1908 – 1918 BUHRANI İMPARATORLUÄžUN ÇÖKÜŞÜ

Amca ile YeÄŸen1908 deyiz. Abdülhamid 30 yıldan beri imparatorlu­ğun başındadır. Ve bütün devre damgasını vurmuÅŸtur. Ayırıcı vasfı : Mahmud’dan ve 1841 den beri yeni bir dü­zene sokulan ananevi iktidar tarafından takip edilen siya­setin klasik bir temsilcisi olmak. Kazaya rıza politikası diyeceksiniz.

 

Belki, ama bir hayatını sürdürme, bir diren­me politikası da. Padişah başka ne yapabilirdi? İdarenin gemlerini bir an elinden kaçırdığı için devlet bu hallere düşmüştü. Manzara ortadaydı.

Midhat PaÅŸa ve yandaş­larından nefret ediyordu dikbaÅŸlı ve maceracıydılar. «Si­yasi intelijensiya» ne bahasına olursa olsun «zafer» di­yordu. PadiÅŸah bu intelijansiyanın arzularına karşı koya­madığı, onu dizginlemeye cesaret edemediÄŸi için kendi kendine kızıyordu. «Böyle yapmamalıydım» dedikçe kini bir kat daha alevleniyordu. Gerçek ÅŸu ki, «Kanûn-i esasi’nin babası» diye adlandırılan Midhat PaÅŸaya beslediÄŸi düşmanlığın asıl kaynağı hukuk-u ÅŸahaneyi sınırlamaya yeltenmesinden fazla kendi cesaretsizliÄŸi. Evet, Mithat iki padiÅŸahı tahttan indirmiÅŸti ama Abdülhamid’in bir tür­lü sönmeyen kini alaÅŸağı edilme endiÅŸesinden ziyade ken­di kendini suçlamasından ileri geliyordu. Filhakika, Murad rızasıyla halledilmiÅŸti ve bundan yararlanan da kendi ol­muÅŸtu. Ama bu hatıralardan da rahatsız olmuyor deÄŸildi. Bilhassa amcası Abdülaziz’i unutamıyordu bir türlü.

«Adamsendeciliğinin», nazırlarına körü körüne itaat etmesinin kurbanı olmuştu.

Esasen Abdülhamid, mizaç bakımından amcasının taban tabana zıddıdır. Evvela vücutça : Abdülaziz uzun boylu, ÅŸiÅŸman, gözleri parlak, alnı dar, kanlı canlı bir zat; Abdülhamid, aÅŸağı yukarı kısa boylu, sıska ve biraz kam­bur. Teni esmere yakın, kocaman bir burun, derin göz çukurlarında kaybolan gözler. Amca zevklerinde aşırı, ye­ğen kanaatkar ve nefsine hâkim. Manevi bakımdan da tam bir zıddiyet : Abdülaziz padiÅŸahlık görevini ihmal et­miÅŸti. Abdülhamid lüzumundan fazla padiÅŸahtı. Yegâne karar mercii kendisiydi. Bütün iÅŸler Yıldız Sarayında çö­zümlenir, bütün pazarlıklar orada yapılırdı. Bitmez muha­bereler yüzünden kendini de tüketir, kâtiplerin de canına okurdu. Abdülaziz, deminde söyledik, herkese güvenirdi. Abdülhamid’in kimseye itimadı yoktu. BaÅŸbaÅŸa verip ka­zan kaynatmasınlar, fesat çıkarmasınlar diye nazırlarını gözünün önünden ayırmaz, onları sadık birer bende hali­ne getirmek isterdi. Abdülaziz sabırsızdı. Devlet iÅŸlerinden söz açan baÅŸvekilini sonuna kadar dinlemez, hiçbir ÅŸeyi nihayetine kadar okumazdı, hatta methiyeleri bile. Ab­dülhamid herÅŸeyi okurdu : Bütün mektupları, bütün jur­nalleri, liberal Avrupa basınının aleyhinde döktürdüğü en zehirli hiviclere varıncaya kadar eline geçen herÅŸeyi, hem de tek satır atlamadan okurdu. Vatanperverlerin yazdıkları da caba. Yüzde yüz inanmıştı ki, devlet ellerine tevdi edi­len mukaddes bir emanettir. BaÅŸlıca vazifesi : emaneti olduÄŸu gibi muhafaza etmek ve gelecek nesillere hesap vermektir. Bu görevi yerine getirirken milletin de yardım­cı olmasını istiyor, ama nasıl yardım edeceÄŸini kendi ta­yin etmeli. Unutmak mümkün müydü? Türk intelijansia-sı başı boÅŸ bırakılınca gemi azıya almış, vatanperverliÄŸi yüzünden ihtiyatsızlığa sürüklenmiÅŸ, memleketi de felakete atmıştı. Üstelik, Abdülhamid sessizliÄŸe de aşıktı, her patırtıya, her gürültülü nümayiÅŸe düşmandı, adeta mara-zi bir düşmanlık. Bu ruh haleti yüzünden liberal metotla­rı, meÅŸrutiyetçiliÄŸi büsbütün sevimsiz buluyordu.

Kısaca, dahilde mutlak otorite peÅŸindeydi. Yıllarla daha- da güçlenen bir tutku Matbuata intiÅŸardan önce sansür konacak, gazeteler zamanla resmi haberlerin yayıcısı olacak, Zât’ı Åžahane ile hükümetini övücüsü duru­muna düşecektir. Roman, tiyatro, dış dünyadan haberler, herÅŸey sansürden geçirilmekte, rejim aleyhinde yorumla­nabilecek en küçük bir imaya izin verilmemektedir. Top­lantılar yasak, demekler kontrole tabi İstanbul’u hafiyeler sarmış. Saraya jurnaller yağıyor. Hepsi de, birbirinden da­ha endiÅŸe verici haberlerle dolu.

Şahane Münzevi

Saltanat yılları uzadıkça hükümdar. Yıldız Köşkü’ne daha çok kapanıyor. Bir tepede kâin olan bu saray, sele­finin oturduÄŸu Dolma Bahçe’den daha kolay korunabilir. Nadiren çıkıyor saraydan, sonraları aÅŸağı yukarı hiç çık­mıyor. Cuma namazlarını Saray-ı Hümayun’a 300 metre ötede bir camide kılmaya baÅŸlıyor. Namaza arabayla git­mektedir. Önünde askerler, çevresinde muhafızlar ve sa­ray erkânı.

Bu ihtiyarî inziva, şahane münzeviyi bir nevi umacı, bir nevi korkuluk haline sokmuştur. Evet, insanî zaafları­nı gizlemiştir ama meziyetlerine, kabiliyetlerine de gölge düşürmüştür. Kendi kendime sormuşumdur : «Acaba bu davranış korku kadar bir hesaba da mı dayanıyordu? Sa­mimiyet hiçbir ülkede doğuda olduğu kadar saygısızlığı körüklemez. Hiçbir ülkede sükût bilgelik alâmeti sayıla­maz.

Nezaket doğudaki kadar kısır, babacanlık, doğudaki kadar tehlikeli değildir. Orada hükümdar, milletine ser­bestçe ve sık sık gösteremez kendini; meğer ki sert, hat­ta insafsız davransın. En küçük vesilelerle izhar-ı zulm etmekten çekinmesin. Yoksa tebasının itaat ve saygısını çabucak kaybeder.»

Oysa Abdülhamid katiyyen zalim deÄŸildi. Adına ve hatırasına eklenen «Kızıl Sultan» lâkabı tarihin en büyük yalanı. BoÄŸdurulup yokedilen devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara dikilip BoÄŸaz’ın sularına atılan saraylı ka­dınlar hikâyesi yalan! Tam tersine… Abdülhamid ÅŸiddet­ten nefret ederdi. Tahammül edemezdi kan akmasına, maddî eza duyardı. Nefret ederdi daraÄŸacından. Affetme selahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suistimal eder­di. Nizamî muhakeme tarafından verilen idam hükümle­rinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil edilir­di. Siyasî hasımlarına karşı baÅŸlıca silahı sürgündü. Us­taca derecelendirilmiÅŸ bir sürgün : Yemen veya Fizan’da göz altında bulundurulmaktan tutunda Payitahttan az ve­ya çok uzak vilayet veya kazalarda valilik veya kayma­kamlığa kadar. Sürgüne yollanılan maaÅŸ alır, iaÅŸe ve iba­tesi temin edilir ve daima payitahta dönmek ümidini mu­hafaza ederdi. Çok defa efendi olarak gidilir, bey olarak dönülür, paÅŸa olarak dönülürdü. Belki bu da bir hesaba dayanıyordu.

