Amca ile YeÄŸen1908 deyiz. Abdülhamid 30 yıldan beri imparatorluÂÄŸun başındadır. Ve bütün devre damgasını vurmuÅŸtur. Ayırıcı vasfı : Mahmud’dan ve 1841 den beri yeni bir düÂzene sokulan ananevi iktidar tarafından takip edilen siyaÂsetin klasik bir temsilcisi olmak. Kazaya rıza politikası diyeceksiniz.
Â
Belki, ama bir hayatını sürdürme, bir direnÂme politikası da. PadiÅŸah baÅŸka ne yapabilirdi? İdarenin gemlerini bir an elinden kaçırdığı için devlet bu hallere düşmüştü. Manzara ortadaydı.
Midhat PaÅŸa ve yandaÅŸÂlarından nefret ediyordu dikbaÅŸlı ve maceracıydılar. «SiÂyasi intelijensiya» ne bahasına olursa olsun «zafer» diÂyordu. PadiÅŸah bu intelijansiyanın arzularına karşı koyaÂmadığı, onu dizginlemeye cesaret edemediÄŸi için kendi kendine kızıyordu. «Böyle yapmamalıydım» dedikçe kini bir kat daha alevleniyordu. Gerçek ÅŸu ki, «Kanûn-i esasi’nin babası» diye adlandırılan Midhat PaÅŸaya beslediÄŸi düşmanlığın asıl kaynağı hukuk-u ÅŸahaneyi sınırlamaya yeltenmesinden fazla kendi cesaretsizliÄŸi. Evet, Mithat iki padiÅŸahı tahttan indirmiÅŸti ama Abdülhamid’in bir türÂlü sönmeyen kini alaÅŸağı edilme endiÅŸesinden ziyade kenÂdi kendini suçlamasından ileri geliyordu. Filhakika, Murad rızasıyla halledilmiÅŸti ve bundan yararlanan da kendi olÂmuÅŸtu. Ama bu hatıralardan da rahatsız olmuyor deÄŸildi. Bilhassa amcası Abdülaziz’i unutamıyordu bir türlü.
«Adamsendeciliğinin», nazırlarına körü körüne itaat etmesinin kurbanı olmuştu.
Esasen Abdülhamid, mizaç bakımından amcasının taban tabana zıddıdır. Evvela vücutça : Abdülaziz uzun boylu, ÅŸiÅŸman, gözleri parlak, alnı dar, kanlı canlı bir zat; Abdülhamid, aÅŸağı yukarı kısa boylu, sıska ve biraz kamÂbur. Teni esmere yakın, kocaman bir burun, derin göz çukurlarında kaybolan gözler. Amca zevklerinde aşırı, yeÂÄŸen kanaatkar ve nefsine hâkim. Manevi bakımdan da tam bir zıddiyet : Abdülaziz padiÅŸahlık görevini ihmal etÂmiÅŸti. Abdülhamid lüzumundan fazla padiÅŸahtı. Yegâne karar mercii kendisiydi. Bütün iÅŸler Yıldız Sarayında çöÂzümlenir, bütün pazarlıklar orada yapılırdı. Bitmez muhaÂbereler yüzünden kendini de tüketir, kâtiplerin de canına okurdu. Abdülaziz, deminde söyledik, herkese güvenirdi. Abdülhamid’in kimseye itimadı yoktu. BaÅŸbaÅŸa verip kaÂzan kaynatmasınlar, fesat çıkarmasınlar diye nazırlarını gözünün önünden ayırmaz, onları sadık birer bende haliÂne getirmek isterdi. Abdülaziz sabırsızdı. Devlet iÅŸlerinden söz açan baÅŸvekilini sonuna kadar dinlemez, hiçbir ÅŸeyi nihayetine kadar okumazdı, hatta methiyeleri bile. AbÂdülhamid herÅŸeyi okurdu : Bütün mektupları, bütün jurÂnalleri, liberal Avrupa basınının aleyhinde döktürdüğü en zehirli hiviclere varıncaya kadar eline geçen herÅŸeyi, hem de tek satır atlamadan okurdu. Vatanperverlerin yazdıkları da caba. Yüzde yüz inanmıştı ki, devlet ellerine tevdi ediÂlen mukaddes bir emanettir. BaÅŸlıca vazifesi : emaneti olduÄŸu gibi muhafaza etmek ve gelecek nesillere hesap vermektir. Bu görevi yerine getirirken milletin de yardımÂcı olmasını istiyor, ama nasıl yardım edeceÄŸini kendi taÂyin etmeli. Unutmak mümkün müydü? Türk intelijansia-sı başı boÅŸ bırakılınca gemi azıya almış, vatanperverliÄŸi yüzünden ihtiyatsızlığa sürüklenmiÅŸ, memleketi de felakete atmıştı. Üstelik, Abdülhamid sessizliÄŸe de aşıktı, her patırtıya, her gürültülü nümayiÅŸe düşmandı, adeta mara-zi bir düşmanlık. Bu ruh haleti yüzünden liberal metotlaÂrı, meÅŸrutiyetçiliÄŸi büsbütün sevimsiz buluyordu.
Kısaca, dahilde mutlak otorite peÅŸindeydi. Yıllarla daha- da güçlenen bir tutku Matbuata intiÅŸardan önce sansür konacak, gazeteler zamanla resmi haberlerin yayıcısı olacak, Zât’ı Åžahane ile hükümetini övücüsü duruÂmuna düşecektir. Roman, tiyatro, dış dünyadan haberler, herÅŸey sansürden geçirilmekte, rejim aleyhinde yorumlaÂnabilecek en küçük bir imaya izin verilmemektedir. TopÂlantılar yasak, demekler kontrole tabi İstanbul’u hafiyeler sarmış. Saraya jurnaller yağıyor. Hepsi de, birbirinden daÂha endiÅŸe verici haberlerle dolu.
Şahane Münzevi
Saltanat yılları uzadıkça hükümdar. Yıldız Köşkü’ne daha çok kapanıyor. Bir tepede kâin olan bu saray, seleÂfinin oturduÄŸu Dolma Bahçe’den daha kolay korunabilir. Nadiren çıkıyor saraydan, sonraları aÅŸağı yukarı hiç çıkÂmıyor. Cuma namazlarını Saray-ı Hümayun’a 300 metre ötede bir camide kılmaya baÅŸlıyor. Namaza arabayla gitÂmektedir. Önünde askerler, çevresinde muhafızlar ve saÂray erkânı.
Bu ihtiyarî inziva, ÅŸahane münzeviyi bir nevi umacı, bir nevi korkuluk haline sokmuÅŸtur. Evet, insanî zaaflarıÂnı gizlemiÅŸtir ama meziyetlerine, kabiliyetlerine de gölge düşürmüştür. Kendi kendime sormuÅŸumdur : «Acaba bu davranış korku kadar bir hesaba da mı dayanıyordu? SaÂmimiyet hiçbir ülkede doÄŸuda olduÄŸu kadar saygısızlığı körüklemez. Hiçbir ülkede sükût bilgelik alâmeti sayılaÂmaz.
Nezaket doÄŸudaki kadar kısır, babacanlık, doÄŸudaki kadar tehlikeli deÄŸildir. Orada hükümdar, milletine serÂbestçe ve sık sık gösteremez kendini; meÄŸer ki sert, hatÂta insafsız davransın. En küçük vesilelerle izhar-ı zulm etmekten çekinmesin. Yoksa tebasının itaat ve saygısını çabucak kaybeder.»
Oysa Abdülhamid katiyyen zalim deÄŸildi. Adına ve hatırasına eklenen «Kızıl Sultan» lâkabı tarihin en büyük yalanı. BoÄŸdurulup yokedilen devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara dikilip BoÄŸaz’ın sularına atılan saraylı kaÂdınlar hikâyesi yalan! Tam tersine… Abdülhamid ÅŸiddetÂten nefret ederdi. Tahammül edemezdi kan akmasına, maddî eza duyardı. Nefret ederdi daraÄŸacından. Affetme selahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suistimal ederÂdi. Nizamî muhakeme tarafından verilen idam hükümleÂrinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil edilirÂdi. Siyasî hasımlarına karşı baÅŸlıca silahı sürgündü. UsÂtaca derecelendirilmiÅŸ bir sürgün : Yemen veya Fizan’da göz altında bulundurulmaktan tutunda Payitahttan az veÂya çok uzak vilayet veya kazalarda valilik veya kaymaÂkamlığa kadar. Sürgüne yollanılan maaÅŸ alır, iaÅŸe ve ibaÂtesi temin edilir ve daima payitahta dönmek ümidini muÂhafaza ederdi. Çok defa efendi olarak gidilir, bey olarak dönülür, paÅŸa olarak dönülürdü. Belki bu da bir hesaba dayanıyordu.
