileri memnun etmiÅŸtir. Gökalp’in kültür ile milleti bir yerde birbirinden ayrılmaz olarak görmesini tatbikat doÄŸrulamamaktadır.
Â
Amerika BirleÅŸik Devletleri’nin, Kanada’nın, Avusturalya’nın dilleri ve kültürleri temelde İngiliz olmakla beraber bunların kimlikler ve milliyetleri birbirinden ayrıdır. Üstelik bu üç ülkenin de kültürleri halen çok deÄŸiÅŸik bir ÅŸekilde geliÅŸmiÅŸ ve geliÅŸmektedir. Ama bu ülkelerin hiç biri İngiltere ile kurtuluÅŸ mücadelesi vermelerine raÄŸmen kültürlerini siyasetten ayrı tutarak hem İngiliz hem de milli olarak geliÅŸmelerini saÄŸlamışlardır. Bu ilkeleri, tarihlerini gerçekçi bir gözle inceleyerek hangi konularda İngiltere’ye yaklaÅŸtıklarını ve hangi konularda ayrıldıklarını açık seçik anlatmaktadır.
Â
Bu makalemizin amacı Ziya Gökalp’in milliyetçilik görüşlerini tartışmak deÄŸildir. Ana amacımızın, Gökalp’in bir toplumun yapısının ekonomik, sosyal, demografik nedenlerle durmadan deÄŸiÅŸtiÄŸini ve çok kez bu toplumların eski kültür, isim ve temel kimliklerini koruyarak yeni ÅŸekiller aldığını yeter derecede incelemediÄŸini iÅŸaret etmektir. O, kültürü ve milleti ezelden beri mevcut, tümdengelim (dedüktif) kavramlarla izaha kalkmıştır ki bu yaklaşım onun çok önem verdiÄŸi tümevarım (endüktif) metodunu etkisiz hale getirmiÅŸ ve tümden gelimi Türk aydınının temel metodu haline sokmuÅŸtur. Gökalp’in halk-saray ikili kültür kavramı da yanlıştır. Åžu da bir gerçektir ki halk edebiyat ve temaları ile saray kültürü arasında alış-veriÅŸler devamlı olmuÅŸ, biri diÄŸerini etkileyerek geliÅŸmiÅŸtir; halk edebiyatı çoÄŸu kez saray edebiyatını da model olarak almış ve saray edebiyatı da, bilhassa onsekizinci yüzyılın sonunda, halk edebiyatından etkilenmiÅŸtir. Modern Türk edebiyatı bir bakıma halk ve saray edebiyatlarının bir sentezidir. Gökalp yalnız siyasi Osmanlılığı, yani Tanzimat Osmanlılığını (onun asıl hedefi idi) bir ikincisi Türklüğün muhalifi olarak görmekle kalmamış, tüm Osmanlı tarihini (belki ilk devreler hariç) Türklükle ilgisiz görerek, Türkleri, kimlik kökenlerini İslam öncesi Orta Asya’da Turan’da aramaya göndermiÅŸtir. Bugünkü Türkiye ise Osmanlı tarihinden doÄŸmuÅŸtur. Gökalp’in Osmanlılık aleyhtarı görüşü Balkan Harbi’nden sonra kuvvet kazanmıştır. Çünkü Arnavutluk’un, Makedonya’nın ayrılması ile Osmanlı İttihadı (Osmanlı birliÄŸi) görüşünün deÄŸeri kalmamıştır.