Abdülhamid’in ayırıcı vasfı trimetrik (düzenleyici) ol­maktır, kombinezonlara bayılır, kesin çözümlemelerden hoÅŸlanmaz. Hiçbir baÄŸlılığı önceden reddetmez, sönmez bir kin tutuÅŸturmak istemez. Åžiarı : korksunlar ama nef­ret etmesinler. Bir kelimeyle faydacı ve şüpheci. Ne var ki, bu vasıflarının altında hakÅŸinas ve âdil bir hükümdar saklıdır. Tebalarının —siyasî olması da— medenî hakla­rına saygılı herkesin mülkiyet hukukuna riayetkar bir padiÅŸah. Uzun süren saltanatı boyunca, makamından fay­dalanarak meÅŸru olmayan bir kazanç elde etmeÄŸe kal­kıştığı veya birinin rızası hilafına ve kanunî bir tazminat ödemeden malını gaspettiÄŸi görülmemiÅŸtir. Demek ki, munsif ve âdil oluÅŸunu sadece hesaba ve sadece politi­kaya atfetmek doÄŸru olmaz.

Avrupa Konseri

Bir kere buhran atlatılıp da gereken fedakârlıklar ya­pılınca, padiÅŸah «Avrupa Konseri» denilen teÅŸekkülün ne menem ÅŸey olduÄŸunu ve ona karşı nasıl davranmak lazım geldiÄŸini anlamakta gecikmedi. Üyeler arasında düşünce birliÄŸi olmadıkça bir devletler topluluÄŸu iÅŸ göremez. Cemi-yet-i Akvam’ın baÅŸlıca üyeleri, Fransa ile İngiltere iken, Fransa ile İngiltere’nin ittifak halinde oldukları bütün ko­nular da hakim-i mutlaktı bu cemiyet. BirleÅŸmiÅŸ Milletler ise ABD ve SSCB hiç bir meselede anlaÅŸmadığı için iÅŸ gö­rememektedir. Onların öncüsü olan «Avrupa Konseri» de hiç bir noktada birleÅŸemiyordu. Avrupa Konseri dünya hâ­kimiyetini ele geçirmek emelindeydi. Her devlet bu amacı takip ederken, öteki devletleri mümkün olduÄŸu kadar te­dirgin etmemeye, önüne geçilmez ihtilaflara yol açmama­ya çalışıyordu. Hepsi de toprak arzularını sınırlamak ka­rarındaydı. Bu karar Rusya ile hem hudut ülkeler ve bil­hassa Çin ve Türkiye için daha da geçerliydi. Bıktırıncaya kadar tekrarlanan meÅŸhur «statüko» tamamiyet-i mül­kiye» tekerlemelerinin mânâsı buydu. Devletlerin üzerinde anlaÅŸtıkları tek nokta, ticaret ve sanayie açık kapı bırak­mak, Türkiye’de ve İran’da «kapitüler» rejimi, Çin’de ise «imtiyazlar» rejimini sürdürmekti. Bu devletler, eski ra­kiplerin yerini alarak, kendilerini Avrupa Türkiyesinden kalan toprakların tabiî varisi saydıkları zaman durum ger­çekten vahamet kazandı.

Avrupa topluluÄŸunun ayak ta durduÄŸu XIX. asrın son 25 yılı yerinden oynamayan bu kaypak zeminde Abdülha­mid devlet gemisini büyük bir ustalıkla yönetti. İtle dalaÅŸ-maktansa çalıyı dolaÅŸmayı tercih etti. Daima uzlaşıcı, dai­ma mümkün olan tavizleri vermeye hazırdı… Ancak tama­miyet-i mülkiye tehlikeye düşünce karşı koyar gibi davran­dı. 1885 de Bulgar PrensliÄŸi Åžarkî Romanya adı verilen Fi-lipoli Eyaleti’ni ilhak edince müdahale etmedi. Berlin muahedesi’nden beri zaten İstanbul’a baÄŸlı deÄŸildi burası. Ay­nı yıl, Sırplar Bulgaristan’a savaÅŸ açıp yenilince yine ses çıkarmadı. Yalnızca bir kere, 1898 de, Avrupa’nın şımarık çocuÄŸu Yunanistan, Girit’i’ ilhak etmeye kalkışınca kının­dan çıkardı kılıcını: Teselya Savaşı, Türk Ordusu zafer kazandı ve sultan geçici bir zaman için halkın sevgisiyle kuÅŸatıldı.

Abdülhamid Olmasaydı..

1877-1878 Savaşı Abdülhamid’i vahim bir durumla gerçek bir çöküşle karşı karşıya getirmiÅŸtir; yeni baÅŸtan derlenip toparlanmak, iktidarı ayakta tutmak için büyük bir cesarete, azimkârlığa ve dirayete ihtiyaç vardı. İngiliz tarihçisi Medlicott, «Berlin Kongresi ve Sonrası» adlı ese­rinde şöyle yazar •. O kadar zeki ve hamiyetli genç bir pa­diÅŸaha sahip olmasaydı, Devlet-i Aliye büyük bir ihtimalle param parça olurdu. Toprakları insafsızca elinden alın­mıştı, Rus askerlerinin ve onların kışkırttığı Slav halkının zulmünden kaçan bir sürü müslüman muhacir akın etmiş­ti İstanbul’a. Bu felaketler yetmiyormuÅŸ gibi malî buhran gittikçe korkunçlaşıyordu. Hemen hemen boÅŸ olan devlet hazinesine Berlin Muahedesi, Rusya’ya tazminat-ı harbiye ödemek gibi bir mecburiyet yüklemiÅŸti Nisbi bir denge saÄŸlamak için yıllarca zamana ihtiyaç vardı. PadiÅŸah bu iÅŸe adadı kendini, adadı ama gayretleri iki taarruzla engel­lendi. Åžark Buhranının bir nevi harman sonu ganimeti:

Fransa 1882 de Tunus’u gaspetti. İngiltere Mısır’ı iÅŸgal et­ti.

Bu «kibarca» davranışları mümkün kılan, Tunus’un da, Mısır’ın da merkezden uzak olması; Rusya bana da yok mu diyemiyecekti. Allah için ÅŸurasını da söyleyelim : Berlin Kongresinde Türkiye çıkarları fazla gözetilmemiÅŸ de olsa Rusya’nın çok kârlı çıkmamasına dikkat edilmiÅŸti.

Avrupa Türkiye’sinde bağımsız veya yarı-bağımsız ka­lan devletler zinciri (Romanya, Bulgaristan, Sırbistan) ya­ratmak, Rusya’nın açık denize ve İstanbul’a ilerlemesini durduracak bir engel yaratmak demekti. Nitekim, Ruslar da kızmış, faka bastıklarını anlamışlardı. Bir Alman pren­sinin vesayetine terkedilen Bulgarlar bu vesayetten kur­tulmaya can atıyor. Batı devletleriyle Avusturya’nın ken­dilerine destek olmasını istiyorlardı. Sırbistan ve KaradaÄŸ, daha çok Rusya’ya baÄŸlı idi. Ne var ki, coÄŸrafi bakımdan Bizans’a giden yol üzerinde deÄŸillerdi. Romanya ise siya­si bakımdan Almanya’nın parçasıydı, kültür bakımından Fransa’nın. Bölge diplomasisinin bütün imkânlarını sunu­yordu bu ülkeler. PadiÅŸah bu imkanlardan ustaca faydala­nacaktı. 26 sene büyük devletlerle oynayacağı kumar da koz olarak kullanacaktı onları. Balkan devletleri, o za­manlar Avrupa Türkiyesi denilen kara parçasının merke­zine yani Makedonya’ya hep birden göz dikinceye kadar padiÅŸahın iÅŸine yaramıştı.