Abdülhamid’in ayırıcı vasfı trimetrik (düzenleyici) olÂmaktır, kombinezonlara bayılır, kesin çözümlemelerden hoÅŸlanmaz. Hiçbir baÄŸlılığı önceden reddetmez, sönmez bir kin tutuÅŸturmak istemez. Åžiarı : korksunlar ama nefÂret etmesinler. Bir kelimeyle faydacı ve şüpheci. Ne var ki, bu vasıflarının altında hakÅŸinas ve âdil bir hükümdar saklıdır. Tebalarının —siyasî olması da— medenî haklaÂrına saygılı herkesin mülkiyet hukukuna riayetkar bir padiÅŸah. Uzun süren saltanatı boyunca, makamından fayÂdalanarak meÅŸru olmayan bir kazanç elde etmeÄŸe kalÂkıştığı veya birinin rızası hilafına ve kanunî bir tazminat ödemeden malını gaspettiÄŸi görülmemiÅŸtir. Demek ki, munsif ve âdil oluÅŸunu sadece hesaba ve sadece politiÂkaya atfetmek doÄŸru olmaz.
Avrupa Konseri
Bir kere buhran atlatılıp da gereken fedakârlıklar yaÂpılınca, padiÅŸah «Avrupa Konseri» denilen teÅŸekkülün ne menem ÅŸey olduÄŸunu ve ona karşı nasıl davranmak lazım geldiÄŸini anlamakta gecikmedi. Üyeler arasında düşünce birliÄŸi olmadıkça bir devletler topluluÄŸu iÅŸ göremez. Cemi-yet-i Akvam’ın baÅŸlıca üyeleri, Fransa ile İngiltere iken, Fransa ile İngiltere’nin ittifak halinde oldukları bütün koÂnular da hakim-i mutlaktı bu cemiyet. BirleÅŸmiÅŸ Milletler ise ABD ve SSCB hiç bir meselede anlaÅŸmadığı için iÅŸ göÂrememektedir. Onların öncüsü olan «Avrupa Konseri» de hiç bir noktada birleÅŸemiyordu. Avrupa Konseri dünya hâÂkimiyetini ele geçirmek emelindeydi. Her devlet bu amacı takip ederken, öteki devletleri mümkün olduÄŸu kadar teÂdirgin etmemeye, önüne geçilmez ihtilaflara yol açmamaÂya çalışıyordu. Hepsi de toprak arzularını sınırlamak kaÂrarındaydı. Bu karar Rusya ile hem hudut ülkeler ve bilÂhassa Çin ve Türkiye için daha da geçerliydi. Bıktırıncaya kadar tekrarlanan meÅŸhur «statüko» tamamiyet-i mülÂkiye» tekerlemelerinin mânâsı buydu. Devletlerin üzerinde anlaÅŸtıkları tek nokta, ticaret ve sanayie açık kapı bırakÂmak, Türkiye’de ve İran’da «kapitüler» rejimi, Çin’de ise «imtiyazlar» rejimini sürdürmekti. Bu devletler, eski raÂkiplerin yerini alarak, kendilerini Avrupa Türkiyesinden kalan toprakların tabiî varisi saydıkları zaman durum gerÂçekten vahamet kazandı.
Avrupa topluluÄŸunun ayak ta durduÄŸu XIX. asrın son 25 yılı yerinden oynamayan bu kaypak zeminde AbdülhaÂmid devlet gemisini büyük bir ustalıkla yönetti. İtle dalaÅŸ-maktansa çalıyı dolaÅŸmayı tercih etti. Daima uzlaşıcı, daiÂma mümkün olan tavizleri vermeye hazırdı… Ancak tamaÂmiyet-i mülkiye tehlikeye düşünce karşı koyar gibi davranÂdı. 1885 de Bulgar PrensliÄŸi Åžarkî Romanya adı verilen Fi-lipoli Eyaleti’ni ilhak edince müdahale etmedi. Berlin muahedesi’nden beri zaten İstanbul’a baÄŸlı deÄŸildi burası. AyÂnı yıl, Sırplar Bulgaristan’a savaÅŸ açıp yenilince yine ses çıkarmadı. Yalnızca bir kere, 1898 de, Avrupa’nın şımarık çocuÄŸu Yunanistan, Girit’i’ ilhak etmeye kalkışınca kınınÂdan çıkardı kılıcını: Teselya Savaşı, Türk Ordusu zafer kazandı ve sultan geçici bir zaman için halkın sevgisiyle kuÅŸatıldı.
Abdülhamid Olmasaydı..
1877-1878 Savaşı Abdülhamid’i vahim bir durumla gerçek bir çöküşle karşı karşıya getirmiÅŸtir; yeni baÅŸtan derlenip toparlanmak, iktidarı ayakta tutmak için büyük bir cesarete, azimkârlığa ve dirayete ihtiyaç vardı. İngiliz tarihçisi Medlicott, «Berlin Kongresi ve Sonrası» adlı eseÂrinde şöyle yazar •. O kadar zeki ve hamiyetli genç bir paÂdiÅŸaha sahip olmasaydı, Devlet-i Aliye büyük bir ihtimalle param parça olurdu. Toprakları insafsızca elinden alınÂmıştı, Rus askerlerinin ve onların kışkırttığı Slav halkının zulmünden kaçan bir sürü müslüman muhacir akın etmiÅŸÂti İstanbul’a. Bu felaketler yetmiyormuÅŸ gibi malî buhran gittikçe korkunçlaşıyordu. Hemen hemen boÅŸ olan devlet hazinesine Berlin Muahedesi, Rusya’ya tazminat-ı harbiye ödemek gibi bir mecburiyet yüklemiÅŸti Nisbi bir denge saÄŸlamak için yıllarca zamana ihtiyaç vardı. PadiÅŸah bu iÅŸe adadı kendini, adadı ama gayretleri iki taarruzla engelÂlendi. Åžark Buhranının bir nevi harman sonu ganimeti:
Fransa 1882 de Tunus’u gaspetti. İngiltere Mısır’ı iÅŸgal etÂti.
Bu «kibarca» davranışları mümkün kılan, Tunus’un da, Mısır’ın da merkezden uzak olması; Rusya bana da yok mu diyemiyecekti. Allah için ÅŸurasını da söyleyelim : Berlin Kongresinde Türkiye çıkarları fazla gözetilmemiÅŸ de olsa Rusya’nın çok kârlı çıkmamasına dikkat edilmiÅŸti.
Avrupa Türkiye’sinde bağımsız veya yarı-bağımsız kaÂlan devletler zinciri (Romanya, Bulgaristan, Sırbistan) yaÂratmak, Rusya’nın açık denize ve İstanbul’a ilerlemesini durduracak bir engel yaratmak demekti. Nitekim, Ruslar da kızmış, faka bastıklarını anlamışlardı. Bir Alman prenÂsinin vesayetine terkedilen Bulgarlar bu vesayetten kurÂtulmaya can atıyor. Batı devletleriyle Avusturya’nın kenÂdilerine destek olmasını istiyorlardı. Sırbistan ve KaradaÄŸ, daha çok Rusya’ya baÄŸlı idi. Ne var ki, coÄŸrafi bakımdan Bizans’a giden yol üzerinde deÄŸillerdi. Romanya ise siyaÂsi bakımdan Almanya’nın parçasıydı, kültür bakımından Fransa’nın. Bölge diplomasisinin bütün imkânlarını sunuÂyordu bu ülkeler. PadiÅŸah bu imkanlardan ustaca faydalaÂnacaktı. 26 sene büyük devletlerle oynayacağı kumar da koz olarak kullanacaktı onları. Balkan devletleri, o zaÂmanlar Avrupa Türkiyesi denilen kara parçasının merkeÂzine yani Makedonya’ya hep birden göz dikinceye kadar padiÅŸahın iÅŸine yaramıştı.