Â
Bilinçli kavmi Türkçülük fikrini ilk defa ortaya atan Yusuf Akçura olmuÅŸtur. O, 1904′te Mısır’da Ali Kemal’in çıkardığı Türk gazetesinde Üç Tarz-ı Siyaset yazısında kavmi Türkçülüğü savunmuÅŸtur. Akçura, yaÅŸadığı devrin çok ilerisinde bir kültüre ve kafaya sahipti. Fakat, o bir toplumun tabii geliÅŸerek, istenen amaçlan kendiliÄŸinden gerçekleÅŸtireceÄŸine inanmıyordu. Onun için, Akçura’nın, devlet gücüne sonsuz bir güveni vardı ve modern anlamda bir milletin ancak devlet eliyle yaratılacağına inanmıştır. Akçura, tamamı ile çıkar açısından meseleyi ele alarak Osmanlılığın ve İslamcılığın, Türklerin kavim olarak varlığını ve geliÅŸmesini saÄŸlayamayacağını ileri sürerek onların yerine siyasi Türklüğü, yani kavim milliyetçiliÄŸini tavsiye etmiÅŸti. Akçura için milletin esası ırktır. (O, ırk terimini aynen kullanmakla beraber ırka biyolojik manadan ziyade İngilizlerin lineage -yani soy anlamını verdiÄŸini sanıyorum) ve Türk Milletini Adriyatik Denizi’nden Çin’e kadar yayılmış bir kitle halinde görmüştür. Bu görüşler İttihad ve Terakki’nin parti haline gelerek, tek başına 1913′den sonra iktidarı ele alması ile yeni hız ve güç kazanmıştır. Görünürde Osmanlılık ve İslamcılık (I. Dünya Savaşı’ında halife cihad çaÄŸrısını bu ideolojiye dayanarak yapmıştı) devlet ilkesi olarak kalmış fakat aslında devlet bütün imkanlarını kullanarak Türkçülüğe ağırlık vermiÅŸtir. Bilhassa 1908-1912′den sonra büyük çaba gösteren Genç Kalemler, Türk Yurdu, Türk Ocağı, Türk Mecmuası vs. gibi yayınlar ve kuruluÅŸlar kavim, soy milliyetçiliÄŸi fikrini yaymışlardır. Bu kuruluÅŸların ana amacı bir güzideler (bu da Gökalp’in elite karşılık kullandığı terimdir) grubu vasıtası ile Türk unsurunu devletin dayanağı haline getirmekti. Devlet ise din hizmetinden çıkarak bütün imkanlarını Türk Milletinin geliÅŸmesine ve yükselmesine tahsis edecekti. Böylece tarihte ilk kez devlete hakim bir Türk grubu, bilinçli olarak devlet ve kavmi birleÅŸtirecektir. Görüldüğü gibi Osmanlılık, İslamcılık, Türklük kimlikleri geniÅŸ çapta devlet ve devleti idare edenlerin görüşlerine, bilgilerine ve tercihlerine göre siyasi kararlar olarak ortaya çıkmış ve öyle gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bunun için de toplumun gerçek kimliÄŸi ve benliÄŸine girmiÅŸ tarihi kimlikler -bu arada Osmanlı tarihinden gelen ve sonraları “Türk” olarak tanıtılan sanatta, mimaride eÅŸsiz eserler veren bir medeniyet -inkar edilmiÅŸ ve Türk toplumu tarihi köklerinden mahkum yaÅŸamaya mecbur edilmiÅŸtir.
Â
Milli Mücadelenin, Türk kimliği ile gelişmesinde şüphesiz ki çok büyük yeri vardır. Bu mücadele gerçek manada milli olmuştur. Fakat buradaki milli kimliği tayin eden esasın Osmanlı, Müslüman, Türk üçlü kimliklerinde oluşan bir tek kimlik olduğunu unutmamak gerekir. Cumhuriyet devrinde gerçek manada bir soy-kavim kültürü yaratmak çabaları -ki buna Türk Ocakları yerine kurulan Halk Evleri memur edilmişse de- bu çaba sonuç vermemiştir. Neticede, Türkiye resmen devlet eli ile yürütülen devletçi-kavim milletçiliği ideolojisi ile toplumu kimlik bulantılarına sürüklemiş ve Türk insanının tek kimliğinin, Osmanlı-İslam-Türk üçlü kimliği şeklinde üçe bölünmesine yol açmıştır. Bugün Osmanlı-İslam kimliği birleşmiş ve çok kez karşılarında Türklüğü bulmuştur. Bu durum ise büyük psikolojik ve politik ayrımlara ve tepkilere yol açmakla kalmıyor, başka etnik grupların kavmi-etnik milliyetçiliklerini körüklüyor. 1919-1923 ve ondan sonra kimlik konuları çok önemli olmalarına rağmen makalemiz dışında kalmaktadır.
kaynak: http://www.halksahnesi.org/yazilar/kemal_karpat/kemal_karpat.htm
Â
“Türk Aydını ve Kimlik Sorunu”, Yayına Hazırlayan: Sabahattin Åžen, BaÄŸlam Yay., 1995, İstanbul
Yorum yok “Kimlik Sorununun Türkiyede Tarihi, Sosyal ve İdeolojik GeliÅŸimi”
Yorum yap , fikrini payla?!