Kaleyi İçten Fethetmek

Çetin ve sıkıntılı bir politika, karşıdakiler iki yüzlü, iç­ten pazarlıklı ve netice olarak ne yapacağı belirsiz kim­seler. Demin de arzettik, devletler paylaşmaktan vaz geç­mişlerdir şimdilik. Ama «Konser»in hasbî çabalarına rağ­men imparatorluğu paylaşmak zaruri ve kabil-i tatbik olur­sa, hepsi de o gün için silâhlı olmak, müsaid durumda bulunmak istemektedir. Hepsi de bir yolunu bulup işe karış­mak kararında. Bunun için de, imparatorluk toprakların­da «kendine bağlı» adamlar peydah etmeye çalışıyor. Bu niyet tabii olarak endişeler, karışıklıklar, sürtüşmeler yara­tacaktı. Devletler suret-i haktan görünüp «medeniyet ve barış» adına bu çatışmaları önlemek istiyorlar güya. Avus­turya katolik Arnavutların arkasında, Fransa Lübnan Ma-runilerinin ve bir parça da doğu katoliklerinin. İngiltere, şeyhleri ve daha ılımlı olarak Dürzileri destekliyor. Ruslar, Ermenilerin koruyucusu. Çünkü artık Ortodokslarla uğraş­mak gibi bir bahaneleri kalmamış. Bağımsız bir YunanDev-leti kurulmuş, başına Danimarkalı bir kral geçmiştir. Şu veya bu topluluğa arka çıkmayan tek devlet galiba Alman­ya. Osmanlı ricaline şirin görünmesi bundan. Padişah nez-dindeki itibarını da bununla izah edebiliriz. Herkesin ağ­zında bir «Islahat» teranesi, hem de tek değil bir çok Islahat söz konusu.

Hiçbir zaman bu kadar Islahat lafı edilmemiştir. Bilen de bilmeyen de «böyle yapmamalıydınız» diyor; herkesin reçetesi elinde. İstiyor ki padişah yalnız kendi reçetesini kabul etsin ve uygulasın. Ne var ki, bütün bu hayır sahip­lerinin unuttukları bir nokta var: Devlet-i Aliye bu reçetele­ri tatbik edemez. Edemez çünkü daha önce mahallî sana­yiin verimini arttırmak, iktisadî bir altyapı kurmak, müba­deleyi kolaylaştıracak yolları inşa etmek ve böylece hem, refahı, hem de huzuru sağlamak lazım.

Servet artacak, sürtüşmeler azalacak, idare kolay­laÅŸacaktı. Oysa yukarda da anlattım: ekonomi her gün bi­raz daha bozuluyor, vergi sistemi idarenin gündelik ihti­yaçlarını karşılayacak, memurların maaşını ödeyecek, or­duyu besleyecek parayı bile saÄŸlamaktan âciz. Devlet-i Aliye (Rusya ile hem hudut ülkelerin hepsi de ona benzer ya…) Avrupa ticaret ve sanayiinin «özel bir avlanma yeri» haline gelmiÅŸtir. Türklere düşen iÅŸ de «saydıgâh»in bekçi­liÄŸini ve jandarmalığını yapmak. Kalkmış ona «görevini yapmıyorsun» diyorlar, ama daha iyi yapması için gereken imkânları saÄŸladıkları yok. Belki de, günün birinde, «Bunun meÅŸru sahibi benim» diye hak iddia etmeye kalkma­sından korkmaktadırlar. Hazine tamtakır, maaÅŸlar ödenmi­yor… Yüzüstü bırakılan gemiler Haliç’de çürümektedir. O canım ordunun üstü başı periÅŸan, yalnız Yıldız’da vazifeli birkaç alayın üniformaları ÅŸaÅŸaalı. Teçhizat kiyafetsiz.

İstikrazlar

Bir Heyet-i Vükela toplantısında tutulan zabıt (ki sad­razam Said PaÅŸa’nın hatıralarında yer almıştır) ülkenin malî durumunu keskin bir ışıkla aydınlatmaktadır. Toplan­tı 1902 de vukubulmuÅŸtur. Gayesi : bütçenin yürekler acısı haline bir çare bulmak için alınması gereken tedbirleri müzakere etmek. Vekillerin ileri sürdüğü mütalalar birer ehliyetsizlik ÅŸaheseri. Bir çokları «Ben anlamam bu iÅŸten» deyip çıkıyor, ötekiler beylik bir iki lakırdı kekeliyor. Yalnız Hariciye Nazırı ile Evkaf Nazırı, çekine çekine, dış istik­raza baÅŸ vurmaktan söz ediyor. Çünkü herkes padiÅŸahın bu çareden hoÅŸlanmayacağını bilmektedir.

Abdülaziz’in zaman-ı saltanatından aldığı bir ders de bu, Abdülhamid’in. Filhakika tahta çıktığı zaman, Devlet-i Aliye yabancı ülkelere 300 milyon Sterling’e yakın bir borç altındaydı. Gerçi bu paranın yalnız yarısını almıştık ama va­desi olan borçları ödemek için devlet gelirlerinin bütünü­nü bu iÅŸe ayırmak lazım gelecekti.. Tam bir rezalet.. Dü­rüst bir insan olan yeni padiÅŸah, tekrar böyle bir vaziyetin tahaddüs etmesini istemiyor, istikrazdan vebadan korkar gibi korkuyordu. Çünkü 1882 de senet hamilleriyle bir an­laÅŸmaya varılmıştı. Yılda 25 milyon sterlin ödeyecekti. Ne var ki bu ÅŸartları kabul ettirmek için yeni bir ipoteÄŸe rıza göstermek lazımdı, devletin hükümdarlığını daha da zede­leyen bir ipoteÄŸe, Payitahtda yabancı bir idare (Düyunu Umumiye) kuruluyordu, bütün eyaletlere dalbudak saran bir idare. Belli resimleri o toplayacak, topladığı parayı hak sahiplerine o dağıtacaktı, insaflı olmak için ÅŸurasını da ekleyelim, idarenin gerek memlekete gerek devlete bazı faydaları oldu: Balıkçılığı, ipek böcekçiliÄŸini geliÅŸtirdi, ÅŸark tütünlerinin ihracını kolaylaÅŸtırdı. Ödemelerindeki intizam mevcudiyetinden doÄŸan garantiyle devlete yeniden itibar kazandırdı. Ama saÄŸlanan bu istikraz imkanlarından, padi­şah ancak zaruret hasıl olunca ve aşırı bir ihtiyatla fayda­lanmaya karar vermiÅŸti.

1882 den tahdan indiriliÅŸ tarihi olan 1908′e kadar gecen 26 sene zarfında ülke nice siyasi buhranlara, hudut eyaletlerinde ayaklanmalara, bir cok kısmı seferberliklere, bir gerçek savaÅŸa ÅŸahid olmuÅŸken, borçlar cüz’i bir artış kaydetmiÅŸ, 130 milyondan 150 milyona çıkmıştır. İdarenin illallah dedirten sonu gelmez mali güçlükleri düşünülürse, sadece yabancı ipoteÄŸi biraz daha ağırlaÅŸtırmamak için daima elinin altında bulunan bir kaynaktan faydalanmayı reddeden, aleyhinde o kadar atılmış-tutulmuÅŸ bir padiÅŸahın gösterdiÄŸi hamiyeti takdir etmemek mümkün deÄŸildir. Bun­dan, büyük bir feragat, bundan yüce bir vatanperverlik düşünülebilir mi? PadiÅŸah, kiÅŸi olarak da kendini kıt ka­naat yaÅŸamaya mahkum etti. Saltanatı boyunca tek paha­lı, tek debdebeli saray kurulmadı. BoÄŸaziçi’nin bütün ihti­şamlı saraylarını selefleri inÅŸa ettiler. Abdülhamid bunla­ra, bina olarak, Yıldız çevresinde bir kac boyalı baraka ile deniz kenarında bir kaç köşk ilave etti, o kadar. Bu köşkleri kızları ve damatları için yaptırıyordu. Oysa za­man-ı saltanatında gerek İstanbul da gerekse taÅŸrada adı­nı taşıyan nice hastaneler, nice mektepler inÅŸa edildi.