Kaleyi İçten Fethetmek
Çetin ve sıkıntılı bir politika, karşıdakiler iki yüzlü, içÂten pazarlıklı ve netice olarak ne yapacağı belirsiz kimÂseler. Demin de arzettik, devletler paylaÅŸmaktan vaz geçÂmiÅŸlerdir ÅŸimdilik. Ama «Konser»in hasbî çabalarına raÄŸÂmen imparatorluÄŸu paylaÅŸmak zaruri ve kabil-i tatbik olurÂsa, hepsi de o gün için silâhlı olmak, müsaid durumda bulunmak istemektedir. Hepsi de bir yolunu bulup iÅŸe karışÂmak kararında. Bunun için de, imparatorluk topraklarınÂda «kendine baÄŸlı» adamlar peydah etmeye çalışıyor. Bu niyet tabii olarak endiÅŸeler, karışıklıklar, sürtüşmeler yaraÂtacaktı. Devletler suret-i haktan görünüp «medeniyet ve barış» adına bu çatışmaları önlemek istiyorlar güya. AvusÂturya katolik Arnavutların arkasında, Fransa Lübnan Ma-runilerinin ve bir parça da doÄŸu katoliklerinin. İngiltere, ÅŸeyhleri ve daha ılımlı olarak Dürzileri destekliyor. Ruslar, Ermenilerin koruyucusu. Çünkü artık Ortodokslarla uÄŸraÅŸÂmak gibi bir bahaneleri kalmamış. Bağımsız bir YunanDev-leti kurulmuÅŸ, başına Danimarkalı bir kral geçmiÅŸtir. Åžu veya bu topluluÄŸa arka çıkmayan tek devlet galiba AlmanÂya. Osmanlı ricaline ÅŸirin görünmesi bundan. PadiÅŸah nez-dindeki itibarını da bununla izah edebiliriz. Herkesin aÄŸÂzında bir «Islahat» teranesi, hem de tek deÄŸil bir çok Islahat söz konusu.
Hiçbir zaman bu kadar Islahat lafı edilmemiÅŸtir. Bilen de bilmeyen de «böyle yapmamalıydınız» diyor; herkesin reçetesi elinde. İstiyor ki padiÅŸah yalnız kendi reçetesini kabul etsin ve uygulasın. Ne var ki, bütün bu hayır sahipÂlerinin unuttukları bir nokta var: Devlet-i Aliye bu reçeteleÂri tatbik edemez. Edemez çünkü daha önce mahallî sanaÂyiin verimini arttırmak, iktisadî bir altyapı kurmak, mübaÂdeleyi kolaylaÅŸtıracak yolları inÅŸa etmek ve böylece hem, refahı, hem de huzuru saÄŸlamak lazım.
Servet artacak, sürtüşmeler azalacak, idare kolayÂlaÅŸacaktı. Oysa yukarda da anlattım: ekonomi her gün biÂraz daha bozuluyor, vergi sistemi idarenin gündelik ihtiÂyaçlarını karşılayacak, memurların maaşını ödeyecek, orÂduyu besleyecek parayı bile saÄŸlamaktan âciz. Devlet-i Aliye (Rusya ile hem hudut ülkelerin hepsi de ona benzer ya…) Avrupa ticaret ve sanayiinin «özel bir avlanma yeri» haline gelmiÅŸtir. Türklere düşen iÅŸ de «saydıgâh»in bekçiÂliÄŸini ve jandarmalığını yapmak. Kalkmış ona «görevini yapmıyorsun» diyorlar, ama daha iyi yapması için gereken imkânları saÄŸladıkları yok. Belki de, günün birinde, «Bunun meÅŸru sahibi benim» diye hak iddia etmeye kalkmaÂsından korkmaktadırlar. Hazine tamtakır, maaÅŸlar ödenmiÂyor… Yüzüstü bırakılan gemiler Haliç’de çürümektedir. O canım ordunun üstü başı periÅŸan, yalnız Yıldız’da vazifeli birkaç alayın üniformaları ÅŸaÅŸaalı. Teçhizat kiyafetsiz.
İstikrazlar
Bir Heyet-i Vükela toplantısında tutulan zabıt (ki sadÂrazam Said PaÅŸa’nın hatıralarında yer almıştır) ülkenin malî durumunu keskin bir ışıkla aydınlatmaktadır. ToplanÂtı 1902 de vukubulmuÅŸtur. Gayesi : bütçenin yürekler acısı haline bir çare bulmak için alınması gereken tedbirleri müzakere etmek. Vekillerin ileri sürdüğü mütalalar birer ehliyetsizlik ÅŸaheseri. Bir çokları «Ben anlamam bu iÅŸten» deyip çıkıyor, ötekiler beylik bir iki lakırdı kekeliyor. Yalnız Hariciye Nazırı ile Evkaf Nazırı, çekine çekine, dış istikÂraza baÅŸ vurmaktan söz ediyor. Çünkü herkes padiÅŸahın bu çareden hoÅŸlanmayacağını bilmektedir.
Abdülaziz’in zaman-ı saltanatından aldığı bir ders de bu, Abdülhamid’in. Filhakika tahta çıktığı zaman, Devlet-i Aliye yabancı ülkelere 300 milyon Sterling’e yakın bir borç altındaydı. Gerçi bu paranın yalnız yarısını almıştık ama vaÂdesi olan borçları ödemek için devlet gelirlerinin bütünüÂnü bu iÅŸe ayırmak lazım gelecekti.. Tam bir rezalet.. DüÂrüst bir insan olan yeni padiÅŸah, tekrar böyle bir vaziyetin tahaddüs etmesini istemiyor, istikrazdan vebadan korkar gibi korkuyordu. Çünkü 1882 de senet hamilleriyle bir anÂlaÅŸmaya varılmıştı. Yılda 25 milyon sterlin ödeyecekti. Ne var ki bu ÅŸartları kabul ettirmek için yeni bir ipoteÄŸe rıza göstermek lazımdı, devletin hükümdarlığını daha da zedeÂleyen bir ipoteÄŸe, Payitahtda yabancı bir idare (Düyunu Umumiye) kuruluyordu, bütün eyaletlere dalbudak saran bir idare. Belli resimleri o toplayacak, topladığı parayı hak sahiplerine o dağıtacaktı, insaflı olmak için ÅŸurasını da ekleyelim, idarenin gerek memlekete gerek devlete bazı faydaları oldu: Balıkçılığı, ipek böcekçiliÄŸini geliÅŸtirdi, ÅŸark tütünlerinin ihracını kolaylaÅŸtırdı. Ödemelerindeki intizam mevcudiyetinden doÄŸan garantiyle devlete yeniden itibar kazandırdı. Ama saÄŸlanan bu istikraz imkanlarından, padiÂÅŸah ancak zaruret hasıl olunca ve aşırı bir ihtiyatla faydaÂlanmaya karar vermiÅŸti.
1882 den tahdan indiriliÅŸ tarihi olan 1908′e kadar gecen 26 sene zarfında ülke nice siyasi buhranlara, hudut eyaletlerinde ayaklanmalara, bir cok kısmı seferberliklere, bir gerçek savaÅŸa ÅŸahid olmuÅŸken, borçlar cüz’i bir artış kaydetmiÅŸ, 130 milyondan 150 milyona çıkmıştır. İdarenin illallah dedirten sonu gelmez mali güçlükleri düşünülürse, sadece yabancı ipoteÄŸi biraz daha ağırlaÅŸtırmamak için daima elinin altında bulunan bir kaynaktan faydalanmayı reddeden, aleyhinde o kadar atılmış-tutulmuÅŸ bir padiÅŸahın gösterdiÄŸi hamiyeti takdir etmemek mümkün deÄŸildir. BunÂdan, büyük bir feragat, bundan yüce bir vatanperverlik düşünülebilir mi? PadiÅŸah, kiÅŸi olarak da kendini kıt kaÂnaat yaÅŸamaya mahkum etti. Saltanatı boyunca tek pahaÂlı, tek debdebeli saray kurulmadı. BoÄŸaziçi’nin bütün ihtiÂÅŸamlı saraylarını selefleri inÅŸa ettiler. Abdülhamid bunlaÂra, bina olarak, Yıldız çevresinde bir kac boyalı baraka ile deniz kenarında bir kaç köşk ilave etti, o kadar. Bu köşkleri kızları ve damatları için yaptırıyordu. Oysa zaÂman-ı saltanatında gerek İstanbul da gerekse taÅŸrada adıÂnı taşıyan nice hastaneler, nice mektepler inÅŸa edildi.
Batılaşma Hızlanıyor
XIX. asrın baÅŸlarından itibaren, DoÄŸu’da ve bilhassa Müslüman DoÄŸu’da kendini hissettiren Batı tesirinin bu dönemde inkıta’a uÄŸradığını sanmak büyük hatâ olur. Tam tersine, bu tesirin iktisadî tepkileri günden güne artÂmıştır Yabancı sermaye artık devlet istikrazı ÅŸeklinde deÂÄŸil, diplomasinin himaye ettiÄŸi özel yatırımlar halinde ülkeÂyi iÅŸgal etmiÅŸ, mübadele geniÅŸlemiÅŸ ve mahallî ekonomiyi felce uÄŸratmıştır. BeyoÄŸlu ve Galata’da İzmir’in Frenk maÂhallesinde küçük küçük Åžanghay’lar geliÅŸmiÅŸtir zamanla… Buralardaki Hıristiyan ve yabancı burjuvazi her gecen gün biraz daha zenginleÅŸmiÅŸtir. Avrupa tesirinin bir baÅŸka teÂcellisi olan idarî Islahat baÅŸka bir deyiÅŸle «Tanzimat» veÂtiresine gelince o da yavaÅŸlamamış, hatta hızlanmıştır. PaÂdiÅŸah, idare cihazını sadeleÅŸtirmek gibi bir politikaya yaÂnaÅŸmamıştı hiç. Saltanatı boyunca mevzuatın «laikleÅŸmeÂsi» AvrupalılaÅŸması devam eder. «Mecelle»nin son kitaplaÂrı tatbik mevkiine girmiÅŸ, hukuk mahkemelerinin sayısı da salahiyeti de artmış, seri mahkemelerin salahiyetleri ise bir kat daha kısıtlanmıştır. Yeni mektepler açılmış, gerek talebelerin gerekse mezunların sayısı çoÄŸalmıştır. MekÂteb-i Harbiye’nin talebe mevcudu büyük artış kaydetmiÅŸtir: Abdülhamid saltanatının baÅŸlarında 50 zabit mezun olurÂken, son on yılında 700 zabit mezun olmaya baÅŸlamıştır. İdare cihazı —bilhassa yabancı müdahalenin kendini ÅŸidÂdetle hissettirdiÄŸi bazı vilayetlerde— giriftleÅŸmekte ve geÂliÅŸmektedir. Memur ve personel sayısı kabardıkça kabarÂmaktadır. Hür düşünceye, serbest münakaÅŸaya muhalif olduÄŸu halde, Abdülhamid idaresi ilme ve Batı metodlarıÂna itibar etmekten geri kalmamıştır: Anlamıştır ki —hiç deÄŸilse politika alanında— ilim demek, ÅŸer’i ilimler demek deÄŸilse artık. İlim din dışıdır ve Batı kaynaklıdır. Okumak demek, BatılılaÅŸmak demek…
Abdülhamid, gerek merkezdeki gerek eyaletlerdeki idare cihazını İslah etmek için, Avrupa ilimlerine sürtünmüş, Avrupa metodlarmı uygulayacak ehliyette tebalar yetiÅŸtirecek mekteplere ihtiyacı olduÄŸunu bilmektedir. Ama okuyanlar Halifeye karşı sadakatlerini de muhafaza etmeliydiler. Bunun için mekteplerde islam akaidi de telkin edilmeli yani dini ibadetler unutulmamalıdır… AbdülhaÂmid idarede teokrasinin dış ÅŸekillerini muhafaza etmeÄŸe çalışır. Polisin görevi dinin emirlerine riayet edilmesini saÄŸÂlamak. Ama bu meselenin halli de, yukarda bahsettiÄŸimiz mali meselelerin halli gibi, hemen hemen imkansız. MeÂmur ve zabit çevrelerinde, intelijansiyaya Tanzimatın baÅŸÂlarından beri öylesine bir şüphecilik, öylesine bir kayıtsızÂlık geliÅŸmiÅŸtir ki PadiÅŸahın derpiÅŸ ettiÄŸi tedbirler ciddi bir netice saÄŸlayamamaktadır. Abdülhamid’in büyük meblaÄŸÂlar harcayarak ayakta tuttuÄŸu mekteplerden çıkanlar, niÂçin saklamalı büyük çoÄŸunluk bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar. Åžunu da unutmamalıyız, bu nesil ittihad ve Terakkinin parlamenÂtoda çevireceÄŸi dolapları nasıl bilebilirdi. Onun için Mithad’ın Anayasasına inanıyordu, o anayasa ki melun eller tarafından daha tomurcukken boÄŸulmamış olsa altın meyÂveler verecekti. İntelijansiya nesli için MeÅŸrutiyet bir devayı küldür, Anayasa, bütün güçlükleri yok edecek, bütün tehlikeleri aÅŸtıracak bir tılsım.
Yabancı ülkelerde ikametin bendelerinin sadakati için ne kadar tehlikeli olduÄŸunu bilen padiÅŸah, seyahatleri yaÂsak eder, hiç deÄŸilse engeller çıkarır. Avrupa’ya talebe gönderilmez olur. Böylece 1883 den beri süregelen bir geÂlenek inkıta’a uÄŸrar. Ama bu tedbir büyük bir iÅŸe yaramaz; Batı düşünceleriyle temas etmek için Avrupa’ya gitmek ÅŸart deÄŸildir. Batı düşüncesi günden güne artan bir hızla dalga dalga yayılır ülkeye. Yabancı dillerin öğretilmesi de bu istilayı kolaylaÅŸtırır. (Abdülhamid’in saltanatı zamanınÂda daha cok Fransızca raÄŸbettedir.)
Mürebbiyeler
Filhakika bu devir aynı zamanda bir mürebbiyeler salÂtanatı devridir. Ayda 600 (veya daha fazla) frank geliri olan her memur, bu paranın birkaç altınını ayırıp, evinde yabancı bir mürebbiye bulundurmayı vazife sayar.
(Fransız, İsviçreli, bazen Alman ve çok nadir olarak İngiliz bir ilk mektep muallimesi). Mürebbiyeler üşüşür memlekete, gerçek bir istiladır bu. «Öğretmen hanımlarıÂmız» in bilgileri kıttır, öğretme kabiliyeti dersen hak getire. Çok defa yaptıkları iÅŸ öğrencilerine ana dillerini o da şöyle böyle öğretmekten ibaret. O dönemin İstanbulunda umuÂmiyetle bu dil Fransızcadır. Çünkü yukarda da iÅŸaret ettik. İstila ordusunun en büyük bölümünü Fransızlar ve FranÂsızca konuÅŸan İsviçreliler teÅŸkil ediyordu. Gerçi yabancı mektepler de bir hayli boldu ama pek etkili olmadılar. Umumiyetle Türkler devam etmiyordu bu okullara.
Liberal Basın
Devir o devirdi ki, Avrupa’da burjuva sınıfları tarafınÂdan yönetilen ve düzenlenen meÅŸrutî hükümetler iktidarlaÂrının zirvesine ulaÅŸmışlardı. İktisadî liberalizm parlak zaÂferlerini yaşıyor; liberal ve fran-mason bütün bir edebiyat bu baÅŸarıları dünyaya örnek diye sunuyor, düşüncelerini yaymak için hakiki bir haçlı savaşı açıyordu. Fransız basıÂnı ve edebiyatı bu savaşın en müessir kuvvetleri, çünkü Fransa, ölümsüz prensiplerin, insan ve vatandaÅŸ hakları beyannamesinin vatanıdır. Felakete bakın ki, talihsiz paÂdiÅŸahın ülkesinde en yaygın dil de Fransızca. Bu edebiyat; yabancı postalar kanalıyla dalga dalga boÅŸalır Türkiye’ye. Yabancı postaların dokunmazlığı vardır, yerli polis kontrol edemez. Yabancı neÅŸriyat yaydığı haberlerle, Åžark MeseleÂsi üzerine döktürdüğü makalelerle (bu makaleler hemen heÂmen daima aleyhimizdeydi) padiÅŸahı küçük düşürüyor. Türk okuyucuları nezdinde itibarını zedeliyordu. Sonunda hüÂkümdarın memur ve zabitleri, efendilerini, Avrupa efkârı umumiyesinin düşmanca gözleriyle görmeÄŸe baÅŸladılar. PadiÅŸah 1883 de ihdas edilen sansürle yerli basının aÄŸzını sıkı sıkıya kapamıştı. Åžimdi bu tedbir kendi aleyhine döÂnüyordu. Abdülhamid sessizliÄŸe aşıktı, gürültü, patırtıdan, nümayiÅŸten nefret ederdi, adeta marazî bir nefret. Ama dışardan gelen bozguncu sesleri de susturamıyordu. OyÂsa insiyakî nefretini dizginlemesi lazımdı. Davasını müdaÂfaa etmek, Avrupa’nın ithamlarında ne kadar haksız, iddiaÂlarında ne kadar mesnetsiz olduÄŸunu ispat etmek (bu onun için gayet kolaydı) ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla nasıl didindiÄŸini, ne cansiperane gayretler harÂcadığını göstermek için kendi basının sütunlarından fayÂdalanabilirdi.