Batılaşma Hızlanıyor

XIX. asrın baÅŸlarından itibaren, DoÄŸu’da ve bilhassa Müslüman DoÄŸu’da kendini hissettiren Batı tesirinin bu dönemde inkıta’a uÄŸradığını sanmak büyük hatâ olur. Tam tersine, bu tesirin iktisadî tepkileri günden güne art­mıştır Yabancı sermaye artık devlet istikrazı ÅŸeklinde de­ğil, diplomasinin himaye ettiÄŸi özel yatırımlar halinde ülke­yi iÅŸgal etmiÅŸ, mübadele geniÅŸlemiÅŸ ve mahallî ekonomiyi felce uÄŸratmıştır. BeyoÄŸlu ve Galata’da İzmir’in Frenk ma­hallesinde küçük küçük Åžanghay’lar geliÅŸmiÅŸtir zamanla… Buralardaki Hıristiyan ve yabancı burjuvazi her gecen gün biraz daha zenginleÅŸmiÅŸtir. Avrupa tesirinin bir baÅŸka te­cellisi olan idarî Islahat baÅŸka bir deyiÅŸle «Tanzimat» ve­tiresine gelince o da yavaÅŸlamamış, hatta hızlanmıştır. Pa­diÅŸah, idare cihazını sadeleÅŸtirmek gibi bir politikaya ya­naÅŸmamıştı hiç. Saltanatı boyunca mevzuatın «laikleÅŸme­si» AvrupalılaÅŸması devam eder. «Mecelle»nin son kitapla­rı tatbik mevkiine girmiÅŸ, hukuk mahkemelerinin sayısı da salahiyeti de artmış, seri mahkemelerin salahiyetleri ise bir kat daha kısıtlanmıştır. Yeni mektepler açılmış, gerek talebelerin gerekse mezunların sayısı çoÄŸalmıştır. Mek­teb-i Harbiye’nin talebe mevcudu büyük artış kaydetmiÅŸtir: Abdülhamid saltanatının baÅŸlarında 50 zabit mezun olur­ken, son on yılında 700 zabit mezun olmaya baÅŸlamıştır. İdare cihazı —bilhassa yabancı müdahalenin kendini ÅŸid­detle hissettirdiÄŸi bazı vilayetlerde— giriftleÅŸmekte ve ge­liÅŸmektedir. Memur ve personel sayısı kabardıkça kabar­maktadır. Hür düşünceye, serbest münakaÅŸaya muhalif olduÄŸu halde, Abdülhamid idaresi ilme ve Batı metodları­na itibar etmekten geri kalmamıştır: Anlamıştır ki —hiç deÄŸilse politika alanında— ilim demek, ÅŸer’i ilimler demek deÄŸilse artık. İlim din dışıdır ve Batı kaynaklıdır. Okumak demek, BatılılaÅŸmak demek…

Abdülhamid, gerek merkezdeki gerek eyaletlerdeki idare cihazını İslah etmek için, Avrupa ilimlerine sürtünmüş, Avrupa metodlarmı uygulayacak ehliyette tebalar yetiÅŸtirecek mekteplere ihtiyacı olduÄŸunu bilmektedir. Ama okuyanlar Halifeye karşı sadakatlerini de muhafaza etmeliydiler. Bunun için mekteplerde islam akaidi de telkin edilmeli yani dini ibadetler unutulmamalıdır… Abdülha­mid idarede teokrasinin dış ÅŸekillerini muhafaza etmeÄŸe çalışır. Polisin görevi dinin emirlerine riayet edilmesini sağ­lamak. Ama bu meselenin halli de, yukarda bahsettiÄŸimiz mali meselelerin halli gibi, hemen hemen imkansız. Me­mur ve zabit çevrelerinde, intelijansiyaya Tanzimatın baş­larından beri öylesine bir şüphecilik, öylesine bir kayıtsız­lık geliÅŸmiÅŸtir ki PadiÅŸahın derpiÅŸ ettiÄŸi tedbirler ciddi bir netice saÄŸlayamamaktadır. Abdülhamid’in büyük meblağ­lar harcayarak ayakta tuttuÄŸu mekteplerden çıkanlar, ni­çin saklamalı büyük çoÄŸunluk bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar. Åžunu da unutmamalıyız, bu nesil ittihad ve Terakkinin parlamen­toda çevireceÄŸi dolapları nasıl bilebilirdi. Onun için Mithad’ın Anayasasına inanıyordu, o anayasa ki melun eller tarafından daha tomurcukken boÄŸulmamış olsa altın mey­veler verecekti. İntelijansiya nesli için MeÅŸrutiyet bir devayı küldür, Anayasa, bütün güçlükleri yok edecek, bütün tehlikeleri aÅŸtıracak bir tılsım.

Yabancı ülkelerde ikametin bendelerinin sadakati için ne kadar tehlikeli olduÄŸunu bilen padiÅŸah, seyahatleri ya­sak eder, hiç deÄŸilse engeller çıkarır. Avrupa’ya talebe gönderilmez olur. Böylece 1883 den beri süregelen bir ge­lenek inkıta’a uÄŸrar. Ama bu tedbir büyük bir iÅŸe yaramaz; Batı düşünceleriyle temas etmek için Avrupa’ya gitmek ÅŸart deÄŸildir. Batı düşüncesi günden güne artan bir hızla dalga dalga yayılır ülkeye. Yabancı dillerin öğretilmesi de bu istilayı kolaylaÅŸtırır. (Abdülhamid’in saltanatı zamanın­da daha cok Fransızca raÄŸbettedir.)

Mürebbiyeler

Filhakika bu devir aynı zamanda bir mürebbiyeler sal­tanatı devridir. Ayda 600 (veya daha fazla) frank geliri olan her memur, bu paranın birkaç altınını ayırıp, evinde yabancı bir mürebbiye bulundurmayı vazife sayar.

(Fransız, İsviçreli, bazen Alman ve çok nadir olarak İngiliz bir ilk mektep muallimesi). Mürebbiyeler üşüşür memlekete, gerçek bir istiladır bu. «Öğretmen hanımları­mız» in bilgileri kıttır, öğretme kabiliyeti dersen hak getire. Çok defa yaptıkları iş öğrencilerine ana dillerini o da şöyle böyle öğretmekten ibaret. O dönemin İstanbulunda umu­miyetle bu dil Fransızcadır. Çünkü yukarda da işaret ettik. İstila ordusunun en büyük bölümünü Fransızlar ve Fran­sızca konuşan İsviçreliler teşkil ediyordu. Gerçi yabancı mektepler de bir hayli boldu ama pek etkili olmadılar. Umumiyetle Türkler devam etmiyordu bu okullara.

Liberal Basın

Devir o devirdi ki, Avrupa’da burjuva sınıfları tarafın­dan yönetilen ve düzenlenen meÅŸrutî hükümetler iktidarla­rının zirvesine ulaÅŸmışlardı. İktisadî liberalizm parlak za­ferlerini yaşıyor; liberal ve fran-mason bütün bir edebiyat bu baÅŸarıları dünyaya örnek diye sunuyor, düşüncelerini yaymak için hakiki bir haçlı savaşı açıyordu. Fransız bası­nı ve edebiyatı bu savaşın en müessir kuvvetleri, çünkü Fransa, ölümsüz prensiplerin, insan ve vatandaÅŸ hakları beyannamesinin vatanıdır. Felakete bakın ki, talihsiz pa­diÅŸahın ülkesinde en yaygın dil de Fransızca. Bu edebiyat; yabancı postalar kanalıyla dalga dalga boÅŸalır Türkiye’ye. Yabancı postaların dokunmazlığı vardır, yerli polis kontrol edemez. Yabancı neÅŸriyat yaydığı haberlerle, Åžark Mesele­si üzerine döktürdüğü makalelerle (bu makaleler hemen he­men daima aleyhimizdeydi) padiÅŸahı küçük düşürüyor. Türk okuyucuları nezdinde itibarını zedeliyordu. Sonunda hü­kümdarın memur ve zabitleri, efendilerini, Avrupa efkârı umumiyesinin düşmanca gözleriyle görmeÄŸe baÅŸladılar. PadiÅŸah 1883 de ihdas edilen sansürle yerli basının aÄŸzını sıkı sıkıya kapamıştı. Åžimdi bu tedbir kendi aleyhine dö­nüyordu. Abdülhamid sessizliÄŸe aşıktı, gürültü, patırtıdan, nümayiÅŸten nefret ederdi, adeta marazî bir nefret. Ama dışardan gelen bozguncu sesleri de susturamıyordu. Oy­sa insiyakî nefretini dizginlemesi lazımdı. Davasını müda­faa etmek, Avrupa’nın ithamlarında ne kadar haksız, iddia­larında ne kadar mesnetsiz olduÄŸunu ispat etmek (bu onun için gayet kolaydı) ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla nasıl didindiÄŸini, ne cansiperane gayretler har­cadığını göstermek için kendi basının sütunlarından fay­dalanabilirdi.