İntelijansiyanın Kaygısı
Bir bedbinlik havası esiyordu ülkede. PadiÅŸah, düşÂmanlarının yarattığı bu havayı maâkui bir nikbinliÄŸe çevirÂmeÄŸe, gönül ve kafaya seslenen delillerle temellendirilmiÅŸ bir güven havasıyla yok etmeye çalışmalıydı. Heyhat… Besleme kalemşörlerin yavan, basmakalıp methiyeleriyle yetinmek gafletinde bulundu. Oysa bu yaveler okuyucuyu zerre kadar etkilemiyordu, hem de hitap ettiÄŸi kitle Bab-ı Ali bendegânı, memurlar, zabitler gibi hepsi de intelijansiÂyanın üyesi yani aydınlar, çeyrek aydınlar olduÄŸu halde, Yabanaı basının, yabancı neÅŸriyatın hücumları cevapsız kalıyordu İntelijansiya, itiraz edilmediÄŸini görerek, sonunÂda, Batının ileri sürdüğü bütün tenkitleri benimsedi; padiÂÅŸah, ülkesinin içinde bulunduÄŸu tehlikelere milletin sefaleÂtine aldırmıyordu demek. Demek ki canını kurtarmaktan, sarayını düşünmekten baÅŸka kaygusu yoktu. YaygınlaÅŸan böyle bir kanaatin ülke için ne zararlı neticeler doÄŸuracaÂğını tahmin etmek güç deÄŸildir. Otoriter bir rejim sadece polis baskısıyla, sadece idarî zorlamalarla ayakta duraÂmaz. Güveni saÄŸlayacak, yöneticilere sevgi telkin edecek bir propagandaya da ihtiyacı vardır. Rejimin saÄŸlamlığını yapan da bu ölçü, daha doÄŸrusu nisbet (dozaj). Ne yazık-ki rejim bu dozaj iÅŸini hiç de iyi ayarlamamıştır. BaÅŸka bir deyiÅŸle Abdülhamid o devirde «münevver» Türklerin büÂyük ekseriyetini teÅŸkil eden saray bendegânına, kendileÂri taşıyan güven duygusunu telkin edememiÅŸtir. Bir keliÂmeyle bendegân, mevkiinden ve ÅŸahsî avantajlarından emin deÄŸildir. EndiÅŸeleri sadece hamiyetlerinden ileri gelÂmiyor, ekmek kapıları olan sarayın yıkılmasından da korÂkuyorlar; ya artık maaÅŸ alamazlarsa… Bu huzursuzluÄŸun sorumlusu, padiÅŸahın siyasetidir onlara göre. Rejim için çok tehlikeli bir inanç, hele idarenin dizginlerini elinde tuÂtan ordunun kadrosunu teÅŸkil eden bütün bir sınıf bu inanÂcı paylaşırsa, yarattığı tepkiler büsbütün korkunç olabilir. 8ir sonraki nesil, Kemalist rejimi kuran nesil, Kemalist reÂjimin dış dünyadaki itibarına bakarak, idarenin saÄŸlamlığıÂna inanacak ve böyle bir tehlikeyi mühimsemeyecektir.
Müslüman Halk
Biz Abdülhamid devrine dönelim, bendeÄŸanın endiÅŸeÂsi de, öfkesi de gün geçtikçe çoÄŸala dursun, müslüman halk, yani saray tarafından beslenmeyen, sarayı besleyen müslüman halk, hiç de bendeÄŸan gibi düşünmüyordu… Onlar hükümdarın ÅŸahsına baÄŸlıydılar hep. Halifeye saÂdakatleri sonsuzdu Dünya iÅŸlerinden habersiz oldukları için, İslâm dünyasının karşı karşıya bulunduÄŸu tehlikeleri göremiyorlardı. Tahtın babadan kalma ihtiÅŸamı, Åža’ÅŸaalı merasimler, Halifenin fazilet ve azametini sergileyen CuÂma ve Bayram namazları, her zamanki gibi büyütüyordu onları. Münevver Türkler, saray bendegânı, Hıristiyan BaÂtının inkâr kabul etmez üstünlüğü önünde apışıp kalmış, küçüklük duygusuna kapılmışlardı. Halk yabancıydı bu duyguya, cedlerinin gururu yaşıyordu onda. İnanıyordu ki, İslâmiyet müslümanlara, gayri müslüm tebaya kıyasla sonsuz bir üstünlük bahsetmiÅŸtir. Kaldı ki, yoksulluÄŸu da, yan tutan bir basın ve yayının diline doladığı kadar ağır deÄŸildir hakikatte. İstanbullular askere alınmaz. İstanÂbul’da hayat kolaydır. Çünkü orada da baÅŸka büyük ÅŸehirÂlerde olduÄŸu gibi, padiÅŸah hayat pahalılığını önlemeye çaÂlışır. TaÅŸrada ve köylerde askerlik bir felaket, ama vergiÂler kalu belâdan beri hep aynı vergiler, halk bunlara alıÂşık ve zaten çok ağır da deÄŸiller. Netice olarak, AbdülhaÂmid’in sükûtunu hazırlayan ve önüne geçilmez hale getiÂren, halkın memnuniyetsizliÄŸinden çok bendeÄŸanın endiÂÅŸesi olmuÅŸtur.
1908 – 1918 BUHRANI
Balkan Gailesi
Abdülhamid saltanatının son yılları yeni bir olayla büsbütün içinden çıkılmaz hâle gelir. Bu olay ÅŸudur : BerÂlin muahedesi ile gerçekleÅŸen Avrupa Türkiyesinin paylaÂşılması sonunda Balkan devletleri sahneye çıkmış, veya güç kazanmışlardır sadece. Bu devletler Avrupa Türkiye-sinde kalan topraklar üzerinde hak iddia etmektedirler. Göz diktikleri, daha çok, Makedonya. (Rumelinin merkezî kısmı olan bu bölgenin ahalisi çeÅŸitli kavimlerdendir : Türkler, Bulgarlar, Rumlar, Sırplar). Bunun içinde YunaÂnistan da, Bulgaristan da, Sırbistan da, Makedonya da karışıklık çıkarmakta içeriye soktukları silâhlı çeteler vaÂsıtasıyla Türk köylerini haraca kesmektedirler. Bu çeteÂler, kendi soylarından köylüler tarafından korunmaktadır. Bu köylere dehÅŸet salmakta, Osmanlı jandarması ve asÂkeri ile savaÅŸmaktadırlar. Bu eylemleri destekleyen yoÄŸun bir propaganda da var : bu propagandaya göre (ahalinin en az üçte birini teÅŸkil eden Türkler) insafsız, zalim Hıristiyan katili kimselerdir, medeniyet ve insanlık namına bir an önce temizlenmeleri gerektir. Liberal Avrupa matbuatıÂnın büyük bir kısmı da bu propagandayı ve sloganları yaymakta ve desteklemektedir. Avrupa Konseri iÅŸe karışÂmalı ve bu rezalete son vermelidir artık.
İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Malî sıkıntılar içinde kıvranan padiÅŸah, elinden geleÂni yapıyor. Ama isyanı bastırması için ÅŸiddete baÅŸvurmaÂsı lazım.
Oysa ateÅŸ püsküren «Avrupa Konseri» hareket serÂbestisini önlemektedir. İhtiyatlı davranmak umumi af ilan etmek lazımdı. Bu mecburi müsamaha Balkanlardaki ayaklanmayı azdırır. 1903 den 1908′e kadar Avrupa KonÂseri Yıldız Sarayı üzerindeki sürekli baskılarıyla padiÅŸahı Makedonyayı teÅŸkil eden üç vilayete ayrı bir statü vermeÂye zorlar.