İntelijansiyanın Kaygısı

Bir bedbinlik havası esiyordu ülkede. PadiÅŸah, düş­manlarının yarattığı bu havayı maâkui bir nikbinliÄŸe çevir­meÄŸe, gönül ve kafaya seslenen delillerle temellendirilmiÅŸ bir güven havasıyla yok etmeye çalışmalıydı. Heyhat… Besleme kalemşörlerin yavan, basmakalıp methiyeleriyle yetinmek gafletinde bulundu. Oysa bu yaveler okuyucuyu zerre kadar etkilemiyordu, hem de hitap ettiÄŸi kitle Bab-ı Ali bendegânı, memurlar, zabitler gibi hepsi de intelijansi­yanın üyesi yani aydınlar, çeyrek aydınlar olduÄŸu halde, Yabanaı basının, yabancı neÅŸriyatın hücumları cevapsız kalıyordu İntelijansiya, itiraz edilmediÄŸini görerek, sonun­da, Batının ileri sürdüğü bütün tenkitleri benimsedi; padi­şah, ülkesinin içinde bulunduÄŸu tehlikelere milletin sefale­tine aldırmıyordu demek. Demek ki canını kurtarmaktan, sarayını düşünmekten baÅŸka kaygusu yoktu. YaygınlaÅŸan böyle bir kanaatin ülke için ne zararlı neticeler doÄŸuraca­ğını tahmin etmek güç deÄŸildir. Otoriter bir rejim sadece polis baskısıyla, sadece idarî zorlamalarla ayakta dura­maz. Güveni saÄŸlayacak, yöneticilere sevgi telkin edecek bir propagandaya da ihtiyacı vardır. Rejimin saÄŸlamlığını yapan da bu ölçü, daha doÄŸrusu nisbet (dozaj). Ne yazık-ki rejim bu dozaj iÅŸini hiç de iyi ayarlamamıştır. BaÅŸka bir deyiÅŸle Abdülhamid o devirde «münevver» Türklerin bü­yük ekseriyetini teÅŸkil eden saray bendegânına, kendile­ri taşıyan güven duygusunu telkin edememiÅŸtir. Bir keli­meyle bendegân, mevkiinden ve ÅŸahsî avantajlarından emin deÄŸildir. EndiÅŸeleri sadece hamiyetlerinden ileri gel­miyor, ekmek kapıları olan sarayın yıkılmasından da kor­kuyorlar; ya artık maaÅŸ alamazlarsa… Bu huzursuzluÄŸun sorumlusu, padiÅŸahın siyasetidir onlara göre. Rejim için çok tehlikeli bir inanç, hele idarenin dizginlerini elinde tu­tan ordunun kadrosunu teÅŸkil eden bütün bir sınıf bu inan­cı paylaşırsa, yarattığı tepkiler büsbütün korkunç olabilir. 8ir sonraki nesil, Kemalist rejimi kuran nesil, Kemalist re­jimin dış dünyadaki itibarına bakarak, idarenin saÄŸlamlığı­na inanacak ve böyle bir tehlikeyi mühimsemeyecektir.

Müslüman Halk

Biz Abdülhamid devrine dönelim, bendeÄŸanın endiÅŸe­si de, öfkesi de gün geçtikçe çoÄŸala dursun, müslüman halk, yani saray tarafından beslenmeyen, sarayı besleyen müslüman halk, hiç de bendeÄŸan gibi düşünmüyordu… Onlar hükümdarın ÅŸahsına baÄŸlıydılar hep. Halifeye sa­dakatleri sonsuzdu Dünya iÅŸlerinden habersiz oldukları için, İslâm dünyasının karşı karşıya bulunduÄŸu tehlikeleri göremiyorlardı. Tahtın babadan kalma ihtiÅŸamı, Åža’ÅŸaalı merasimler, Halifenin fazilet ve azametini sergileyen Cu­ma ve Bayram namazları, her zamanki gibi büyütüyordu onları. Münevver Türkler, saray bendegânı, Hıristiyan Ba­tının inkâr kabul etmez üstünlüğü önünde apışıp kalmış, küçüklük duygusuna kapılmışlardı. Halk yabancıydı bu duyguya, cedlerinin gururu yaşıyordu onda. İnanıyordu ki, İslâmiyet müslümanlara, gayri müslüm tebaya kıyasla sonsuz bir üstünlük bahsetmiÅŸtir. Kaldı ki, yoksulluÄŸu da, yan tutan bir basın ve yayının diline doladığı kadar ağır deÄŸildir hakikatte. İstanbullular askere alınmaz. İstan­bul’da hayat kolaydır. Çünkü orada da baÅŸka büyük ÅŸehir­lerde olduÄŸu gibi, padiÅŸah hayat pahalılığını önlemeye ça­lışır. TaÅŸrada ve köylerde askerlik bir felaket, ama vergi­ler kalu belâdan beri hep aynı vergiler, halk bunlara alı­şık ve zaten çok ağır da deÄŸiller. Netice olarak, Abdülha­mid’in sükûtunu hazırlayan ve önüne geçilmez hale geti­ren, halkın memnuniyetsizliÄŸinden çok bendeÄŸanın endi­şesi olmuÅŸtur.

1908 – 1918 BUHRANI
Balkan Gailesi

Abdülhamid saltanatının son yılları yeni bir olayla büsbütün içinden çıkılmaz hâle gelir. Bu olay şudur : Ber­lin muahedesi ile gerçekleşen Avrupa Türkiyesinin payla­şılması sonunda Balkan devletleri sahneye çıkmış, veya güç kazanmışlardır sadece. Bu devletler Avrupa Türkiye-sinde kalan topraklar üzerinde hak iddia etmektedirler. Göz diktikleri, daha çok, Makedonya. (Rumelinin merkezî kısmı olan bu bölgenin ahalisi çeşitli kavimlerdendir : Türkler, Bulgarlar, Rumlar, Sırplar). Bunun içinde Yuna­nistan da, Bulgaristan da, Sırbistan da, Makedonya da karışıklık çıkarmakta içeriye soktukları silâhlı çeteler va­sıtasıyla Türk köylerini haraca kesmektedirler. Bu çete­ler, kendi soylarından köylüler tarafından korunmaktadır. Bu köylere dehşet salmakta, Osmanlı jandarması ve as­keri ile savaşmaktadırlar. Bu eylemleri destekleyen yoğun bir propaganda da var : bu propagandaya göre (ahalinin en az üçte birini teşkil eden Türkler) insafsız, zalim Hıristiyan katili kimselerdir, medeniyet ve insanlık namına bir an önce temizlenmeleri gerektir. Liberal Avrupa matbuatı­nın büyük bir kısmı da bu propagandayı ve sloganları yaymakta ve desteklemektedir. Avrupa Konseri işe karış­malı ve bu rezalete son vermelidir artık.

İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ

Malî sıkıntılar içinde kıvranan padişah, elinden gele­ni yapıyor. Ama isyanı bastırması için şiddete başvurma­sı lazım.