Önce idarî bir denetimi ve yabancı jandarma ve zaÂbitlerini, sonra da kazaî bir denetimi, nihayet malî deneÂtimi kabul etmek gerekecektir.
Hemen söyleyelim… Türkiye’nin bütünlüğünü ve baÂğımsızlığını açıkça tehdid ettiÄŸi için Türkiye’yi rahatsız eden ve kızdıran bu tedbirler Balkan devletlerini de memÂnun etmez. Çünkü bu devletler iddia ettikleri gibi ırkdaÅŸla-nnın durumunu iyileÅŸtirmek peÅŸinde deÄŸil, yeni topraklar ve yeni tebalar kazanmak emelindedirler.
Nitekim baskı ile, müşterek notalarla, donanma gösÂterileriyle padiÅŸahtan zorla koparılan bütün bu düzenleÂmelere ve İslahata raÄŸmen çetelerin faaliyeti katiyen durÂmamıştır.
Bu önlemler tek işe yaramıştır : Abdülhamid rejimine son darbeyi indirmek.
Filhakika, İntelijansiyanın endiÅŸesini ve öfkesini körüklemiÅŸtir. İntelijansiya yapılanları yeni bir çözülme alâmeti olarak görmüş ve bu çözülüşün suçunu ve mesuliÂyetini padiÅŸaha yüklemiÅŸtir. Bu tedbirler hazineyi tamÂtakır etmiÅŸ. Devlet üç eyaletine hizmet götüreceÄŸim diye elindekini avucundakini harcamış, yoksulluÄŸu büsbütün artırmış, askeri imkanları kurumuÅŸtur. Üstelik isyanların sonu da gelmiÅŸtir. Oysa Avrupa, Islahat yaparsanız isÂyan biter diyordu. (3) Avrupa, 1906 da Devlet-i Aliyenin gümrük resminin % 11 den % 13′e çıkmasına izin verdi. Bu % 2, üç vilayetin bütçe açığını kapatmaya yarayacaktı, ama bu lütfün zararları da oldu: Filhakika Makedonyada bulunan memurların ve bilhassa ordu mensuplarının maaÂşı muntazaman ödeniyordu artık. Gelgelelim, bu ülkenin diÄŸer bölgelerinde bilhassa payitahta görev alan zabitleÂrin öfkesini artırıyordu. Artırıyordu çünkü onlar zamanınÂda maaÅŸ olamıyorlardı.
Jön Türkler Sahnede
Kaldı ki Makedonya bölgesindeki askeri ve mülki erÂkân da durumdan ÅŸikâyetçiydiler. Evet., maaÅŸlarını tıkır tıkır alıyorlardı ama bozguncu telkinlere daha açıktılar. Propaganda, Abdülhamid’i devlet ve millet düşmanı ilan ediyordu. PadiÅŸah olmasa imparatorluk kurtulacaktı.
Bu propagandanın kaynağı Avrupa’ya ve daha çok Paris’e kaçan ve «Jön Türk» adını alan ihtilalciler. Jön Türkler, Avrupa’nın ve bilhassa Fransa’nın bazı liberal çevrelerinde himaye görüyordu.
Makedonyada ihtilalci bir cemiyet kurulmuÅŸtu. Türk subay ve memurlarından teÅŸekkül eden bir cemiyetin gayÂri müslim üyeleri de vardı. Cemiyet, fran—masonlar (bilÂhassa yahudi fran-masonlar) tarafından destekleniyordu. Amacı, padiÅŸahı bir «Anayasa» ilanına zorlamaktı.
1908 Haziranında, propagandanın ustaca istismar etÂtiÄŸi siyasi bir olay, gerginliÄŸi büsbütün artırdı. Anlatalım: birden bire bir ÅŸayia dolaÅŸmaya baÅŸladı. Çıkarı olan herÂkes ÅŸayiayı tekrarlıyordu. Efendim, İngiltere kralı V..I Ed-ward ile Rus Çarı II. Nikola Revalde buluÅŸmuÅŸlarda, bu buluÅŸma sonunda Makedonya’nın taksimi kararlaÅŸtırılmış. Åžayia asılsızdı, tahminler abes. Çünkü Rusya ile İngiltere tek. baÅŸlarına böyle bir karar veremezlerdi. Ama arzettik, intelijansiya inanmıştı bir kere, daha doÄŸrusu inanmış göÂrünüyordu. Saat 11′i çalmıştı. Devlet kurtulacaksa daha fazla beklemezdi.
1908 temmuzunda ihtilal patlak verdi. İttihat ve TerakÂkiye baÄŸlı zabitler Makedonya’da birlikleriyle daÄŸa çıktılar.
Postahaneler iÅŸgal edildi. Saraya telgraflar yaÄŸmaya baÅŸladı. Bu telgraflarda padiÅŸaha deniliyordu ki: «Mithat PaÅŸanın kanûn-i esasisini tatbik mevkiine koymazsan, 100 bin asker payitahta yürüyecek. Sonunu sen düşün.» PadiÅŸahın ayaklanmayı bastıracağına güvendiÄŸi bir paÅŸa ÅŸuikaste kurban gitti. İzmir’den getirilen bir kaç bölük asÂker de iÅŸe yaramadı. Büsbütün telaÅŸlanan padiÅŸah talepleÂre baÅŸeÄŸdi. Kanûn-i esasî’nin meriyete konulacağını ilân etti. Ömür boyu bu kelimenin korkusu içinde yaÅŸamıştı ve bu tehditlerle devrildi. Gerçi bu baÅŸeÄŸiÅŸ sayesinde bir zaÂman tahtınımuhafaza etti ama otoritesini kaybetti. Artık onun yerine intelijansiya saltanat sürecektir.
İntelijansiya ve temsilcilerinin (baÅŸlangıçta İttihat ve Terakki komitesi) saltanatı bir hamlede ve topyekûn kuÂrulmadı. İmparatorluÄŸun bütün ÅŸehirlerinde ihtilalciler leÂhine bir heyecan dalgası yükselmiÅŸti ama ihtilalciler kuÂmanda mevkilerini hemen ele geçiremediler. Bunun iki sebebi var:
1 — Hükümet İstanbul’daydı, komitenin merkezi ise Selanik’tedir. Yani, lahzada iÅŸ baÅŸ. yapamaz. Kendi adamÂlarını ve kendi tercihlerini kabul ettiremez. Babâli’nin bütün nüfuz ve salahiyetini Yıldız Saray’ına aktarmak isteyen padiÅŸah’a karşı halktan gelen bir tepkiye benzemektedir, ayaklanma.
Esasen:
2 — İhtilalcilere karşı duyduÄŸu bütün hayranlığa raÄŸÂmen halkın saÄŸ duygusu aldanmamıştır. İhtilalciler, devlet gemisini, milletlerarası politikanın kayalıkları arasında yürütecek tecrübe ve ihtiyattan mahrumdular.
Yeni hükümetin üyeleri Bab-ı Ali’nin eski paÅŸalarıdır yine. Abdülhamid’in vekilleri veya vekil olabilecekleri daÂha çok, ÅŸu veya bu sebepten dolayı, PadiÅŸah’ın iÅŸ başınÂdan uzaklaÅŸtırdığı veya iÅŸ başına getirmediÄŸi yarı menkuplar.
Bununla beraber, komite payitahta taşınmış, orada mühim bir merkez kurmuş, hükümetin yürüyüşünde daha etkin olmaya başlamıştır.
İhtilâlin bir neticesi de matbuata verilen hudutsuz hürriyet. Matbuat, önceleri ağırdan alır, mutlakiyet rejimiÂne ve o rejimin yardakçılarına (yani padiÅŸahın bazı adamÂlarına ve hadiselerin akışıyla halkın husumetini çekmiÅŸ bir kaç eski vekile) atar tutar sadece. Ama haftalar ve aylar geçtikçe baÅŸtaki hükümete de veryansın eden hücumlara giriÅŸir. 1875 Kanûn-i esasi’sine uygun olarak yapılan iki dereceli bir intihapla bir millet meclisi kurulur: padiÅŸahlık yıkılıncaya kadar serbest seçimle iÅŸ başına gelen tek mecÂlis. Meclisin teÅŸekkülü Osmanlı müntehiplerinin aklı seliÂmini ispat” eder mahiyettedir. Aklı başında, mutedil, dürüst çok iyi niyetli kimseler. Mecliste İttihak ve Terakki komiÂtesi de temsil edilir. Bu da gayet tabiidir, çünkü memlekeÂtin her tarafında kurtarıcı olarak tanınmaktadır. Ama koÂmiteye baÄŸlı olmayan mebuslar da yok deÄŸil.
1909 Ocağında, Meclisle Sadrazam Kâmil PaÅŸa araÂsında bir ihtilaf çıkar. İttihat ve Terakki de bu ihtiyar devÂlet adamından kurtulmaya can atmaktadır. Kâmil PaÅŸa otorite aÅŸkıdır —günümüzün hırçın ve devrimci intelijansiyasına benzeyen— komitenin iktidara geçmesini istemeÂmektedir. Kâmil düşürülür, onun yerine komitenin kendine daha yakın bulduÄŸu bir sadrazam geçer.
İki Dış Politika
Gerçi her iki halde de maddî bir kayıp söz konusu deÂÄŸildi. Bununla beraber, bu davranışlar millî gururu ÅŸiddetÂle zedeledi ve gürültülü nümayiÅŸlere yol açtı. Yol açtı ama ister istemez de sineye çekildi. Ve Yunanistan da, çekine çekine Girit’i ilhak etmekten söz ediyordu. Girit, 1901′den beri bilkuvve bağımsızdır. Helen Hanedanfna mensup bir Girit hükümdarı tarafından idare ediliyordu. Osmanlı «hakimiyeti»nin tek alâmeti, kadîm Lon Sude’ün köhne bir kaÂlesinde dalgalanan bir Türk bayrağından ibaretti. Ver yanÂsın edildi Yunanistan’a bütün İstanbul matbuatı ateÅŸ püsÂkürdü. O dönemin gazetelerini okumak ve basında bol bol çıkan karikatürlere bir göz atmak, «BatılaÅŸmış» inteÂlijansiyanın yönettiÄŸi yeni Türkiye’nin nasıl bir zihniyet İçin de olduÄŸunu göstermeye kâfidir.
1840′dan bu yana Osmanlı siyasetinin deÄŸiÅŸmez bir temeli vardı. Abdülhamid bu gerçeÄŸi kavramıştı. İntelijanÂsiyanın vatanperver coÅŸkunluÄŸu hakikati görmesine engel oldu. BaÅŸka bir deyiÅŸle, 1840′dan beri Devlet-i Aliye’nin baÅŸlıca problemi Avrupa Türkiyesi’ydi Oysa Avrupa TürÂkiyesi artık Avrupa devletlerinin tehdidi altında deÄŸildi. Åžimdi bu bölgeye göz diken, XIX. asır Osmanlı parçalanıÂşı yüzünden ortaya çıkmış Balkan devletleriydi. BulgarisÂtan, Sırbistan, KaradaÄŸ, Yunanistan.
Bu devletler hatırı sayılır bir güç kuramamışlardı. TeÂker teker Devlet-i Aliye için bir tehlike teÅŸkil etmiyorlardı: Teselya Muharebesi bunu ispat etmiÅŸti. Ama birleÅŸmeleri imparatorluk için öldürücü olabilirdi. Abdülhamid bunu pek iyi anlamış ve Balkanlardaki diplomasisini ona göre ayarlamıştı. Jön Türkler gerçek durumdan habersizdiler. Onlara öyle geliyordu ki, 1908-9 ihtilali yalnız içte muzaffer olmalarını saÄŸlamamış Ruh-ül Kudüsün esrarengiz bir müÂdahalesiyle kuvvetler dengesini de alt üst etmiÅŸti. Ve TürÂkiye aÅŸağı yukarı herhangi bir Avrupa devleti kadar güçÂlüydü artık. Batının liberal basını da iltifatlarını esirgemiÂyordu, Allah için. Kısa bir müddet sürecek olan bu poh-pohlayıoı yazılar inançlarını bir kat daha perçinliyordu. Balkan devletleri de kim oluyordu? Hadi bazılarını kızdırıp bazılarını da okÅŸasan ya. Ne gezer. Oysa Osmanlı diplomasisi artık o sınırlı bölgede iÅŸ görecekti, dostlar ve semÂpatizanlar yaratmak lâzım geliyordu. Jön Türkler, Balkan devletlerinin topunu birden küstürdüler ve karşılarına alÂdılar. Bu abes ve küstah politika bir felaketle sona erecek yani dört devleti tek cephe halinde birleÅŸtirecek ve AvruÂpa Türkiye’sinin kaybedilmesine sebep olacaktı.
Liberal Batı Ve…
Türkiye’nin büyük devletler karşısındaki davranışlarıÂna gelince, bu alanda da bir yön deÄŸiÅŸikliÄŸine ÅŸahid olmak tayız. Abdülhamid, geçirdiÄŸi son diplomatik buhranlar esÂnasında Almanya’ya dayanmıştı hep. Milletlerarası sahneÂde nice oyunlar oynayan imparator wilhelm, İslâm hâmiÂsi rolüne de özenmiÅŸti. Filhakika, Almanya’nın Türkiye ile ortak sınırı olmadığından, Türkiye’nin paylaşılması en az onun iÅŸine geliyordu. Çünkü bundan bir kazancı olmayaÂcaktı. Büyük bir hızla geliÅŸen sanayii için mahreçler araÂmak zorundaydı. Bu itibarla, babadan kalma Osmanlı tamâmiyeti mülkiyesinin baÅŸlıca müdafii idi. Abdülhamid’in mahremi Alman elçisiydi. İki rejim arasındaki benzerlikler de Abdülhamid’in Almanya’ya karşı sevgisini güçlendireÂcek mâhiyetteydi. PadiÅŸah, Fransız ve İngiliz basınının hürriyetçi havasından ve «insaniyetçi» taleplerinden fena halde rahatsız oluyordu. «Jön Türkler» için en isabetli yol, eski rejim ne yaptıysa tersini uygulamaktı. PadiÅŸahın teÂmayüllerine aykırı olsun diye İngiltere ve Fransa’ya dostÂluk nümayiÅŸinde bulunuldu ve Almanya’ya karşı daha soÂÄŸuk davranıldı.
Avusturya, Almanya’nın müttefikiydi. «Bosna Hersek» in Avusturya tarafından ilhak teÅŸebbüsü Alman aleyhtarÂlığını bir kat daha arttırdı.
1 — Liberal Britanya basınının «Liberal» Jön Türkler
ihtilali için gösterdiÄŸi coÅŸkun alâkaya White Hail katılmıyordu pek. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun lehinde olan ve ona —Rusya’ya karşı— Batı devletlerinin müzâharetini
saÄŸlayan 1854 ittifakının 1877-78 de Türkiye’nin nasıl aleyÂhine döndüğünü anlatmıştık. 1855 de, Fransa ile el ele veÂren İingiltere Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu kurtarmıştı. 1877-78 de ise, çok daha gevÅŸek olan İngiliz müdahalesi, imÂparatorluÄŸun topyekûn yok olmasını önlemiÅŸti sadece.1908 den sonra White Hall’un iÅŸi başından aÅŸkındır, hududlu da olsa Türkiye’yi destekleyemez. Filhakika İngiltere için baÅŸlıca düşman Almanya’dır artık, Almanya’ya karşı Türklerin ezelî düşmanı olan Rusya ile ittifak kurmaya çalışır. Demek ki, Türklerin İngiltere’den ciddi bir müzaheÂret, siyasî bir iÅŸbirliÄŸi beklemeleri abestir.
Bununla beraber kamuoyunun bu istikâmetteki geliÅŸÂmesini önleyen iki husus vardı.
2 — İç politikaya gelince, intelijansiyanın anti-liberal
temayülleri güçlendikçe, otoriter devletlere karşı muhabÂbeti de artar, Almanya kara Avrupasın’da baÅŸlıca otoriter devlettir. Kaldı ki, Almanya da onların sevgilerini kazanÂmaya çalışmakta, hem malî alanda hem yeni idarecilerin çok önem verdiÄŸi ordunun ıslahı konusunda yardımcı olÂmak istemektedir. Böylece, Almanya ile bir yakınlaÅŸma baÅŸlar ve çok geçmeden aradaki baÄŸlar pekiÅŸtirilir. LibeÂral Batı ile Jön Türkler’in «balayı» pek kısa sürer.