Oysa ateÅŸ püsküren «Avrupa Konseri» hareket ser­bestisini önlemektedir. İhtiyatlı davranmak umumi af ilan etmek lazımdı. Bu mecburi müsamaha Balkanlardaki ayaklanmayı azdırır. 1903 den 1908′e kadar Avrupa Kon­seri Yıldız Sarayı üzerindeki sürekli baskılarıyla padiÅŸahı Makedonyayı teÅŸkil eden üç vilayete ayrı bir statü verme­ye zorlar.

Önce idarî bir denetimi ve yabancı jandarma ve za­bitlerini, sonra da kazaî bir denetimi, nihayet malî dene­timi kabul etmek gerekecektir.

Hemen söyleyelim… Türkiye’nin bütünlüğünü ve ba­ğımsızlığını açıkça tehdid ettiÄŸi için Türkiye’yi rahatsız eden ve kızdıran bu tedbirler Balkan devletlerini de mem­nun etmez. Çünkü bu devletler iddia ettikleri gibi ırkdaÅŸla-nnın durumunu iyileÅŸtirmek peÅŸinde deÄŸil, yeni topraklar ve yeni tebalar kazanmak emelindedirler.

Nitekim baskı ile, müşterek notalarla, donanma gös­terileriyle padişahtan zorla koparılan bütün bu düzenle­melere ve İslahata rağmen çetelerin faaliyeti katiyen dur­mamıştır.

Bu önlemler tek işe yaramıştır : Abdülhamid rejimine son darbeyi indirmek.

Filhakika, İntelijansiyanın endiÅŸesini ve öfkesini körüklemiÅŸtir. İntelijansiya yapılanları yeni bir çözülme alâmeti olarak görmüş ve bu çözülüşün suçunu ve mesuli­yetini padiÅŸaha yüklemiÅŸtir. Bu tedbirler hazineyi tam­takır etmiÅŸ. Devlet üç eyaletine hizmet götüreceÄŸim diye elindekini avucundakini harcamış, yoksulluÄŸu büsbütün artırmış, askeri imkanları kurumuÅŸtur. Üstelik isyanların sonu da gelmiÅŸtir. Oysa Avrupa, Islahat yaparsanız is­yan biter diyordu. (3) Avrupa, 1906 da Devlet-i Aliyenin gümrük resminin % 11 den % 13′e çıkmasına izin verdi. Bu % 2, üç vilayetin bütçe açığını kapatmaya yarayacaktı, ama bu lütfün zararları da oldu: Filhakika Makedonyada bulunan memurların ve bilhassa ordu mensuplarının maa­şı muntazaman ödeniyordu artık. Gelgelelim, bu ülkenin diÄŸer bölgelerinde bilhassa payitahta görev alan zabitle­rin öfkesini artırıyordu. Artırıyordu çünkü onlar zamanın­da maaÅŸ olamıyorlardı.

Jön Türkler Sahnede

Kaldı ki Makedonya bölgesindeki askeri ve mülki er­kân da durumdan ÅŸikâyetçiydiler. Evet., maaÅŸlarını tıkır tıkır alıyorlardı ama bozguncu telkinlere daha açıktılar. Propaganda, Abdülhamid’i devlet ve millet düşmanı ilan ediyordu. PadiÅŸah olmasa imparatorluk kurtulacaktı.

Bu propagandanın kaynağı Avrupa’ya ve daha çok Paris’e kaçan ve «Jön Türk» adını alan ihtilalciler. Jön Türkler, Avrupa’nın ve bilhassa Fransa’nın bazı liberal çevrelerinde himaye görüyordu.

Makedonyada ihtilalci bir cemiyet kurulmuştu. Türk subay ve memurlarından teşekkül eden bir cemiyetin gay­ri müslim üyeleri de vardı. Cemiyet, fran—masonlar (bil­hassa yahudi fran-masonlar) tarafından destekleniyordu. Amacı, padişahı bir «Anayasa» ilanına zorlamaktı.

1908 Haziranında, propagandanın ustaca istismar et­tiÄŸi siyasi bir olay, gerginliÄŸi büsbütün artırdı. Anlatalım: birden bire bir ÅŸayia dolaÅŸmaya baÅŸladı. Çıkarı olan her­kes ÅŸayiayı tekrarlıyordu. Efendim, İngiltere kralı V..I Ed-ward ile Rus Çarı II. Nikola Revalde buluÅŸmuÅŸlarda, bu buluÅŸma sonunda Makedonya’nın taksimi kararlaÅŸtırılmış. Åžayia asılsızdı, tahminler abes. Çünkü Rusya ile İngiltere tek. baÅŸlarına böyle bir karar veremezlerdi. Ama arzettik, intelijansiya inanmıştı bir kere, daha doÄŸrusu inanmış gö­rünüyordu. Saat 11′i çalmıştı. Devlet kurtulacaksa daha fazla beklemezdi.

1908 temmuzunda ihtilal patlak verdi. İttihat ve Terak­kiye baÄŸlı zabitler Makedonya’da birlikleriyle daÄŸa çıktılar.

Postahaneler iÅŸgal edildi. Saraya telgraflar yaÄŸmaya baÅŸladı. Bu telgraflarda padiÅŸaha deniliyordu ki: «Mithat PaÅŸanın kanûn-i esasisini tatbik mevkiine koymazsan, 100 bin asker payitahta yürüyecek. Sonunu sen düşün.» PadiÅŸahın ayaklanmayı bastıracağına güvendiÄŸi bir paÅŸa ÅŸuikaste kurban gitti. İzmir’den getirilen bir kaç bölük as­ker de iÅŸe yaramadı. Büsbütün telaÅŸlanan padiÅŸah taleple­re baÅŸeÄŸdi. Kanûn-i esasî’nin meriyete konulacağını ilân etti. Ömür boyu bu kelimenin korkusu içinde yaÅŸamıştı ve bu tehditlerle devrildi. Gerçi bu baÅŸeÄŸiÅŸ sayesinde bir za­man tahtınımuhafaza etti ama otoritesini kaybetti. Artık onun yerine intelijansiya saltanat sürecektir.

İntelijansiya ve temsilcilerinin (başlangıçta İttihat ve Terakki komitesi) saltanatı bir hamlede ve topyekûn ku­rulmadı. İmparatorluğun bütün şehirlerinde ihtilalciler le­hine bir heyecan dalgası yükselmişti ama ihtilalciler ku­manda mevkilerini hemen ele geçiremediler. Bunun iki sebebi var:

1 — Hükümet İstanbul’daydı, komitenin merkezi ise Selanik’tedir. Yani, lahzada iÅŸ baÅŸ. yapamaz. Kendi adam­larını ve kendi tercihlerini kabul ettiremez. Babâli’nin bütün nüfuz ve salahiyetini Yıldız Saray’ına aktarmak isteyen padiÅŸah’a karşı halktan gelen bir tepkiye benzemektedir, ayaklanma.

Esasen:

2 — İhtilalcilere karşı duyduğu bütün hayranlığa rağ­men halkın sağ duygusu aldanmamıştır. İhtilalciler, devlet gemisini, milletlerarası politikanın kayalıkları arasında yürütecek tecrübe ve ihtiyattan mahrumdular.

Yeni hükümetin üyeleri Bab-ı Ali’nin eski paÅŸalarıdır yine. Abdülhamid’in vekilleri veya vekil olabilecekleri da­ha çok, ÅŸu veya bu sebepten dolayı, PadiÅŸah’ın iÅŸ başın­dan uzaklaÅŸtırdığı veya iÅŸ başına getirmediÄŸi yarı menkuplar.

Bununla beraber, komite payitahta taşınmış, orada mühim bir merkez kurmuş, hükümetin yürüyüşünde daha etkin olmaya başlamıştır.