Devralınan Miras
1909-10 yıllarında ilerici intelijansiyanın aşırı kanadıÂnı temsil eden «İttihat ve Terakki» komitesinin hâkimiyeti günden güne artmaktadır. 31 Mart 1909 ayaklanması gözÂdağı olarak kullanılmış, muhalefet susturulmuÅŸtur. Komite hükümetinin otoritesini tahkim eden bir baÅŸka husus da Maliye Nazırı Cavid Bey’in bütçeyi dengelemek, OsÂmanlı bütçesinin müzmin derdi olan açığı kapatmak için bir dizi istikraz teÅŸebbüsüne giriÅŸmesidir. MaaÅŸlar tıkır tıÂkır ödenmekte, yabancı ülkelere savaÅŸ gemileri ısmarlanÂmakta, ordu manevralar yapmaktadır. Ordunun teçhizatıÂnı da tamamlamak lazım ama, söylediÄŸim gibi, alınan paÂralar daha çok maaÅŸ ve ücretlerin muntazaman ödenmeÂsine, büyük bir yekûn tutan borç taksitlerinin tesviyesine harcanmaktadır.
Åžurasını da söyleyelim ki, bu istikraz siyasetini kolayÂlaÅŸtıran da Abdülhamid olmuÅŸtur. PadiÅŸah, Avrupa pazarÂlarına mümkün olduÄŸu kadar baÅŸvurmamış ve bu tutumÂlu idaresi sayesinde devletin malî itibarını saÄŸlamıştır. «Kızıl Sultan» in yerine geçenler iki mirasa konmuÅŸlardır: Sakıt padiÅŸahın politika alanındaki kötü şöhreti ve mali iÅŸlerde çok cimri, çok tedbirli davranışı. Tepe tepe kullaÂnılan iki deÄŸerli miras, bilhassa ikincisi. Kapitüler baÄŸlar yüzünden vergilendirme yoluyla para elde edemeyen Jön Türkler, malî sıkıntıdan bu sayede kurtulabilmiÅŸlerdir. HaÂzinedeki bolluk yeni rejimin halk tarafından benimsenmeÂsine geniÅŸ ölçüde yardım etmiÅŸtir. İttihak ve Terakki koÂmitesi bütçelerindeki intizamla övünür. İntizama diyecek yok, fakat açlıktan ne haber… İstikraz siyaseti ancak üreÂtime yönelik ve üretimi arttıracak yatırımlar söz konusu olunca isabetlidir. Oysa 1908′den 1914′e kadar yeni hüÂkümetin elde ettiÄŸi bütün istikrazlar tüketim içindir.
Siyasî mirasa gelince, o da Jön Türklere esaslı bir şöhret saÄŸlar: Liberalizm şöhreti. Öyle ya… yüzde yüz mutlakiyetçi bir rejimin muzaffer düşmanları, elbette ki libeÂral olacaktı. Unutulmasın ki, o devirde, siyasî dönüşler moda olmamıştı henüz. Mefhumlar bugünkü kadar yayÂgın deÄŸildi. Etiketlerden kuÅŸkulanmak âdet olmamıştı.
Böylece Jön Türkler intelijansiyası rejimi Batıda, olÂdukça uzun bir zaman liberal sanılmakta devam edecektir. Tekrar edelim, 31 Mart Askeri Ayaklanması bu alanda çok iÅŸi ne yaramıştı. Demek ki komitenin «yobazlıktan baÅŸka düşmanı yoktu. Onu eleÅŸtirenlerin hepsi de kılık deÄŸiÅŸtirÂmiÅŸ birer mürteci idi. Bu zehabın yayılması Jön Türklerin liberalizm şöhretini perçinledi. Hakikatte ise, «Jön TürkÂler İhtilali» nin hiç de liberal bir mahiyeti yoktu. BaÅŸka türlü olabilir miydi ki? Sosyal yapısı icabı, Türk intelijansiÂyası devletle kader birliÄŸi İçindedir.
Kim Bu İntelijansiya?
Kim bu intelijansiya? Yüz de doksan devletten maaÅŸ alan veya maaÅŸ bekleyen memur ve subay. Mülga saltaÂnat rejimine düşmanlıkları, devletin «keyfi ve gayri meÅŸru davranışlarıdır» ileri gelmiyordu pek. Düşmanlığın baÅŸlıca kaynağı, devletin yabancıya baÅŸ eÄŸdiÄŸini görmekten, baÂtının üstünlüğünü ses çıkarmadan bir müteârife olarak kabul etmesine ÅŸahid olmaktan mütevellid öfkeydi. Zayıf olduÄŸumuz doÄŸruydu belki. Belki boyun eÄŸmek zorundayÂdık da. Ama yine de padiÅŸahın siyasetini mazur göremiyordu intelijansiya, çünkü idarî, iktisadî ve diplomatik haÂtaları yüzünden bu duruma düşmüştük. Yeni devlet bu haÂtalara düşmeyecek, ecdad devrindeki ÅŸevketi, satveti tekÂrar tesis edecekti. Parlemantarizm demek sistemli ve kaÂmu önünde bir tenkid demekti. Hükümet icraatıyla böyle bir tenkidi lüzumsuz kılabilirdi, hatta tenkid zararlı da olaÂbilirdi.
Kaldı ki hesaba katılması gereken baÅŸka bir ÅŸey daha vardır: Türk içtimaî heyeti, devletin beslediÄŸi aydınlardan ve devleti besleyen ümmilerden (köylü kitlesi) müteÅŸekkilÂdi. Aydınlar aÅŸağı yukarı devletin parçasıydılar, efenÂdilerine karşı ayaklanmaları düşünülemezdi. İsyan etmek, köylü isyanı aklından bile geçinmiyordu, çünkü ÅŸuursuzdu. Burjuvazi yani bağımsız ÅŸehir ve kasaba ahalisi, bilhassa büyük liman ÅŸehirlerinde ya yabancıydı, yahut gayri müsÂlim tebaa, Rumlar Ermeniler gibi. Bunlar o zamana kadar, heyet-i siyasiyenin bilcümle haklarına sahip birer üyesi sayılmazlardı. Oysa dünyanın bütün ülkelerinde meÅŸruÂtî taleplerin baÅŸlıca muharriki ve «burjuva» hürriyetlerinin savunucusu bağımsız orta sınıf yani burjuvazi olmuÅŸtur. Kaldı ki Türk olmayan (bilhassa Hıristiyan) bir azınlığın mevcudiyeti, İntelijansiyayı haklı veya haksız yeni devletle kader birliÄŸi yapmaÄŸa zorluyordu. Sanılıyordu ki, bu azınÂlıklar, devletin otoritesi hatta ülkenin bütünlüğü için tehliÂkeli emeller gütmektedir.
Ayrıca aydın Türkler arasında da herhangi bir muhaÂlefet belirmediÄŸini sanmak yanlış olur. Bilhassa İstanbul da, Avrupa düşünceleriyle beslenmiÅŸ ve çok defa komiteÂnin gadrine uÄŸramış hatırı sayılır Türk aydınları vardı. Bunlar gittikçe sesini yükselten ciddi bir muhalefet oluÅŸÂturdular: «Hürriyet ve İtilaf.» Bu liberal fırkanın üyeleri, emlak sahipleri, avukatlar edebiyatçılar serbest meslekten kimselerdi. Bu partiyi tutanlar, bir yandan gayri müslim inÂtelijansiya (gölge düşürücü bir destek) bir yandan da Türkiyede çok kalabalık olan Arnavutlardı (Arnavutlar ya çoÂrak daÄŸlarını, kısmetlerini baÅŸka yerde aramak için terk etmiÅŸ, ya Arnavutluk’ta ki çiftliklerini bırakıp Türkiye’ye gelmiÅŸlerdi). Arnavutlar umumiyetle giriÅŸken, gözünü buÂdaktan esirgemez insanlardı. Aralarında bir çok memurÂlar zabitler vardı. Abdülhamid onlara daima iyi davranmıştı
Kaynak: www.karakutu.com
Yorum yok “1908 – 1918 BUHRANI İMPARATORLUÄžUN ÇÖKÜŞÜ”
Yorum yap , fikrini payla?!