İhtilâlin bir neticesi de matbuata verilen hudutsuz hürriyet. Matbuat, önceleri ağırdan alır, mutlakiyet rejimi­ne ve o rejimin yardakçılarına (yani padiÅŸahın bazı adam­larına ve hadiselerin akışıyla halkın husumetini çekmiÅŸ bir kaç eski vekile) atar tutar sadece. Ama haftalar ve aylar geçtikçe baÅŸtaki hükümete de veryansın eden hücumlara giriÅŸir. 1875 Kanûn-i esasi’sine uygun olarak yapılan iki dereceli bir intihapla bir millet meclisi kurulur: padiÅŸahlık yıkılıncaya kadar serbest seçimle iÅŸ başına gelen tek mec­lis. Meclisin teÅŸekkülü Osmanlı müntehiplerinin aklı seli­mini ispat” eder mahiyettedir. Aklı başında, mutedil, dürüst çok iyi niyetli kimseler. Mecliste İttihak ve Terakki komi­tesi de temsil edilir. Bu da gayet tabiidir, çünkü memleke­tin her tarafında kurtarıcı olarak tanınmaktadır. Ama ko­miteye baÄŸlı olmayan mebuslar da yok deÄŸil.

1909 Ocağında, Meclisle Sadrazam Kâmil Paşa ara­sında bir ihtilaf çıkar. İttihat ve Terakki de bu ihtiyar dev­let adamından kurtulmaya can atmaktadır. Kâmil Paşa otorite aşkıdır —günümüzün hırçın ve devrimci intelijansiyasına benzeyen— komitenin iktidara geçmesini isteme­mektedir. Kâmil düşürülür, onun yerine komitenin kendine daha yakın bulduğu bir sadrazam geçer.

İki Dış Politika

Gerçi her iki halde de maddî bir kayıp söz konusu de­ğildi. Bununla beraber, bu davranışlar millî gururu ÅŸiddet­le zedeledi ve gürültülü nümayiÅŸlere yol açtı. Yol açtı ama ister istemez de sineye çekildi. Ve Yunanistan da, çekine çekine Girit’i ilhak etmekten söz ediyordu. Girit, 1901′den beri bilkuvve bağımsızdır. Helen Hanedanfna mensup bir Girit hükümdarı tarafından idare ediliyordu. Osmanlı «hakimiyeti»nin tek alâmeti, kadîm Lon Sude’ün köhne bir ka­lesinde dalgalanan bir Türk bayrağından ibaretti. Ver yan­sın edildi Yunanistan’a bütün İstanbul matbuatı ateÅŸ püs­kürdü. O dönemin gazetelerini okumak ve basında bol bol çıkan karikatürlere bir göz atmak, «BatılaÅŸmış» inte­lijansiyanın yönettiÄŸi yeni Türkiye’nin nasıl bir zihniyet İçin de olduÄŸunu göstermeye kâfidir.

1840′dan bu yana Osmanlı siyasetinin deÄŸiÅŸmez bir temeli vardı. Abdülhamid bu gerçeÄŸi kavramıştı. İntelijan­siyanın vatanperver coÅŸkunluÄŸu hakikati görmesine engel oldu. BaÅŸka bir deyiÅŸle, 1840′dan beri Devlet-i Aliye’nin baÅŸlıca problemi Avrupa Türkiyesi’ydi Oysa Avrupa Tür­kiyesi artık Avrupa devletlerinin tehdidi altında deÄŸildi. Åžimdi bu bölgeye göz diken, XIX. asır Osmanlı parçalanı­şı yüzünden ortaya çıkmış Balkan devletleriydi. Bulgaris­tan, Sırbistan, KaradaÄŸ, Yunanistan.

Bu devletler hatırı sayılır bir güç kuramamışlardı. Te­ker teker Devlet-i Aliye için bir tehlike teÅŸkil etmiyorlardı: Teselya Muharebesi bunu ispat etmiÅŸti. Ama birleÅŸmeleri imparatorluk için öldürücü olabilirdi. Abdülhamid bunu pek iyi anlamış ve Balkanlardaki diplomasisini ona göre ayarlamıştı. Jön Türkler gerçek durumdan habersizdiler. Onlara öyle geliyordu ki, 1908-9 ihtilali yalnız içte muzaffer olmalarını saÄŸlamamış Ruh-ül Kudüsün esrarengiz bir mü­dahalesiyle kuvvetler dengesini de alt üst etmiÅŸti. Ve Tür­kiye aÅŸağı yukarı herhangi bir Avrupa devleti kadar güç­lüydü artık. Batının liberal basını da iltifatlarını esirgemi­yordu, Allah için. Kısa bir müddet sürecek olan bu poh-pohlayıoı yazılar inançlarını bir kat daha perçinliyordu. Balkan devletleri de kim oluyordu? Hadi bazılarını kızdırıp bazılarını da okÅŸasan ya. Ne gezer. Oysa Osmanlı diplomasisi artık o sınırlı bölgede iÅŸ görecekti, dostlar ve sem­patizanlar yaratmak lâzım geliyordu. Jön Türkler, Balkan devletlerinin topunu birden küstürdüler ve karşılarına al­dılar. Bu abes ve küstah politika bir felaketle sona erecek yani dört devleti tek cephe halinde birleÅŸtirecek ve Avru­pa Türkiye’sinin kaybedilmesine sebep olacaktı.

Liberal Batı Ve…

Türkiye’nin büyük devletler karşısındaki davranışları­na gelince, bu alanda da bir yön deÄŸiÅŸikliÄŸine ÅŸahid olmak tayız. Abdülhamid, geçirdiÄŸi son diplomatik buhranlar es­nasında Almanya’ya dayanmıştı hep. Milletlerarası sahne­de nice oyunlar oynayan imparator wilhelm, İslâm hâmi­si rolüne de özenmiÅŸti. Filhakika, Almanya’nın Türkiye ile ortak sınırı olmadığından, Türkiye’nin paylaşılması en az onun iÅŸine geliyordu. Çünkü bundan bir kazancı olmaya­caktı. Büyük bir hızla geliÅŸen sanayii için mahreçler ara­mak zorundaydı. Bu itibarla, babadan kalma Osmanlı tamâmiyeti mülkiyesinin baÅŸlıca müdafii idi. Abdülhamid’in mahremi Alman elçisiydi. İki rejim arasındaki benzerlikler de Abdülhamid’in Almanya’ya karşı sevgisini güçlendire­cek mâhiyetteydi. PadiÅŸah, Fransız ve İngiliz basınının hürriyetçi havasından ve «insaniyetçi» taleplerinden fena halde rahatsız oluyordu. «Jön Türkler» için en isabetli yol, eski rejim ne yaptıysa tersini uygulamaktı. PadiÅŸahın te­mayüllerine aykırı olsun diye İngiltere ve Fransa’ya dost­luk nümayiÅŸinde bulunuldu ve Almanya’ya karşı daha so­ğuk davranıldı.

Avusturya, Almanya’nın müttefikiydi. «Bosna Hersek» in Avusturya tarafından ilhak teÅŸebbüsü Alman aleyhtar­lığını bir kat daha arttırdı.
1 — Liberal Britanya basınının «Liberal» Jön Türkler
ihtilali için gösterdiÄŸi coÅŸkun alâkaya White Hail katılmıyordu pek. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun lehinde olan ve ona —Rusya’ya karşı— Batı devletlerinin müzâharetini
saÄŸlayan 1854 ittifakının 1877-78 de Türkiye’nin nasıl aley­hine döndüğünü anlatmıştık. 1855 de, Fransa ile el ele ve­ren İingiltere Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu kurtarmıştı. 1877-78 de ise, çok daha gevÅŸek olan İngiliz müdahalesi, im­paratorluÄŸun topyekûn yok olmasını önlemiÅŸti sadece.1908 den sonra White Hall’un iÅŸi başından aÅŸkındır, hududlu da olsa Türkiye’yi destekleyemez. Filhakika İngiltere için baÅŸlıca düşman Almanya’dır artık, Almanya’ya karşı Türklerin ezelî düşmanı olan Rusya ile ittifak kurmaya çalışır. Demek ki, Türklerin İngiltere’den ciddi bir müzahe­ret, siyasî bir iÅŸbirliÄŸi beklemeleri abestir.

Bununla beraber kamuoyunun bu istikâmetteki geliş­mesini önleyen iki husus vardı.

2 — İç politikaya gelince, intelijansiyanın anti-liberal
temayülleri güçlendikçe, otoriter devletlere karşı muhab­beti de artar, Almanya kara Avrupasın’da baÅŸlıca otoriter devlettir. Kaldı ki, Almanya da onların sevgilerini kazan­maya çalışmakta, hem malî alanda hem yeni idarecilerin çok önem verdiÄŸi ordunun ıslahı konusunda yardımcı ol­mak istemektedir. Böylece, Almanya ile bir yakınlaÅŸma baÅŸlar ve çok geçmeden aradaki baÄŸlar pekiÅŸtirilir. Libe­ral Batı ile Jön Türkler’in «balayı» pek kısa sürer.

Devralınan Miras

1909-10 yıllarında ilerici intelijansiyanın aşırı kanadı­nı temsil eden «İttihat ve Terakki» komitesinin hâkimiyeti günden güne artmaktadır. 31 Mart 1909 ayaklanması göz­dağı olarak kullanılmış, muhalefet susturulmuÅŸtur. Komite hükümetinin otoritesini tahkim eden bir baÅŸka husus da Maliye Nazırı Cavid Bey’in bütçeyi dengelemek, Os­manlı bütçesinin müzmin derdi olan açığı kapatmak için bir dizi istikraz teÅŸebbüsüne giriÅŸmesidir. MaaÅŸlar tıkır tı­kır ödenmekte, yabancı ülkelere savaÅŸ gemileri ısmarlan­makta, ordu manevralar yapmaktadır. Ordunun teçhizatı­nı da tamamlamak lazım ama, söylediÄŸim gibi, alınan pa­ralar daha çok maaÅŸ ve ücretlerin muntazaman ödenme­sine, büyük bir yekûn tutan borç taksitlerinin tesviyesine harcanmaktadır.

Åžurasını da söyleyelim ki, bu istikraz siyasetini kolay­laÅŸtıran da Abdülhamid olmuÅŸtur. PadiÅŸah, Avrupa pazar­larına mümkün olduÄŸu kadar baÅŸvurmamış ve bu tutum­lu idaresi sayesinde devletin malî itibarını saÄŸlamıştır. «Kızıl Sultan» in yerine geçenler iki mirasa konmuÅŸlardır: Sakıt padiÅŸahın politika alanındaki kötü şöhreti ve mali iÅŸlerde çok cimri, çok tedbirli davranışı. Tepe tepe kulla­nılan iki deÄŸerli miras, bilhassa ikincisi. Kapitüler baÄŸlar yüzünden vergilendirme yoluyla para elde edemeyen Jön Türkler, malî sıkıntıdan bu sayede kurtulabilmiÅŸlerdir. Ha­zinedeki bolluk yeni rejimin halk tarafından benimsenme­sine geniÅŸ ölçüde yardım etmiÅŸtir. İttihak ve Terakki ko­mitesi bütçelerindeki intizamla övünür. İntizama diyecek yok, fakat açlıktan ne haber… İstikraz siyaseti ancak üre­time yönelik ve üretimi arttıracak yatırımlar söz konusu olunca isabetlidir. Oysa 1908′den 1914′e kadar yeni hü­kümetin elde ettiÄŸi bütün istikrazlar tüketim içindir.

Siyasî mirasa gelince, o da Jön Türklere esaslı bir şöhret saÄŸlar: Liberalizm şöhreti. Öyle ya… yüzde yüz mutlakiyetçi bir rejimin muzaffer düşmanları, elbette ki libe­ral olacaktı. Unutulmasın ki, o devirde, siyasî dönüşler moda olmamıştı henüz. Mefhumlar bugünkü kadar yay­gın deÄŸildi. Etiketlerden kuÅŸkulanmak âdet olmamıştı.

Böylece Jön Türkler intelijansiyası rejimi Batıda, ol­dukça uzun bir zaman liberal sanılmakta devam edecektir. Tekrar edelim, 31 Mart Askeri Ayaklanması bu alanda çok işi ne yaramıştı. Demek ki komitenin «yobazlıktan başka düşmanı yoktu. Onu eleştirenlerin hepsi de kılık değiştir­miş birer mürteci idi. Bu zehabın yayılması Jön Türklerin liberalizm şöhretini perçinledi. Hakikatte ise, «Jön Türk­ler İhtilali» nin hiç de liberal bir mahiyeti yoktu. Başka türlü olabilir miydi ki? Sosyal yapısı icabı, Türk intelijansi­yası devletle kader birliği İçindedir.

Kim Bu İntelijansiya?

Kim bu intelijansiya? Yüz de doksan devletten maaş alan veya maaş bekleyen memur ve subay. Mülga salta­nat rejimine düşmanlıkları, devletin «keyfi ve gayri meşru davranışlarıdır» ileri gelmiyordu pek. Düşmanlığın başlıca kaynağı, devletin yabancıya baş eğdiğini görmekten, ba­tının üstünlüğünü ses çıkarmadan bir müteârife olarak kabul etmesine şahid olmaktan mütevellid öfkeydi. Zayıf olduğumuz doğruydu belki. Belki boyun eğmek zorunday­dık da. Ama yine de padişahın siyasetini mazur göremiyordu intelijansiya, çünkü idarî, iktisadî ve diplomatik ha­taları yüzünden bu duruma düşmüştük. Yeni devlet bu ha­talara düşmeyecek, ecdad devrindeki şevketi, satveti tek­rar tesis edecekti. Parlemantarizm demek sistemli ve ka­mu önünde bir tenkid demekti. Hükümet icraatıyla böyle bir tenkidi lüzumsuz kılabilirdi, hatta tenkid zararlı da ola­bilirdi.

Kaldı ki hesaba katılması gereken başka bir şey daha vardır: Türk içtimaî heyeti, devletin beslediği aydınlardan ve devleti besleyen ümmilerden (köylü kitlesi) müteşekkil­di. Aydınlar aşağı yukarı devletin parçasıydılar, efen­dilerine karşı ayaklanmaları düşünülemezdi. İsyan etmek, köylü isyanı aklından bile geçinmiyordu, çünkü şuursuzdu. Burjuvazi yani bağımsız şehir ve kasaba ahalisi, bilhassa büyük liman şehirlerinde ya yabancıydı, yahut gayri müs­lim tebaa, Rumlar Ermeniler gibi. Bunlar o zamana kadar, heyet-i siyasiyenin bilcümle haklarına sahip birer üyesi sayılmazlardı. Oysa dünyanın bütün ülkelerinde meşru­tî taleplerin başlıca muharriki ve «burjuva» hürriyetlerinin savunucusu bağımsız orta sınıf yani burjuvazi olmuştur. Kaldı ki Türk olmayan (bilhassa Hıristiyan) bir azınlığın mevcudiyeti, İntelijansiyayı haklı veya haksız yeni devletle kader birliği yapmağa zorluyordu. Sanılıyordu ki, bu azın­lıklar, devletin otoritesi hatta ülkenin bütünlüğü için tehli­keli emeller gütmektedir.

Ayrıca aydın Türkler arasında da herhangi bir muha­lefet belirmediÄŸini sanmak yanlış olur. Bilhassa İstanbul da, Avrupa düşünceleriyle beslenmiÅŸ ve çok defa komite­nin gadrine uÄŸramış hatırı sayılır Türk aydınları vardı. Bunlar gittikçe sesini yükselten ciddi bir muhalefet oluş­turdular: «Hürriyet ve İtilaf.» Bu liberal fırkanın üyeleri, emlak sahipleri, avukatlar edebiyatçılar serbest meslekten kimselerdi. Bu partiyi tutanlar, bir yandan gayri müslim in­telijansiya (gölge düşürücü bir destek) bir yandan da Türkiyede çok kalabalık olan Arnavutlardı (Arnavutlar ya ço­rak daÄŸlarını, kısmetlerini baÅŸka yerde aramak için terk etmiÅŸ, ya Arnavutluk’ta ki çiftliklerini bırakıp Türkiye’ye gelmiÅŸlerdi). Arnavutlar umumiyetle giriÅŸken, gözünü bu­daktan esirgemez insanlardı. Aralarında bir çok memur­lar zabitler vardı. Abdülhamid onlara daima iyi davranmıştı

Kaynak: www.karakutu.com

Yorum yok “1908 – 1918 BUHRANI İMPARATORLUÄžUN ÇÖKÜŞÜ”

Yorum yap , fikrini payla?!